Tarihsel Materyalist Yöntem Aydınlatır, Hatıratlar ve Söylentiler Çarpıtır

“ÖKÜZÜN ALTINDA BUZAĞI ARAMAK” YÖNTEMİYLE ELEŞTİRİ YAPILMAZ

Garbis Altınoğlu, 28-30 Kasım 2017 tarihli “Atılım Teorisyeninin İttihatçılık ve Kemalizm Aşkı” yazısıyla 10 Kasım 2017 tarihli “Tarihsel şahsiyetleri değerlendirme yöntemi üzerine” yazıma cevap veriyor. Bu yazıda nasıl bir cevap olduğunu ele alacağız.
Tabii bu yazının 10 Kasımda yayınlanmış olmasının bir anlamı var.10 Kasım, Mustafa Kemal’in -burjuvazinin tapınacak insan yaptığı -hangi nedenden dolayı olursa olsun şimdi bu kervana R. T. Erdoğan da katıldı- Atatürk’ün ölümünün 79. yıldönümüdür. Bu tarih, bu coğrafya yaşanan en azından 60 milyon insanı; Türk ulusundan milyonları çok yakından ilgilendirir. Bu tarih veya Türk ulusunun, emperyalizme ve feodal gericiliğe karşı burjuva uluslaşma sürecinin önemli dönemeçleri söz konusu olduğunda Türk milliyetçiliğini ve şovenizmini körüklemek için burjuvazi boş durmaz; bu 60 milyonu sokağa dökmek için elinden geleni yapar veya o gün bütün görsel ve yazılı medya adeta çılgınlaşır; evlerde ekran başında, ev ve kahvehane sohbetlerinde o günün anlamı üzerine konuşulur. Okul çocukları “hazır kıta” olarak örgütlenir, öyle ki, hiçbir yasal zorunluluk olmamasına rağmen 10 Kasım’da saat 9’u beş gece sirenler çalınca herkes çakılmış gibi yerinde durur.

Tamam bu, burjuvazinin insan kutsamasıdır, siyasi getirisi olduğu için bu yapılıyor. Peki, bu coğrafyada düzeni değiştirme, burjuva iktidarı yıkma, devrim yapma iddiasında olanlar için bu anmaların tarihsel ve güncel politik bir anlamı yok mu da “dut yemiş bülbül” gibi susuyoruz? Bu 60 milyonun, en azından işçi ve emekçi kesimi bu coğrafyada gerçekleştirilmek istenen devrimin öznesinin bel kemiğini oluşturmuyor mu? Geniş anlamda değil de dar anlamda Türk ulusunun veya daha da sınırlandırırsak Türk ulusu kökenli işçi sınıfı ve emekçilerin bu konuda aydınlatılma hakkı yok mu? Eğer burjuvazi  bu belirli günlerde bu milyonları istediği istikamette harekete geçiriyorsa, onlara şovenizm zehrini zerk ediyorsa, Türk şovenizmiyle efsunlaştırıyorsa bunda bu coğrafyada devrim yapma iddiasında olanların hiç mi payı yok? Türk işçi sınıfı ve emekçilerinin aydınlanma, uyanma hakkı yok mu?

Bir taraftan burjuvazi M. Kemal’i tabulaştırıyor, diğer taraftan da biz, devrim yapma iddiasında olanlar başka bir açıdan tabulaştırıyoruz. Burjuvazi, M. Kemal’i dokunulmaz ilan ediyor, biz de hal ve hareketimizle, susmakla tabulaştırıyoruz.

60 milyonu ilgilendiren bir konuyu adeta tabu ilan etmekle, anmalar döneminde üzerine konuşmamakla, yazmamakla, salt faşist, gerici, kurtuluş savaşı değildi demekle sorun  çözülmüş oluyor mu? O belirli günle vesilesiyle burjuvazinin dozajını arttırdığı şovenizm bombardımanına karşı aydınlatma çalışması yapmayarak, susarak, geçiştirerek Türk ulusundan milyonlarca işçi ve emekçiyle ilişki kurma yol ve yöntemlerinden birisini değerlendirmemiş olmuyor muyuz? Bu alandaki mücadele, Türk milliyetçiliğine, şovenizmine karşı mücadele değil mi? Susmakla mı, yoksa birkaç tanımlamayla mı bu alanda ırkçılığa ve şovenizme karşı mücadele etmiş oluyoruz? Benim yaptığı bu konuya duyarlılıktan başka bir şey değildir. Bu alanda da aydınlatma görevimizi yerine getirmeliyiz.

Kemalizm, M. Kemal, Atatürkçülük, Türk ulusunun adeta genlerine işletilmiş ve buna karşı altı doldurulmayan, nesnel gerçeklikle açıklanmayan faşist, gerici veya da devrimci kavramlarıyla aydınlatma çalışması yapılmış olmaz; o günün, o dönemin nesnel gerçeklerini, uluslararası ilişkileri/çelişkileri ve bunun coğrafyamıza yansımasını; o mücadelenin öne çıkardığı sınıfsal oluşumu; o dönemde Anadolu’da yıkılanı ve yeni doğanı (Osmanlı, feodalite, kurtuluş savaşı, ulusal burjuvazi, yeni doğan devlet ve sınıfsal karakteri, gelişen kapitalizm ilişkileri vs.), bölgemizde emperyalistler arası çelişkileri, Ekim Devrimi ve sonrasında oluşmakta olan SB’yi analiz etmeden aydınlatma çalışması yapılmış olmaz. Dün başkaları bugün de Erdoğan Kemalist de olur, Atatürkçü de olur ve örgütlememiz gereken, devrimin öznesi olması gereken sınıfın unsurlarını kendi iktidarı için oy küpü olarak kullanmaya devam eder.

Altınoğlu’nun yöntemi, sorunu ele alışı doğru değil. Her şeyden önce Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesini o dönemdeki uluslararası ilişkilerden, emperyalistler arası çelişkilerden ve bunların Anadolu’ya yansımasından -değinse de- bağımsız olarak ele almaktadır. Dönemin, bırakalım komünistlerinin, III. Enternasyonal’in değerlendirmelerini, burjuva değerlendirmeleri dahi hesaba katmıyor; adeta Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesini değerlendirmem için bunlardan öğreneceğim bir şey yok diyor. Böyle bir yaklaşımın kaçınılmaz sonucu olarak Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesini Anadolu’ya sıkıştırılmış halklarını birbirini boğazlaması olarak görüyor. Bu mücadelenin ve bu mücadeleye önderlik yapan sınıfın tarihsel misyonunu  tarihsel materyalist yöntemle değil, doktriner, dogma bir düşünce tarzıyla ele alıyor. Bu düşünce  tarzının en önemli, belirgin özelliği, oluşturulan düşünceden “bir milimlik sapma” dahi olamayacağıdır. Aksi taktirde “ceza” kesilir; çok kolayca, konusuna göre oportünist, revizyonist, antimarksist veya da “sosyal şoven” tanımlaması yapılır. Bu düşünce tarzı, böyle tanımlamalar yapabilmek için yeterli dayanak bulamazsa, “öküzün altında buzağı aramak”tan da geri kalmaz. G. Altınoğlu tam da bunu yapmaktadır. Veya yaptığı alıntılar bunu göstermektedir. Yazının hacminden daha kapsamlı ekler yapmamın nedeni yazarın doğru “dürüst” olmayan alıntılarından dolayıdır.

Diğer taraftan, yazar tarihi yeniden yazmak istiyorsa, bunu tabii ki yapabilir. Ama bunu yapabilmek için. D. Avcıoğlu, F. Başkaya, hatıratlar, söylentiler vb. ile başlanmaz. Önce tarih yazma yöntemine hakim olmanız gerekir. Bu yöntem de tarihsel materyalizmdir. Bu yöntem ışığında işe,  önce yazmak istediğiniz tarih döneminin kaynaklarını kullanarak başlamanız gerekir. Ama siz,  örneğin ne Fransız, İngiliz burjuva kaynakları ne de dönemin komünistlerinin ve komünist basının değerlendirmelerini kullanmışsınız. Tamam, o dönemin komünistlerinin değerlendirmeleri sizin için önemsiz olabilir, ama en azından o dönemin burjuva  yazarlarını, değerlendirmelerini, ayrıcı ve özellikle o dönemde söz konusu olan anlaşmaları değerlendirmiş olsaydınız, Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesi hakkında böyle düşünmezdiniz.

Şimdi öküzün altında nasıl buzağı arandığına bakalım.

Altınoğlu “Marksist” ve aynı zamanda “kendi aralarındaki önemli farklılıklara rağmen Kemalizmi eleştiren gruplara değil, Kemalizmi savunan Türk milliyetçilerine yakın duran”, “İttihatçılık ve Kemalizm Aşkı”yla coşan, “Üslubu ve yaklaşımı yer yer Türk burjuva devletini yöneten kadrolarınkine yaklaşan, Türk “ulusal kurtuluş” savaşını göklere çıkaran”,  “sosyal-şoven”, “Bütün bu söylediklerinin ışığında … utangaç bir İttihat ve Terakki ve Mustafa Kemal hayranı”  Okçuoğlu’nun bu makalede dile getirdiği temel anlayışına katılıyor.

“Okçuoğlu’nun bu görüşlerine ancak kısmen katılıyorum. Evet; Rum, Ermeni, Süryani, Kürt kökenli devrimci ve demokratlarda ve onlara sempati duyanlarda yer yer Turkofobiye varan bir hataya sıklıkla rastlıyoruz.  Evet; Müslüman-Türk halkının feodal/ yarı-feodal ilişkilere özgü sosyo-ekonomik koşullardan geri de olsa kapitalist ilişkilere özgü sosyo-ekonomik koşullara geçme doğrultusunda adımlar atması, üretici güçlerin ve kültürün gelişimi açısından objektif olarak ilerici bir nitelik taşır. Ve evet; üretici güçlerin ve kültürün gelişimi ise insanlığın gerçek kurtuluşunu sağlayabilecek biricik güç olan işçi sınıfının örgütlenmesi ve savaşımının maddi temelini ve koşullarını güçlendirir. Benzer bir saptamayı Türk halkının kapitalizm öncesine ait ümmet ya da dinsel topluluk zihniyetinden yavaş yavaş ulus zihniyetine geçişi için de yapabiliriz. Buna yer yer faşizme ve ırkçılığa yaklaşan ve Hristiyan ve Kürt düşmanlığıyla lekeli koyu milliyetçi bir söylem eşlik etse bile”. 

“Kemalist rejimin kapitalizmin daha kısıtsız bir tarzda gelişimi için din, eğitim, hukuk, günlük yaşam, kadın hakları alanlarında yaptığı çeşitli reformlar da objektif olarak ilerici bir nitelik taşıyorlar. Bu reformların halkın geniş kesimleri açısından ciddi ya da herhangi bir anlam taşımamaları ve çeşitli milliyetlerden emekçi sınıf ve katmanların ağır sömürüsü altında ve devlet zorbalığı koşullarında gerçekleştirilmiş olması bunu değiştirmez. Evet; bu sınırlar içinde kalmak kaydıyla Okçuoğlu’nun kaba Kemalizm karşıtlarına yönelik eleştirilerinin bir haklılık payı taşıdığı söylenebilir. Özetle; İttihat ve Terakki çetesinin Müslüman/Türk-olmayan halklara yaptığı insan kıyımları ve Kemalistlerin özellikle Kürt halkına ve daha sınırlı ölçülerde olmak üzere Müslüman/Türk-olmayan halklara -ve tabiî Türk halkına da- karşı işledikleri ağır suçlar ve bu gerçekliği yadsımanın gerekçesi olamaz”.

“Öte yandan,…Kemalistlerin Türk “ulusal kurtuluş” savaşı döneminde ve 1920’li ve 1930’lu yıllarda Sovyet Rusya ile olan görece olumlu ilişkilerinin önemine de işaret etmek gerek. Kemalistler, tüm yalpalamalarına rağmen gerek Rusya İç Savaşı döneminde ve gerekse daha sonraki yıllarda işçi-köylü hükümetini devirmek için sistemli bir çaba harcayan emperyalist devletlerin abluka ve sabotaj çabalarına, esas olarak katılmadılar. Türkiye komünist hareketine ve Türkiye halklarına karşı düşmanca tutumuna, güvenilmezliğine ve emperyalist devletlerle Sovyet Rusya arasında izlediği mekik politikasına rağmen Kemalistlerin Sovyet Rusya’ya taktiksel yakınlığı, dünya devriminin çıkarları bakımından olumlu bir nitelik taşıyordu”.

 “Okçuoğlu’nun Mustafa Kemal’i büyük insanlar/ seçkin kişilikler kategorisine koymasına ciddi bir itirazım yok. Ama Kemal’in büyük bir komutan olduğu savının, Kemalist tarihyazımının ürettiği sayısız söylencelerden biri olduğu açık. Başarılı bir politikacı olan Kemal’in, zor koşullarda Türkiye’yi, Anadolu’nun ortasına sıkışmış bir devlet olmaktan kurtardığı da bir gerçek elbet. Dahası o bunu; Osmanlı devletinin ordusunun 1914-18 savaşında yenilerek dağıldığı, zaten zayıf olan ekonomisi ve altyapısının neredeyse tümden çöktüğü, halkının savaştan bıktığı, askeri ve sivil bürokrasisinin bir bölümünün kimi yurt içinde ve kimi yurt dışında bulunan İttihatçı liderlere sadık kaldığı ve en azından 1919-20 döneminde Padişah yanlısı güçlerin kendisine karşı isyanlara giriştiği koşullarda yapabilmiştir”.  

 “Kemal’in belli ölçülerde Türkiye’de kapitalizmin gelişiminin önünü açtığını da kabul edebiliriz. Bu yazının başında, “Kemalist rejimin kapitalizmin daha kısıtsız bir tarzda gelişimi için din, eğitim, hukuk, günlük yaşam, kadın hakları alanlarında yaptığı çeşitli reformlar da objektif olarak ilerici bir nitelik taşıyorlar” demiş, ancak daha sonraki paragraf ve sayfalarda gerek İttihat ve Terakki Fırkası’nın ve gerekse Kemalist rejimin Hristiyan halklarını hedef alan gerici ve kıyımcı uygulamalarının bir yandan da üretici güçlerin ve kapitalizmin gelişimini frenlediğine, hattâ yer yer baltaladığına değinmiştim. Kaldı ki 1930’ların koşullarının, iç pazarın genişlemesiyle elele giden bir sınaîleşme atılımının bir başarı olduğu kabul edilse bile başka bazı ülkelerde de uygulanan ve küçük bir azınlığın daha da zenginleşmesini esas alan bu ekonomik kalkınma modelinin işçi ve emekçi köylü yığınlarının korkunç bir sömürüsü ve sefâleti pahasına gerçekleştirildiği göz ardı edilemez. Ama bunda yadırganacak bir yan yoktu.”

Mademki bunlara katılıyorsunuz (katılmadıklarınızı ayrıca ele akacağım), katılmadığınızdan çok katıldığınız olduğuna göre sadece katılmadıklarınıza ve sadece bu konuya dayanarak Okçuoğlu’nu “antimarksist”,  “kendi aralarındaki önemli farklılıklara rağmen Kemalizmi eleştiren gruplara değil, Kemalizmi savunan Türk milliyetçilerine yakın duran”, “İttihatçılık ve Kemalizm Aşkı”yla coşan, “Üslubu ve yaklaşımı yer yer Türk burjuva devletini yöneten kadrolarınkine yaklaşan”, “Türk “ulusal kurtuluş” savaşını göklere çıkaran”,  “sosyal-şoven” ilan etmeden önce insan bir düşünür. Yazar yaptığının farkında değil; katılıyorum dediği anlayışlar, katılmadığı anlayışları ya çürütmektedir veya da farklı sorunları birbirine karıştırdığını göstermektedir. Bunun her ikisinin bir harmanlamasını yazarın makalesinde görüyoruz.

Peki, G. Altınoğlu’nu celallendiren nedir? Şimdi buna bakalım. Ama önce yöntem üzerine anlaşalım. Şöyle diyor:
“İbrahim Okçuoğlu, 10 Kasım 2017 tarih ve “Tarihsel şahsiyetleri değerlendirme yöntemi üzerine” başlıklı yazısında R. T. Erdoğan ve yakın çevresinin yeni yetme Atatürkçülüğünü değerlendirmiş. Yazar burada dikkatini gerçekten de yazının başlığının anlattığı konu, yani Marksizmin büyük kişilerin ya da liderlerin tarihin gelişiminde oynadığı rol üzerinde yoğunlaştırmış. Bu, yazarın tercihi elbet. Ama makalesinin yarısından azını Atatürk’e ve Türk “ulusal kurtuluş” savaşına ilişkin değerlendirmelerine ayıran Okçuoğlu’nun esas amacı Marksizmin tarihsel kişiliklere yaklaşımını anlatmak değil, Atatürk vb. hakkında var olduğunu düşündüğü yanlış ve “sekter”bulduğu anlayışları eleştirmek. Bu durumda onun Marks’tan vb. aktardığı alıntılar, esas anlatmak istediğini daha çekici ve alımlı kılmak için kullandığı bir ambalaj işlevi görüyor.  Oysa yazarın Atatürk’e ve Türk “ulusal kurtuluş” savaşına ilişkin görüşlerini daha/ çok daha ayrıntılı ve kapsamlı bir biçimde sunması gerekir ve beklenirdi. Olsun. Onun gerek bu yazısında söyledikleri ve gerekse bu konuya ve komşu konulara kitaplarında da -sınırlı ölçülerde- değinmiş olması, kendisinin bakış açısını anlamamız ve eleştirmemiz için yeterli olacaktır”.

Yani siz olmadık yerde, olmadık insanlardan, örneğin F. Başkaya’ya varana kadar alıntı yapacaksınız, hatıratlara dayanarak bakın görüşlerimi bu kaynaklarla doğruluyorum diyeceksiniz, yani yaptığınız “ambalaj” olmayacak, ama Okçuoğlu değerlendirmede kullandığı yöntemi açıklamak için alıntı yaparsa bunun adı “ambalaj” olacak. Altınoğlu, niyet okuyor. O yazı, tarihte şahsiyetlerin değerlendirilmesinde Marksist-Leninist yöntemin ne olduğu ve güncel olduğu için de 79. ölüm yılı vesilesiyle M. Kemal örnek gösterilmiştir.

Burada  bir M. Kemal veya Türk ulusal kurtuluş mücadelesi değerlendirmesi yapılmıyor. Burada söz konusu olan,  bu coğrafyada antiemperyalist mücadelenin  ortaya çıkardığı bir Türk ulusal burjuva önderinin, ölüm yıldönümü vesilesiyle tarihsel materyalist yöntemle tarihteki yeri ve burjuvazinin bu sorunu nasıl kullandığı üzerine notlardır. M. Kemal yerine pekala, Abdullah Öcalan’ı, Kastro’yu, Che’yi, Lubumba’yı, Mao’yu vs. de alabilirdim. Hatta Etiyopya’nın o muhteşem “Marksist-Leninist” önderlerini de alabilirdim. Ama bunlar 10 Kasımda güncel bir vesile olamazlardı.

Yazar, Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesinin neden emperyalizme karşı bir mücadele olmadığını ve kime karşı bir mücadele olduğunu şöyle açıklıyor:

1-”1919-22 yılları arasında, Yunan işgaline ve Rum ve Ermeni halkının bir bölümünün kovuldukları topraklarına geri dönme çabalarına karşı verilen “ulusal kurtuluş”savaşı”.

2- “Özetle Türk halkının, başından beri güçlü bir Sünni İslâmî renk taşıyan uluslaşması, Anadolu’nun Hristiyan halklarının sürgünü, kıyımı ve mülksüzleştirilmesi yoluyla gerçekleştirildi”.

3-”Doğan Avcıoğlu bu dönemi, dört ciltlik yapıtında incelemektedir. Onun bu yapıtının birinci kitabının birinci bölümü “Emperyalist Devletlere Karşı Çıkmadan Antiemperyalist Bir Savaş” başlığını taşır. Bu başlık yazarın, -biraz utangaç bir biçimde de olsa- Türk “ulusal kurtuluş” savaşının Rum ve Ermeni halklarına karşı verildiğini kabul ettiğini gösterir”.

4-“Millî mücadele” sırasında İngiliz ve İtalyan birlikleriyle Türk kuvvetleri arasında herhangi bir çatışma yaşanmadı. Dolayısıyla bu savaş esas itibariyle, Türk tarafı ile işgalci Grek ordusu arasında yaşandı”.

Yazar, her ne kadar Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesinde “Daha da önemlisi Türk halkının fazlasıyla gecikmiş olan uluslaşmasının, diğer halkların uluslaşmasından çok farklı bir rota izlemiş olmasıdır. Bunda, Birinci Dünya Savaşı ortamı ve Alman emperyalizminin yönlendirmesi de içinde olmak üzere dış koşulların yardımı ya da dayatması da önemli bir rol oynadı.” dese de bu mücadeleyi emperyalizmin hakimiyet planlarından, emperyalistler arası çelişkilerin yansımasından veya doğrudan etkisinden bağımsızlaştırıyor ve Anadolu’da Türkler-Ermeniler ve Rumlar arasında sürdürülmüş bir “köy” kavgasına dönüştürüyor. Yazar aslında dönemle ilgili dünya tarih yazımını reddediyor; bütün emperyalist ülkelerin, ama öncelikle İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Amerikan emperyalistlerinin Anadolu’da sürdürülen bu mücadelede hiçbir paylarının, etkilerinin olmadığını söylüyor. Söylüyor, çünkü “Millî mücadele” sırasında İngiliz ve İtalyan birlikleriyle Türk kuvvetleri arasında herhangi bir çatışma yaşanmadı. Dolayısıyla bu savaş esas itibariyle, Türk tarafı ile işgalci Grek ordusu arasında yaşandı” demekle emperyalizme karşı mücadelenin sadece ve sadece silahlı çatışmayla sürdürülebileceğini savunuyor. Yazar açısından emperyalistler arası çelişkilerden yararlanmak, diplomasi alanında mücadele etmek; güçler dengesini doğru analiz ederek ona göre hareket etmek diye bir anlayış yok. Öyle ki, yazar bir taraftan  “Yunan işgali”nden bahsediyor, ama cümlenin gidişine  “Rum ve Ermeni halkının bir bölümünün kovuldukları topraklarına geri dönme çabalarına karşı verilen “ulusal kurtuluş”savaşı”diyerek “Yunan işgalini” kavramını anlamsızlaştırıyor.

Yazar D. Avcıoğlu’ndan medet umuyor ve biraz utanarak da olsa “Türk “ulusal kurtuluş” savaşının Rum ve Ermeni halklarına karşı verildiğini kabul ettiğini gösterir” diyebiliyor.

O dönem Anadolu ve yakın çevresi; Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu dünya tarihinin yazıldığı alandır. I. Dünya Savaşı bitmiş, ama dünya tarih yazımı bölgemiz açısından bitmemiştir. Ekim Devrimi patlak vermiş, kapitalist dünya yeni ve ezeli sınıf düşmanıyla karşı karşıya kalmış. Aynı dönemde Anadolu siyasi olarak fokurdamaya başlamış ve Sevr’den elde edemediklerini elde etmek için emperyalistler, özellikle de İngiliz, Fransız ve İtalyan emperyalistleri işgale girişimlerdir. Şimdi bunları mı inkar edelim veya yok sayalım? Yazar, herhalde üniformanın içinde olanın milliyetine göre değerlendirme yapıyor; onların, giydirilen üniformayla, örneğin, Fransız veya İngiliz emperyalizmi için savaşmış olduklarını unutuyor. Emperyalizmin vaadiyle savaşanlara karşı mücadele edince, bunun adı Türklerin Ermenilere ve Rumlara karşı mücadelesi oluyor.

Unutmamak gerekir ki, emperyalizmin (bu durumda Fransız emperyalizminin) üniformasıyla gelen, Fransız sermayesinin çıkarları için gelendir; emperyalist işgale karşı mücadele edenlere karşı savaşmak için gelmiştir; elinde Fransız sermayesini savunmak için Fransız silahı vardır; işbirlikçidir. Fransız emperyalizmi için ölüme gelmiştir. Vaat edilen sadece vaatte kalmıştır.

Altınoğlu, siz neye dayanarak “Grek ordusu”nu İngiliz emperyalizminin donattığı, sahaya sürdüğü bir ordu olarak görmüyorsunuz? “Grek ordusu” dediğiniz ordu “Anglo-Grek ordusu” değil mi? İşin “Anglo”sunu neden çıkartıyorsunuz ve Yunan ordusunu emperyalizmden, somutta da İngiliz emperyalizminden bağımsızlaştırıyorsunuz? Neden? Bana Anadolu’yu işgal eden ve Ankara’ya yürümek isteyen Yunan ordusunun arkasında duran gücün İngiliz emperyalizmi olmadığını gösteren; o dönemdeki bütün emperyalistler arası ilişkileri/çelişkileri tepetaklak eden; onca yenme-yenişme-yenişememe konferansları ve anlaşmaları yok eden, geçersiz kılan bir belge gösterebilir misiniz?

Şimdiki halini bilemem (anladığım kadarını aşağıda tanımlayacağım) ama onun bir Marksizm-Leninizm, Marksist-Leninist, üstelik bir de Marksist Leninist Komünist olma geçmişi vardır. Anlaşılan o ki, o geçmişten geriye hiçbir şey kalmamış. Hatırlatmak için belirteyim: Lenin’in bir emperyalizm analizi var; bir Ekim Devrimi gerçekleşti; bu devrimle bağlam içinde emperyalistlerin dört bir yandan yeni kurulan Sovyet devletine askeri müdahaleleri söz konusu; Ortadoğu’da bitmez tükenmez İngiliz oyunları devam ediyor; Kafkasya kaynıyor. Osmanlı yıkılmış, İstanbul işgal edilmiş ve bu arada bizzat İngilizlerin “asi” anlamda kullandıkları kavramla ifade edecek olursak Anadolu’da M. Kemal -Kemalistler- önderliğinde bir direniş örülüyor. Yazar diyor ki, örneğin Urfa, Antep, İngilizlere ve Fransızlara karşı mücadele sonucunda kurtarılmadı; buralardaki mücadele Ermenilere karşıydı veya Sakarya Savaşı Rumlara (Yunanlılara) karşıydı.

Burada açmak istemiyorum, aksi taktirde birkaç sayfalık bir yazı orta boy bir kitaba dönüşebilir. Ama belirtmekle yetineceğim. 1916-1924 arasında, diyelim ki Sykes-Picot (1916) Anlaşmasıyla Lozan Anlaşması (1924) arasında  İngiliz, Fransız, İtalyan ve kısmen de Amerikan emperyalizminin doğrudan taraf olmadığı, Osmanlı ve Anadolu’da gelişen kurtuluş mücadelesiyle bağlam içinde bir konferans, bir anlaşma gösterebilir misiniz? Gösteremezsiniz. O halde susmanız gerekir.
Hadi benim gibiler Bolşeviklerin, Lenin ve Stalin’in, III. Enternasyonal’in söz konusu dönem ve Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesi üzerine söylediklerini, değerlendirmelerini bilmiyor, anlamıyor olabilir. Peki, siz neden onların bu konudaki anlayışlarına, değerlendirmelerine başvurmuyorsunuz veya eleştirmiyorsunuz?
Peki, siz Altınoğlu bu konuda beni eleştireceğinize ve “Türk “ulusal kurtuluş” savaşını göklere çıkaran”,  “sosyal-şoven” Okçuoğlu diyeceğinize, “Türk “ulusal kurtuluş” savaşını göklere çıkaran”  Bolşevikleri, başta da Lenin ve Stalin’in, III. Enternasyonal’i eleştirsenize; onların yaptıkları değerlendirmeler “sosyal-şoven” değerlendirmeler diyebiliyor musunuz? Bu savaşın Türklerin Ermenilere ve Rumlara karşı mücadelesi olduğunu  Bolşevikler, başta da Lenin ve Stalin, III. Enternasyonal görememişlerdir diyebiliyor musunuz?

Aslında eleştirmeniz lazım; eleştirmek zorundasınız; bu mücadeleyi Ermenilere ve Rumlara karşı mücadele olarak  değerlendiren ve ulusal kurtuluş olmadığı tespitini yapan sizsiniz. Soru şu:
Anadolu’da Kemalist hükümete/iktidara 10 milyon ruble (para olarak), sayısız silah, altın, başkaca maddi yaradım sunan; manevi destek veren Bolşevikler, başta da Anadolu’daki “ulusal devrimle”, “antiemperyalist mücadele” ile bizzat ve doğrudan ilgilenen Lenin ve Stalin, ayrıca III. Enternasyonal bunu, Türkler, Ermenilere ve Rumlara karşı savaşsınlar, onları boğazlasınlar diye mi yaptılar? Özellikle ulusal konuda oldukça hassas olan Bolşevikler, Lenin, Stalin söz konusu bu yardımın ne amaçla kullanılacağını bilmiyorlar mıydı? Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu 27 Eylül 1922’de “Türkiye’nin, tepeden tırnağa silahlı İttifak Devletlerine kendini savunmadan tamamen teslim olması  istendi. Ama Sovyet Rusya’nın mücadele eden ve zafer kazanan Kızıl Ordusundan cesaret alan Türkiye halkı, peş peşe savaşlardan bitkin düşmüş olmasına rağmen silaha sarıldı ve üç yıl süren mücadele sonunda canını kurtarmasını bildi. İngiltere’nin donattığı Yunan ordularını kaçmaya zorladı. İstanbul ve Çanakkale Boğazı dışında, tüm Anadolu’yu yabancı ordulardan temizledi” derken herhalde Türklerin Ermenilere ve Rumlara karşı savaştıklarını bilmiyordu! Bunu mu söylüyorsunuz Altınoğlu?

Marksizm-Leninizmden koptuktan sonra soruna yaklaşımınızda Sevr savunuculuğu ve Taşnak hayranlığı bayağı gelişmiş sayın Altınoğlu! Ama bundan dolayı size Sevrcisiniz, Taşnakçısınız demiyorum.

Demek öyle;“Yunan işgali”nden bahsediyor, ama cümlenin gidişine  “Rum ve Ermeni halkının bir bölümünün kovuldukları topraklarına geri dönme çabalarına karşı verilen “ulusal kurtuluş”savaşı”;yani halkların birbirlerini boğazlama savaşı; gücü gücü yetene. Bolşevikler, Lenin, Stalin ve III. Enternasyonal bu kavgayı kızıştırmak için, Türkleri destekleyerek, diğerlerini katletsin diye onca yardım sundular, desteklediler! Öyle mi Altınoğlu?

Bu konuda sizin esin kaynağınız Bolşevikler, somutta da Lenin, Stalin ve devrimci süreç içinde kurulmakta olan SB değildir. Sizin esin kaynağınız materyalist tarih anlayışı da değildir. Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesi ve bu mücadele üzerine dönemin Marksist-Leninist değerlendirmeleri üzerine suskunluğunuz bağlamında esin kaynağınızı Kafkasya’da aramak gerekir; o dönemde Kafkasya’da Menşeviklerin yeni doğan Türkiye ve yeni kurulan SB’ye karşı  karşıdevrimciliği bilinmiyor değil. Aynı zamanda Ermenistan’da hakim olan burjuva karşıdevrimci Taşnak partisinin, Lenin’in deyimiyle “İtilaf diplomatları (tarafından)…Türkiye ye saldırısını provoke ettikleri…Türk Hükümeti, maceracı Taşnak politikasından yararlanmayı ve Ermenistan’ın tamamını işgaline karar verdiği”,  yine yeni kurulan SB ve Türk ulusal kurtuluş mücadelesine karşı tavrı da bilinmiyor değil.

Perspektifi belirleyen görüş açısıdır; ideolojik olarak durulan yerdir. Altınoğlu, ideolojik olarak Marksizm-Leninizmde durmuyor; görüş açısı bu değil. Aksi taktirde Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesine ve ona önderlik eden sınıfa ve temsilcisi olan M. Kemal’e yaklaşımı o günün koşullarından kopuk olmazdı; o günün dünya koşularından, jeopolitik anlayışlarından, I. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi sonrasında dünyanın siyasi haritasının şekillenmesinden ayrı olarak ele alamazdı. Altınoğlu, hiç siyaset tarihi, coğrafya ile siyaset-emperyalizm, tahakküm ve ona karşı direniş tanımıyormuş gibi; hiç Lenin’i, Stalin’i, III. Enternasyonal’i, SSCB’yi tanımıyormuş gibi; bunların Anadolu’da gelişen kurtuluş mücadelesine yaklaşım ve desteklerini ve neden desteklediklerini bilmiyormuş gibi hareket ediyor. Gerçeklikten öyle kopmuş ki, hikayelerle, hatıratlarla; tarihin dedikodu sayfalarından yapılan alıntılarla; “kanıtlar”la değerlendirmeler yapabiliyor (1)

Marksizm-Leninizmin; Bolşeviklerin, Lenin, Stalin ve III. Enternasyonalin Türk Ulusal Kurtuluş savaşı perspektifini onların bakış açıları belirliyordu. Bu konuda Marksizm-Leninizmin bakış açısını ne olduğunu gösteren sayısız kaynak, doküman  vardır. Bu konuda uluslararası komünist hareketin ve benim görüşlerimi bilmenize rağmen bu yönteme başvurmasaydınız ve aşağıda ele alacağım alıntıları doğru “dürüst”  yapsaydınız bu ve diğer eklemeleri yapmak zorunda kalmazdım Söz konusu ve başka kaynaklardan buraya aktarma yapmam yazının hacmini oldukça genişletecektir. Bu nedenle  sadece birkaç kaynağı belirtmekle yetiniyorum (2).

Dolayısıyla  “Türk “ulusal kurtuluş” savaşını göklere çıkaran” Okçuoğlu  değildir;   bu, o dönemin koşullarının, eyleminin, emperyalistler arası çelişkilerin, emperyalist paylaşım anlayışının  bir sonucudur. Bu koşulları en iyi, tarihsel materyalist yöntemle değerlendirenler komünistler, Bolşevikler, Lenin, Stalin, III. Enternasyonal olmuştur. Tarihe mal olmuş bu konuda ben sadece onların takipçisiyim. Neden onları eleştirmiyorsunuz ve yaptığınız yardımlarla Ermenilerin ve Rumların Türkler tarafından ezilmesine, “savaşı” kaybetmesine, katledilmelerine neden oldunuz, “suçlu”sunuz, tarih sizi mahkum edecektir demiyorsunuz veya diyemiyorsunuz?

Şundan vazgeçmek gerekir: Öyle bir eleştiriliyor ki, sanki M. Kemal, devrimcidir, komünisttir ve bir devrimci, komünist önderden bekleneni yapmamıştır, çok farklı şeyler yapmıştır. Altınoğlu’nun M. Kemal değerlendirmesinde de bu anlayışın izleri var. Ortada bir nesnel gerçeklik var. O gerçeklik de şu:  Şartlar onu antiemperyalist mücadeleye sürüklemiştir; varoluş böyle bir mücadeleden geçiyordu ve o da bunu yaptı. M. Kemal, M. Kemal olarak, bu mücadeleye önderlik etmek istiyor idiyse, bunu ancak işgalcilere karşı mücadele ile yapabilirdi; bu, Bolşeviklerin deyimiyle “ulusal demokratik” bir “devrim”di. Kabul edelim veya da etmeyelim, koşullar onu bu “devrimi” gerçekleştirmeye zorladı ve o bu devrime önderlik etti. Eğip bükmeye gerek yok; ya gerçekten demokratsınız ve gerçekten antiemperyalistsiniz veya da koşullar sizi böyle olmaya, görünmeye veya o doğrultuda adımlar atmaya zorlar.  Bunun adı, objektif, nesnel olarak gerçekleştirilen eylemin tarihsel ilerlemeye katkısıdır veya tersi.

İşgalcilere karşı emperyalizm öncesinde de mücadele edilmiştir. Ama daha önce bir kurtuluş savaşı varise ve Türk Ulusal Kurtuluş savaşı bu sonuçları vermemiş ise söylemeniz gerekir? Hangi ülkede olmuş bu mücadele? Neden rahatsız oluyorsunuz? Özellikle Müslüman halkların sömürgeciliğe karşı mücadelesinde Anadolu’da örgütlenen ve sürdürülen kurtuluş mücadelesinin anlamı yadsınamaz. Bolşeviklerin, III. Enternasyonal’in değerlendirmelere bakmanız yeterlidir. Anadolu insanının bu katkısını kabullenmekte neden zorlanıyorsunuz?

“Bu sınıf ve katmanların etnik anlamda “millî”, yani Müslüman-Türk/ Kürt kökenli olduğu ve İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerin geleneksel ve çoğu Rum ve Ermeni kökenli komprador burjuvalarının yerini almayı kurdukları ve bunu da belli ölçülerde başardıkları söylenebilir. Ufku böyle bir hedefle sınırlı, dahası büyük insan kıyımlarından sorumlu olan ve sürülen/ kıyılan halkların maddi zenginliklerine el koymuş bulunan bu gerici ve sömürücü katmanların siyasal-askeri hareketinin anti-emperyalist bir nitelik taşıdığını ve “ezilen ulusların anti-emperyalist, burjuva kurtuluşu için örnek olduğunu” ancak Okçuoğlu gibi sosyal-şovenler savunabilir”.

Altınoğlu böyle diyor. Bu mücadeleyi bununla sınırlıyor; “Çoğu Rum ve Ermeni kökenli komprador burjuvazinin yerini almak”, kıyım yapmak, sürmek; asmak kesmek!

Hangi burjuva uluslaşma sürecinde, var olduğu kadarıyla aynı coğrafyadaki azınlıklar, “başka” olanlar ezilmemiştir, asimile edilmemiştir, katledilmemiştir? Burjuva uluslaşma sorununa sadece bu açıdan; sadece bununla sınırlandırarak bakıldığında emperyalizme ve  geçmişe, feodalizme karşı oluşan burjuva uluslaşmanın tarihsel ileri oluşu diye geriye bir şey kalmaz. Toptan reddetmek, mahkum etmek gerekir. Altınoğlu, her ne kadar, yukarıda gösterdiğim gibi bazı konularda bana katılsa da esas görüşü Türklerin uluslaşma sürecini reddetmektir. Nasıl reddediyor? Ortada bir kurtuluş mücadelesi yok. Bu, çoğu Rum ve Ermeni kökenli komprador burjuvaların yerini almak isteyen Müslüman-Türk/Kürt kökenlilerin bir kavgasıdır. Kırılan, sürülen halkların zenginliklerine el koymuş gerici ve sömürücü katmanların siyasal askeri hareketi anti-emperyalist olamaz; bunu  “ancak Okçuoğlu gibi sosyal-şovenler savunabilir”. Bu “sosyal-şovenler”den birisi Lenin ise diğeri de Stalin’dir; toptan III. Enternasyonal’dir. Nasıl mı? İki örnek: Sun-Yat-sen Üniversitesi öğrencileriyle sohbetinde Stalin,Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesinin “bir Kemalist devrim” olduğundan; “bir üst tabaka derimi”, “ticaret burjuvazisinin devrimi” olduğundan; “mücadelenin seyri içinde yabancı emperyalistlere” yöneldiğinden; gelişme seyri içinde “esas itibariyle köylülere, işçilere, evet bir tarım devrimi olanaklarına karşı” olduğundan bahseder. SBKP(B)’in MK ve MKK Birleşik Oturumunda Stalin, Ankara ve Kanton’un (Türkiye ve Çin) mücadelesinin “emperyalizmin güçlerini parçaladığından”, emperyalizmi zayıflattığından ve böylece SSCB’nin gelişmesini, dünya devrimi ocağının  gelişmesini kolaylaştırdığından” bahseder.
Altınoğlu, bu antiemperyalist mücadelenin doğrudan bir ifadesi değil mi? Yoksa Stalin sizin için de mi artık bir şey ifade etmiyor?

III. Enternasyonal (Komintern) değerlendirmesi  (Türkiye ve Trakya Sorunu):
“Ulusal Türk ordularının başarıları İngiltere’nin sömürgeler üzerindeki egemenliğini sarstı, tüm Doğu halklarının özgürlük mücadelesini canlandıran itici bir güç oldu…
Komünist Enternasyonal ve komünist partileri, tüm sömürge ve yan-sömürge halklarının emperyalizme karşı mücadelesini destekler. Balkan komünist partileri de, Avrupa emperyalizmine karşı çıktığı, dolayısıyla da devrimci bir nitelik taşıdığı sürece Türk ulusal hareketini desteklemektedir ve desteklemeye devam edecektir. Ama bu hareket yabancı halkları istila etmeye, boyunduruk altına almaya başladığı an, yani Türkiye, Boğazlar ve İstanbul üzerindeki egemenliğiyle yetinmeyerek Trakya’yı da istila etmeye kalkıştığı an, bu harekete kararlıkla karşı çıkacaklardır.”  (Intemationale Presse  Korrespondenz”, Sayı 4, 6 Ocak 1923).

Demek ki, Anadolu’daki bu mücadele komünistler tarafından devrim, devrimci bir mücadele, anti-emperyalist devrim, sömürgelerde İngiliz hakimiyetini sarsan, tüm doğu halklarının özgürlük mücadelesinde itici bir güç olan bir devrim olarak görülmektedir.
Şimdi soru şu sayın G. Altınoğlu: Okçuoğlu mu “sosyal-şoven” yoksa Stalin mi, Lenin mi veya da Komntern mi “sosyal-şoven”. Onların söylediklerini ben söylememe rağmen beni “sosyal-şoven” ilan ettiğinize göre onları katmerli, iflah olma “sosyal-şoven” ilan etmeniz gerekir.

Hangi Marksist bir toplumun uluslaşmasını ilericilik olarak görürken, o uluslaşma sürecinde baskıya, katliama maruz kalan azınlık konumunda olan toplulukların çektiği bu zulmü görmezlikten gelmiştir? Bu, hangi devrimci ahlak anlayışına sığar?

Yazar, öküzün altında buzağı arıyor. Doktrincilik, dogmatizm insanı sürekli öznel değerlendirmelere sürükler; bir gelişme, düşünce kalıbına sığmıyorsa ve aynı zamanda gelişme reddedilemeyecek kadar nesnelse, işte o zaman doktrinciliğin, dogmatizmin dumura uğrattığı, düşünce arterlerini tıkadığı süreç başlar. Bu süreçte karşı görüşü akıl almaz kavramlarla mahkum etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Bunu yapmak için de öküzün alında buzağı aramaktan da geri durulmaz. G. Altınoğlu tam da bunu yapıyor.

Hal böyle olunca geriye ne kalır? Hangi sınıfın katıldığı belli olmayan -aslında belli olan- bütün amaçları azınlık konumunda olanların mallarına el koymak olan; onları bu topraklardan süren; katleden bir güç. Bu güçe önderlik eden de elbette ya gericidir veya da faşisttir. Orada Türk köylüsü, esnafı (esnaf tam da ulusal burjuvazinin katmanlarından birisidir), işçisi, aydını, aynı zamanda kapitalistleşme sürecinde olan feodal beyi, hatta bir kısım feodalleri, Osmanlı ordusundan geriye kalan duyarlı subaylar falan yoktur. Buldanlı Cemal Efendi hiç yoktur! Bu mücadeleyi omuzlayan sınıflar; önderlik eden ve fiilen savaşan sınıflar bir muammadır. Bu muammayı  anlatmak için Altınoğlu anılara, başkalarının anlatımlarına sığınıyor; görüşünü güçlendirmek için ne kadar işe yaramaz “kanıt” varsa onlara sarılıyor. Bu muammayı muamma olmaktan çıkartan, bu mücadelenin sınıfsal karakterini, neye karşı hangi amaçlarla sürdürüldüğünü her dünyalının anlayabileceği açıklıkta analiz eden Bolşeviklerin, Lenin’in, Stalin’in, III. Enternasyonal’in değerlendirmelerine sarılmıyor? Yoksa komünistler, Kemalist burjuvazinin bu yönünü, öne çıkarttığınız yönünü görmüyorlar mıydı? Sizi, komünistlerin Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesi analizlerini düşüncelerinize dayanak yapmaktan alıkoyan nedir? Bu, ideolojik duruştur; bu soruna yaklaşımınızdır.

Tamam, M. Kemal’i gönlümüzün istediği gibi, gerici, faşist görebiliriz.  Ama bu, bu şahsiyetin çok çetrefilli, çok “belalı” bir coğrafyada emperyalizme rağmen sonuç alıcı bir mücadeleye önderlik ettiğini; Osmanlının kalıntıları üzerinde yeni bir ülkenin kurulmasına önderlik ettiğini ortadan kaldırmaz. Ama bu, aynı zamanda, Kürtlerin, Ermenilerin ve Rumların çektikleri zulmü, katliamları da ortadan kaldırmaz.

Yazar konuya ilişkin olarak Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi, 2. kitaptan alıntı yapıyor,  “sosyal-şoven” olduğumu kanıtlayacak ya. Ama nedense 500 küsur sayfalık kitapta bula bula yukarıdaki anlayışımı bulmuş. Böylesi yöntemlerle eleştiri yapılmaz. Doğru değildir, insanı öküzün altında buzağı aramaya sürükler. Oysa bunlara hiç gerek yoktu. Aynı kitabın sonunda bir “Sonuç”  değerlendirmesi var. Altınoğlu, o değerlendirmeyi mutlaka okumuştur. Ama  Okçuoğlu’nun “sosyal-şoven” yapacak anlayış peşinde olduğu için o bölümü sessizce geçiyor.  O değerlendirmeyi aynen aktarıyorum. Böylece Türk ulusal burjuvazisinin ve Türkiye’de gelişen kapitalizmin tarihi misyonu üzerine Altınoğlu’nun bana yönelttiği mesnetsiz atıflara cevap vermiş oluyorum:

“Türkiye’de Milli Burjuvazi ve Kapitalizmin Tarihi Misyonu
Araştırmamızın sonuna geldik. Bu bölümde şimdiye kadar ele aldığımız konulan birkaç noktada toparlayacağız ve böylelikle ülkemizde kapitalizmin ve Kemalist burjuvazinin tarihi misyonunu göstermiş olacağız.

Burada hem kapitalizmi, hem de Kemalist burjuvazinin ilerici ve gerici, negatif yönlerini birleştirmekle karşı karşıyayım. Bazı çevreler beni, bundan dolayı kapitalizm yanlısı ve Kemalist olarak görebilirler. Benim buna bir diyeceğim yok. Bildiğim bir şey varsa, o da, bu iki yönün hem kapitalizm, hem de Kemalist burjuvazi açısından bir arada olabileceği, bunun tarihi gelişmenin bir ürünü olduğudur.

Türkiye ekonomisinin gelişmesinde kapitalizm tarihi olarak ilerici bir rol oynamıştır. Kapitalizm tarihi olarak bu ilerici rolünü oynarken, aynı zamanda tüm olumsuz, negatif yönlerini, kendi iç çelişkilerin de sergilemiştir.

Kapitalizm geliştiği oranda Türkiye’de, emeğin toplumsallaşmasını ve üretici güçlerin gelişmesini de sağlamıştır. Geliştiği oranda diyoruz, çünkü, toplumsal emeğin üretici güçlerinin gelişmesi kapitalizmin ancak makineli üretim aşamasında tam olarak mümkün olabilir. Bu süreç ise Türkiye’de başlangıcını, kapitalist gelişmede hakim aşama olarak, ’30’lu yıllarda yapmıştır.

Türkiye’de kapitalizm hızlı bir gelişme gösterememiştir. Türkiye’de kapitalizm ağır ve sancılı bir gelişme göstermiştir, dolayısıyla emeğin toplumsallaşma süreci, toplumsallaşmış emeğin üretici güçlerinin gelişme süreci de bu gelişmeye paralel olarak ağır olmuştur, Bu ağır ve sancılı gelişme Osmanlı dönemindeki gelişmeyle iki açıdan karşılaştırılamaz. Birincisi, bu gelişme, tarihi olarak ne kadar yavaş olursa olsun, Osmanlı dönemine nazaran hızlı bir gelişmedir. İkincisi, Osmanlı döneminde emperyalist-kapitalist dünyanın çıkarları temelinde şekillenme söz konusuyken, Kemalist burjuvazi döneminde ülkenin görece bağımsız kapitalist gelişmesi esas olmuştur.

Türkiye’de kapitalizmin tarihi rolünün ilericiliğini veya emeğin toplumsallaşmasını birkaç noktada toparlayabiliriz. Bunlar şöyledir:

1- Meta üretiminin büyümesi (gelişmesi) doğal ekonomiye özgü olan küçük üretim birimlerini, kapalı ekonomiyi yıkmıştır.

2- Meta üretiminin büyümesi ve meta dolaşımının gelişmesi yerel kapalı pazarları yıkmış, bütün ülkeyi bir pazara çevirmiştir. Bu ulusal pazar da dünya pazarıyla birleşmiştir.

3-Meta üretiminin ve dolaşımının gelişmesi, üretimi; kendisi için üretim olmaktan çıkartarak, pazar için üretime dönüştürmüştür.

4-Ve kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak gelişen bu süreç, üretimin kolektif karakteriyle bireysel sahip oluş arasındaki çelişkiyi giderek daha çok görünür hale getirmiştir.

5-Kapitalist gelişme Türkiye’de üretimin ve sermayenin parçalanmışlığını, dağınıklığını geriletmiş, üretim ve sermayenin hem yoğunlaşmasını hem de merkezileşmesini önemli ölçüde gerçekleştirmiştir.

6-Kapitalist gelişme Türkiye’de, küçük üreticinin ve ücretli işçinin (özellikle kırsal alanda) feodalizme özgü kişisel bağımlılık ilişkilerine darbe vurmuş, bu ilişkileri geriletmiştir.

7-Kapitalist gelişme nüfusa belli bir hareketlilik imkan sağlamış, insanların ufku genişlemiştir.

8-Türkiye’de kapitalizm, gelişmesine paralel olarak çok yavaş da olsa, tarımsal alanda çalışan nüfusun sanayi ve ticaret alam lehine azalmasına, şehirlere ve sanayi merkezlerine göç etmelerine neden olmuştur.

Bütün bunlar, bize Türkiye’de kapitalist gelişmenin, eskiyle radikal bir hesaplaşma içinde olmadığını, eski üretim ilişkilerini, kurumlan, alışkanlıkları vb. süreç içinde yıktığını göstermektedir. Türkiye’ de gelişen kapitalizm kendisiyle bağdaşmayan bu ilişkileri radikal olarak yıkamazken, o ilişkiler de kapitalizmin yavaş gelişmesine etkide bulunmuşlardır.

Kemalist burjuvazinin tarihi misyonuna gelince:
Genel olarak milli burjuvaziden fazla bir şey beklemek, onun sınıfsal özünü görememekten kaynaklanır ve başlı başına bir hatadır. Şefik Hüsnü önderliğindeki TKP, Kemalist burjuvaziden çok şey beklemiş, “mükafat” olarak darbe yemiştir.

Türkiye’de Kemalist burjuvazi, sınıfının çıkarlarının ötesinde bir şey yapmamıştır. Ne yazık ki, bu kadar basit ve çıplak olan bu gerçek görülmemekte.

Kemalist burjuvazinin tarihi misyonunu politik ve ekonomik alanda ikiye ayırarak ele almakta yarar vardır. Kemalist burjuvazinin ilericiliği, antiemperyalist mücadelenin sonlanmasıyla bitmiştir. Kurtuluş Savaşı döneminde görülen ve kendiliğinden gelişen özgürlük, milli burjuvazinin, emperyalizme ve işbirlikçilerine vurdukları darbeden doğan ilericilik, kısa zamanda, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi yığınlara ve Kürtlere karşı azgın saldırı ve baskıya dönüşmüş ve Kemalistlerin siyasi ilericilikleri sona ermiştir. Ama onların ülkede kapitalizmin gelişmesi için attığı adımlar ilericiydi. Bu adımları Kemalist burjuvazi, ilerici olmak için değil, sınıfsal çıkarları öyle gerektirdiği için atıyordu. Zaten onların bu adımlarını tarihi süreç içinde ilerici yapan da buydu.

Kemalist burjuvazinin tarihsel ilericiliği, kapitalizmi aşağı gelişme aşamalarından en son gelişme aşamasına doğru yükseltmiş olmasıdır. Küçük ve manüfaktür üretim, burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına tekabül etmiyordu. Burjuvazi, ülkenin bütün zenginliklerine,iç pazara hakim olmak ve siyasi iktidarının ekonomik temellerini geliştirmek istiyordu. Dahası, bu bir istekten ziyade, onun sınıf olarak yapması gereken şeydi. Nitekim öyle de olmuştur, Bu “öyle olan” ise, yukarıda anlattığımız tarım ve sanayide kapitalizmin gelişmesidir. Bu gelişme ise daha Kemalist burjuvazi dönemi Türkiye’sinde kapitalist üretim biçiminin hakim üretim biçimi olması demektir.

Şu soru akla gelebilir: Burada abartma yok mu? Bence yok. Benim bu çalışmayla güttüğüm amaç, burjuvaziyi ne abartmaktır ne de onu yerden yere vurmaktır. Ben, 1923-1950 döneminde Türkiye’de kapitalizmin gelişmesini ve iç pazarın oluşmasını inceledim. Bu inceleme içinde burjuvazinin niyeti beni tali olarak ilgilendirdi. Bu süreç içinde sermayenin burjuvaziyi değil, burjuvazinin sermayeyi takip ettiğini, sermayenin, gelişen kapitalist ilişkilerin burjuvazinin politikasını belirlediğini göstermeye çalıştım. Dolaysıyla bu çalışmada burjuvazinin politik anlayışı, başlı başına ele alınmadı. Kaçınılmaz olan yerlerde buna sadece değindik. Bundan dolayı burjuvaziyi siyasi olarak abartmak veya yerden yere vurmak bu çalışmanın konusu değildi. Bu, dördüncü kitabın bir konusu(3). O halde burada nesnel koşulları takip ederek yukarıdaki sonuçlara vardık:

M. Kemal önderliğindeki ve onun adıyla özdeşleştirilen burjuvazi, Türkiye’de kendi diktatörlüğünü kurdu. Mücadele yılları ve takip eden bir iki yıl; 1924-’25’e kadar olan kısa dönem; burjuva özgürlüklerin nispeten var olduğu bu dönem bir kenara bırakılırsa, kurulan burjuva cumhuriyetçi rejim, gerici bir diktatörlüktü. Bu, birtakım, burjuva cumhuriyetçi düzenlemeleri, ilerici yapılanmaları, hukuksal adımları içeren ve süreç içinde tamamen gericileşen bir diktatörlüktü. İşte bu diktatörlüğü kuran burjuvazi, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinde tarihsel bakımdan ilerici bir rol oynadı. Onun bu rolünü doğru analiz ettiğime, abartmadığıma inanıyorum veya da, Lenin, Çar’ın bakanı Stolipin’in kırsal alanda attığı kapitalizmi geliştirici adımlarına tarihi ilericilik atfederek onu bu adımından dolayı ne kadar abarttıysa ve Bolşevikler, Kemalist burjuvaziyi ne kadar abarttıysalar, ben de o kadar abartıyorum. Hepsi bu kadar.”   (İ. Okçuoğlu; Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi, s. 530-532, Ceylan Yayınları, Haziran 1999).

Türkiye’de Milli Burjuvazi ve Kapitalizmin Tarihi Misyonu üzerine benim görüşüm böyle (4). Bu aynı zamanda “cılız” da olsa antiemperyalist mücadelenin bir açılımıdır. Bu konu üzerine başka yazılar da var. Örneğin “75. Yılında Cumhuriyet, Hangi Cumhuriyet?” başlığını taşıyan ve Proleter Doğrultu’nun 19. sayısında (Kasım-Aralık 1998) çıkan yazı. Bu makalede sayın Altınoğlu’nun “yeni” düşüncelerine ters olan yerler de var. Proleter Doğrultu’yu kesinlikle “sosyal şoven” ilan edebilir. ‘Ben o yazıyı görmedim, okumadım, kabul edemem’ diyebilir mi? Diyemez; görmüştür, okumuştur ve doğru bulmuştur (5).

Bu yazı Cumhuriyetin 75. yılı nedeniyle kaleme alınmış ve kuruluşundan 1998’e kadarki tarihsel gelişmesi analiz edilmektedir.  75. yılda cumhuriyet sürecini tarihsel materyalist yönteme göre değerlendiren bu yazıda da bu mücadelenin sonuçlarından bahsedilmektedir.

Altınoğlu, Anadolu’daki bu mücadeleyi reddediyor. Benim söylediklerin  dönemin komünistlerinin değerlendirmelerinin ötesinde değildir. Bu bakımdan “sosyal şoven”lik sadece benimle sınırlı kalsa, ciddiye alacağım bir durum yok demektir. Ama işin içine uluslararası komünist hareketin değerlendirmeleri girince durum değişiyor; insanların gözünün içine baka baka uluslararası komünist hareketi, Bolşevikleri, Lenin ve Stalin’i, III. Enternasyonal’i de -bu konuda Altınoğlu gibi düşünmedikleri için- “sosyal şoven”, “Türk milliyetçisi” ilan ediyor.
Siz hem tarih çarpıtıcılığı yapıyorsunuz hem de yaptığınız yetmiyormuş gibi bir de celalleniyorsunuz!

Kitap eleştirisi üzerine:
“Savaş, jenosit ve insan kıyımları Türkiye’yi iyiye mi götürdü?  
Dolayısıyla, İttihat ve Terakki çetesinin, hem de 1914-18 savaşı ortamında giriştiği jenosit uygulaması, diğer şeylerin yanısıra ülke ekonomisinin daha da kötüye gitmesine ve Osmanlı’nın savaş kapasitesinin zayıflamasına da yol açacaktı. Bunun böyle olduğunu/ olacağını anlamak için bir siyasal ekonomi uzmanı olmaya gerek yok. Çağımızın büyük savaşları, içinde yer alan az çok güçlü devletleri bile bir süreliğine de olsa yoksullaştırmış, hattâ bazan ekonomik çöküşe götürmüşlerdir. Bu saptama, Birinci Dünya Savaşı öncesinde bile dağılmanın ve çöküşün eşiğine gelmiş olan Osmanlı İmparatorluğu için çok daha geçerliydi. Oysa Okçuoğlu, sadece 1908-14 döneminde değil, 1914-18 döneminde, yani savaş yıllarında bile ülke ekonomisinin giderek daha İYİYE GİTTİĞİNİ söyleyebilmektedir:

“Birincisi, Jöntürklerin (millî ticaret burjuvazisi) 1908 yukardan devrimleriyle iktidara gelmelerinden sonra ülkede ekonomik gelişmeye yön vermeye çalışmaları ve bunun için aldıkları birtakım tedbirler sonuç itibariyle ülke ekonomisinin ‘millî damgalı’ canlanışına yol açmıştır…

“Üçüncüsü, yine savaş nedeniyle dış ticaretin daha sıkı denetim altına alınması, örneğin ihracatın kısıtlanması, birtakım ürünlere ülke içinde talebin artması da sonuç itibariyle meta dolaşımının, dolayısıyla yerli sermaye temelinde kapitalizmin ve iç pazarın gelişmesine neden olmaktaydı.” (Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi, Birinci Kitap, s. 695). 

Her şeyden önce, İttihat ve Terakki’nin 1908-14 döneminde aldığı önlemlerin “ülke ekonomisinin ‘millîdamgalı’ canlanışına yol aç”tığı savı doğru değildir. Zafer Toprak bu konuyu ele alan bir yapıtında şöyle diyordu:

“1908-1914 döneminde tasarruf aracılığıyla sermaye birikimi özlemi sonuç vermemişti. Savaşların birdiğerini izlediği bu dönemde Müslüman unsur, tasarruf bir yana, geçimini zor sağlamıştı. Umulan sermaye birikimi gerçekleşemiyor, Müslüman ‘iş adamı’ bir türlü yaratılamıyordu.” (Türkiye’de ‘Millîİktisat’, s. 56) Toprak hemen sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın “ekonominin millîleştirilmesi” politikasının başarısı için uygun koşulları yarattığını anlatacaktı:”.

Tamam, bunu anlamak için mutlaka “ekonomi uzmanı” olmaya gerek yok. Ama o dönemdeki ekonominin durumunu açıklamanız için benim o döneme ilişkin görüşlerimi tahrif etmenize de gerek yok. Sizin bu tahrifatınızdan; “öküzün altında buzağı arama” yönteminizden dolayı ekonomi üzerine en azından 10 sayfalık ekleme yapmak zorunda kaldım. Doğru “dürüst” alıntı yapmış olsaydınız, bu eki hazırlamak zorunda kalmamış olurdum. Ekonominin iyiye gitmesiyle, “yerli” kapitalizmin, “milli” kapitalist ilişkilerin gelişmesi bir ve aynı şey değildir. Bunun bilmeniz gerekirdi. Diğer taraftan 1908-14 döneminde alınan kararların 1914-1918 dönemindeki etkilerinden bahsediyorum. Ekteki veriler bunu gösteriyor. Zafer Toprak ise 1908-1914 döneminden bahsetmektedir.

Diğer taraftan, “Savaş, jenosit ve insan kıyımları Türkiye’yi iyiye mi götürdü?” sorusunun muhatabı ben değilim. Her kim ki, “Savaş, jenosit ve insan kıyımları Türkiye’yi iyiye götürdü”diyorsa bu sorunun muhatabı odur. Bu bilinsin. Yazar, dönemin ekonomisindeki durum üzerine görüşlerimi eleştirmek istiyorsa, alıntı yaptığı sayfada sonra gelen sayfaları da okumalıydı. Savaş yıllarında 1914-1918 arasında Anadolu’da bankacılık alanındaki gelişmeler; banka kuranların sınıfsal karakteri; tarım üretimindeki durum; sanayi üretimindeki durum tek tek ele alınmıştır. Orada, s. 695-704 arasından veriler sunulmuştur (6). Bu sayfaları okuyan, Altınoğlu’nun doğru söylemediğini,  mesnetsiz ithamlarda bulunduğunu görecektir.  Altınoğlu, Buldanlı Cemal Efendi’yi sınıfsal olarak anlamadığı için Anadolu’da o savaş yıllarında gelişen kapitalizmin “milli” özelliğini de anlayamaz.

Altınoğlu, bu ithamlarından, mesnetsiz “eleştiri”lerinden, bağlamından kopartılmış alıntılardan bir  “İttihatçılık ve Kemalizm Aşkı”nın çıkamayacağını; savlarıyla böyle bir “aşkı” çıkartamayacağını bilmeliydi. Bu iş öyle kolay değildir. Bazı görüşlerime katılıyorsunuz, ama bazılarına katılmıyorsunuz. Katıldığınız konularda “doğruyu söyleme “aşkı” çıkartmıyorsunuz, ama katılmadığınız konularda “İttihatçılık ve M. Kemal aşkı” çıkartıyorsunuz.   Ama bu kadarı dahi çok tehlikeli, gerçekten çok tehlikeli ve oldukça düşündürücü. Nihayetinde siz katılmadığınız görüşlerimle bende değil, bu konu üzerine değerlendirmeler yapan Bolşeviklerde, Lenin’de, Stalin’de, III. Enternasyonal’de “İttihatçılık ve M. Kemal aşkı” keşfetmiş oluyorsunuz? Siz önce bunu izah etmelisiniz. Şunu demelisiniz: O zamanın komünistleri bu konuda yanlış değerlendirme yaptılar; durum hiç de onların değerlendirdikleri gibi değil; bu savaş Türklerin Ermenilere ve Rumlara karşı savaşıdır; Okçuoğlu gibiler de bu safsatalara inandıkları için “sosyal şoven”dir diyebiliyor musunuz?

Bu anlayışınızla siz, Okçuoğlu’nu değil de dönemin önde gelen komünistlerini, örneğin Lenin ve Stalin’i, III. Enternasyonal’i “kendi aralarındaki önemli farklılıklara rağmen Kemalizmi eleştiren gruplara değil, Kemalizmi savunan Türk milliyetçilerine yakın duran”, “İttihatçılık ve Kemalizm Aşkı”yla coşan, “Üslubu ve yaklaşımı yer yer Türk burjuva devletini yöneten kadrolarınkine yaklaşan, Türk “ulusal kurtuluş” savaşını göklere çıkaran”,  “sosyal-şoven”, “Bütün bu söylediklerinin ışığında … utangaç bir İttihat ve Terakki ve Mustafa Kemal hayranı” olarak tanımlamış olmuyor musunuz?

Altınoğlu, “Marksist” Okçuoğlu demekle, “Marksist”i tırnak içine almakla Marksist olmadığımı söylemiş oluyor. Bu tespitiyle yerden göğe kadar haklı. Bu, gerçekten çok  doğru bir tespit. Ama bu çok doğru tespitiyle, aynı zamanda, insanın hangi çağda yaşadığını bilmemekten kaynaklanan oldukça vahim bir hata da yapmış oluyor.  Doğrudur ben yalın haliyle, sadece Marksist değilim.  Çünkü 19. yüzyılda yaşamıyorum.  20. yüzyılda yaşadım, 21. yüzyılda da yaşıyorum. Bu çağda, emperyalizm  ve proleter devrimler çağında  Marksizmin adı Marksizm-Leninizmdir. İnsan bu çağda olsa olsa genel anlamda Marksist-Leninist,, özel anlamda da Marksist Leninist Komünist olabilir. Ama bu kavramlarla da G. Altınoğlu’nun bir ilgisi yoktur.

Sonlandıralım:
Sayın Altınoğlu da çok iyi bilir ki, tasfiyeciler, örgütlü mücadelenin “baş” düşmanları arasındadır.  Farkında olsunlar, olmasınlar onlar, burjuvazinin, sınıf düşmanlarını yedeklediği güçlerdir. Örneğin Troçki de bir tasfiyecidir.
Tasfiyecilik almış yürümüş. Her alanda; örgütsel, ideolojik, politik-teorik bakımdan örgütlü mücadeleye saldıranlara bir bakmak gerekir. Sokaklar bu unsurlarla dolu. Bunların buluştukları, yazıp çizdikleri, “akıl” dağıttıkları ortamlar da vardır mutlaka.

Bunların bir kısmı, kendilerine göre farklı nedenlerden dolayı örgütlü mücadeleden kopmuş olabilir, ama ezici çoğunluğu, pratiklerinin de gösterdiği gibi,   resmen ve düpedüz kaçmıştır; kimi verilen görevden kaçmıştır, kimi zorlukları, kimi mücadeleyi göğüsleyememiştir. Ama hepsinin ortak bir yönü vardır. Bunlar, her şeyin doğrusunu bilen, anında çözüm önerileri sunan durumunda olduklarından, kimin nasıl bir adım attığını kontrol etmeyi temel görev olarak görürler. Bu nedenle hepsine özgü olan, her birinin kendi bakış açısından “Marksizm-Leninizm zabıtası” görevini üstlenmiş olmasıdır. Nasıl ki, belediye zabıtası, çarşı pazarda esnafın hal ve hareketine bakarak “ceza” kesiyorsa, işçi sınıfını ve onun ideolojisini ağızlarından eksik etmeyen bu unsurlar da, başka bir biçimde aynı işi yapıyorlar.  “Çizgi”den sapma var mıyı,  yok muyu kontrol ediliyorlar. Peki çizgi nedir, kim belirliyor? Bizzat bu kişiler; onların kendilerine göre doğruları genel geçerli doğrulardır! Yaşamdan, pratikten kopuk oldukları için ve buna asla değer vermedikleri; sınıf ve onun mücadelesine sadece lafızda önem verdikleri için bu mücadeleden kopardıkları ideolojiyi, teorik ilke olarak ele alıyorlar. Bu unsurlar için yaşamın değişmesi veya yaşamda değişim, ancak ve ancak  ilkede değişim olursa mümkündür. Bunu da ancak kendileri görebilirler; şu veya bu nedenden dolayı ilke, şu veya bu  biçimde değişmiştir derler. Bu, Marksizm-Leninizmi, Engels’in deyimiyle “komünizm”, bir doktrine, bir dogmaya dönüştürmektir. Yine Engels’in deyimiyle “Komünizm doktrin değildir, aksine bir harekettir; ilkelerden değil, gerçeklerden kaynaklanır”.“Zabıta memurluğu” görevini üstlenmiş olanlar ne yapıyorlar? Hareketi dondurmaya çalışıyorlar. Ama hareket, (burada gelişme, sınıf mücadelesi), onların dogma, doktrinci düşünce tarzlarını tarih boyunca reddetmiştir ve etmektedir. Neden?  “Çünkü komünistler, şu veya bu felsefeyi değil, şimdiye kadarki bütün tarihi ve özgün olarak da onun gelişmiş ülkelerdeki güncel gerçek sonuçlarını çıkış noktası olarak alırlar… Komünizm,…proletaryanın üretilmesinden, sermayenin yoğunlaşmasından ve bunun sonucu olarak proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinden ortaya çıkmıştır. Teoride komünizm, proletaryanın bu mücadeledeki konumunun teorik ifadesi ve proletaryanın kurtuluşu koşullarının teorik özetidir”(Engels;  “Komünistler ve Karl Heinzen” makalesinden, C: 4, s. 321/322). Burada esas olan, ideolojinin, somutta da Marksizm-Leninizmin doktrin, dogma olmadığıdır; canlı olduğudur; hareketten, sınıf mücadelesinden kaynaklandığıdır. Ne var ki bu, doktriner, dogmacı düşünce tarzına göre kabul edilebilir bir şey değildir. Bu nedenle ideoloji, teori diye kafalarında oluşturdukları doktrin ve dogmaya ters düşen her şey onlar için yabancıdır. Bu “yabancı” olanları savunanlara karşı da mücadele edilmelidir. “Yabancı” olan, reformizm, oportünizm, revizyonizm, yerine göre Maoizm, Troçkizm vb. diye ve bu “yabancı” düşünceleri savunanlar da reformist, oportünist, revizyonist, Troçkist, Maocu vb. diye tanımlanır.

Doktrincilik, dogmatizm, aynı zamanda sektarizm, toplumsal gelişme yasalarının reddidir. Doktrinci, dogmatik, sekter düşünce tarzı, diğer bir ifadeyle, ”at gözlüğü” ile yaşam sürdürmektir; bir şey ya beyazdır veya da siyahtır; bir şey beyaz ile siyah arasında başka bir renk tonunda olamaz. Yani bir şeyin, diyelim ki bir toplumsal gelişmenin doğuşu, gelişmesi ve olgunlaşması hep aynıdır; nasıl doğduysa yok olurken de öyledir. Bir şey ne ise hep odur: Bir şeyin oluşum, doğum, gelişme ve yok olma süreçlerinden geçme şansı yoktur. Yok olurken ne idiyse doğarken de oydu.
Bu unsurlar sabahtan akşama kadar veya da akşamdan sabaha kadar site site, facebook facebook dolaşıyorlar kimin dogmalarına, doktrinlerine ters düşen bir şey yazdığını tespit ediyorlar ve “ceza”yı kesiyorlar; aynen zabıta memurları gibi. “Ceza” belli; konusuna göre reformist, oportünist, revizyonist, antimarksist, liberal vb.

G. Altınoğlu’na gelince:
Yazarın kullandığı, daha doğrusu sığındığı kaynaklar, hatıratlardan, dedikodu niteliğindeki aktarımlardan, hatta varsayımlardan ibarettir. Bilimsel anlamlı diyebileceğimiz bir kaynak dahi kullanmıyor.

O dönemin  Marksist-Leninist; tarihi materyalist yöntemle analiz eden kaynaklarından hiç bahsetmemesi; Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesiyle doğrudan ve bizzat ilgilenen Lenin, Stalin, Komintern değerlendirmelerini yok sayması, yazarın durduğu yer; soruna bakışının ideolojik kaynağı bakımından oldukça öğreticidir.

Yazar, yer yer değinse de Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesini, o dönemin uluslararası ilişkilerinden, emperyalistler arası çelişkilerden, rekabetten, özellikle de kapitalist dünya sistemiyle yeni oluşmakta olan sosyalizmin ülkesi SSCB arasındaki mücadeleden kopartıyor ve Anadolu’ya hapsederek; Ermeniler-Rumlar ve Türkler arasında bir birbirini boğazlama kavgası olarak görüyor.

Yazar, Türk halkının uluslaşma sürecini de yanlış anlıyor; bu uluslaşmayı neredeyse salt Ermeni ve Rum kökenli mülkiyet sahiplerinin mülklerine el koymakla eş anlamlı ele alıyor. Şüphesiz, Türk halkının uluslaşma süreci, süreç olarak Osmanlı devletinin son dönemlerinde başlamıştır ve kapitalist ilişkilerin gelişmesine paralel olarak da gelişmiştir. Türklerin uluslaşması; ulusal burjuva sınıfın oluşmasının ve bu mücadeleye önderlik etmesinin sonucu olarak kurulan yeni Türkiye koşullarında/döneminde gerçekleşmiştir. Bu bakımdan ‘20’li ve ‘30’lu yıllar oldukça belirleyicidir.

Yazar, o denli mükemmeliyetçi, dogmatik ve doktirinci ki, bu mücadelede yer alan sınıfları analiz etmekten (yazı bağlamından analizlerinin sonuçlarını belirtmekten) yoksundur. Bu mücadelede yer alanlar, sınıfsal özelliklerinden kopartılıyor; bir feodalin pekala bu mücadeleye katılıyor olmasını mücadelenin antiemperyalist olarak yorumlanmayacağı sonucuna götürür demeye çalışıyor. O zaman Çin devrimine de devrim dememek gerekir! Yazar o denli mükemmeliyetçi ki, Anadolu’da oluşan sınıfı, o sınıfın oluşmasına yol açan veya oluşmasını kolaylaştıran üretim ilişkilerini görmüyor.

Yazar, bir makale yazılırken nelere dikkat edilmelidir veya bir yazı nasıl yazılmaz konusunda kötü bir örnek olmaktadır. Her şeyden önce, eleştirilen anlayış doğru aktarılmalı ki, okuyan açısından öğretici olsun. Ama bu çabayı yazarda görmüyoruz.

Yazarın sorunlara yaklaşımı (en azından Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesine) diyalektik olmayan, metafizik düşünce tarzına göre hareket ettiğini göstermektedir. Hatıratlarda dile getirilenleri, birtakım söylentileri, kaynağı sorunlu anlatımları değişmez gerçekler olarak görüyor; eleştirel bakmıyor, materyalist yöntemin süzgecinden geçirmiyor. Sanıyor ki, bunlar her tarafta ve her zaman geçerli “gerçekler”dir.

Bütün bu söylediklerinin ışığında Altınoğlu’nun materyalist yöntemi reddettiğini, doktrinci, dogmacı, yaşamdan kopuk “değerlendirme” yaptığını söylemek bir abartma olmayacaktır.


Ekler:
Ek 1:

Öyle ki, M. Kemal değerlendirmesinde şunu söyleyebiliyor: “Mustafa Kemal’in başarı hanesine yazılabilecek en önemli eyleminin, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu olduğunu ve Kemalist reformlar için de benzer bir saptama yapılabileceğini gördük. Ancak burada burjuva tarihçilerinin görmezden geldiği bir dizi kolaylaştırıcı faktör de rol oynamıştır. Dolayısıyla, dönemin önemli güçlerinin bu “büyük kişi”nin önünü nasıl açtığını gösteren bazı verileri anımsatmam gerekiyor.
Osmanlı devletinin savaştan yenik olarak çıkmasının ardından pek çok politikacı ve asker, İttihat ve Terakki Fırkası’nın işlediği suçlardan ötürü tutuklanırken Mustafa Kemal tutuklanmamıştı…
“Atatürk’ün, İstanbul’da bulunurken bir tecavüze uğramaması hakikaten şaşılacak bir şeydir.”..
Tabiî Kemal’in tutuklanmamasında onun, Enver-Talat-Cemal üçlüsüne yakın bir figür olmamasının yanısıra, -resmî tarihin yakıştırmalarının tersine- henüz çok tanınmış bir isim olmamasının da önemli bir rolü vardı…
Britanya yetkilileri de Mustafa Kemal’e karşı “olumlu” bir tutum içinde olduklarını saklamıyorlardı… Emperyalist devletlerin, devrimci bir havanın egemen olduğu ve yeni proleter devrimleri korkusu yaşadığı o günlerde İngilizler’in ihtiyatlı Mustafa Kemal’i maceracı ve karizmatik Enver Paşa’dan daha iyi bir alternatif olarak görmeleri anlaşılabilir”. 

Burada önemli olan M. Kemal’in kişiliği değil. Burada önemli olan, yazarın yöntemidir; kişileri değerlendirme yöntemidir. M. Kemal’e isyancı diyenler, bu nedenle Kemalistler kavramını üretenler bizzat İngilizlerdir. Ama Altınoğlu, hikayelere, hatıratlara dayanılarak ancak bu kadar “değerlendirme” yapılabileceğini bilmeliydi; tarihin dedikodu sayfalarından yapılan alıntılarla ancak bu kadar yol alınabilir. Oysa yapmanız gereken o dönemin tarihini araştırmaktı. Anlaşılan, hatıratlara büyük güvenden dolayı buna gerek duymamışsınız. Dönemim önemli güçleri M. Kemal’in önünü açıyor ki, sonar onu kullanabilsinler! Peki kullanabildiler mi bari?

Ek 2:
-Stalin; 10. Parti Kongresi.
-Stalin; Drei Jahre proletarische Diktatur
-Stalin; Sun Yat-Sen Üniversitesi Öğrencileri ile Konuşma
-Stalin; Uluslararası Durum ve SSCB’nin Savunması; Çin Hakkında

-Lenin; İşçi ve Köylü Vekilleri Konferansının Moskova Sovyeti Genel Kurulunda Konuşulması.
-Lenin; Uluslararası Durum Üzerine Konuşma.
-Lenin; Rusyada Ulusal Sorunun Somut Özellikleri

-Komintern; Komünist Balkan Federasyonunun Manifestosu Aralık 1922
-Komintern; Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu Eylül 1922.
-Komintern; Dördüncü Kongresi Tarafından Kabul Edilen Taktikler Üzerine Tezler Aralık 1922.
-Komintern ; Yunan Türk Savaşı.
-Komintern; Yakın Doğuda Bunalım.
-Komintern; Doğu Meselesi Üzerine Tartışma.
-Komintern – Balkanlarda Durum.
-Komintern- Türkiye ve Trakya Sorunu.
-Komintern Türk Zaferi ve Doğu.

-S.I.Aralov; Bir Sovyet Diplomatının Türkiye hatıraları.

-lnternationale Presse – Korrespoodenz 1922-1923 dönemi sayıları.
-Kommunistische Internationale dergisinin farklı sayıları.

Ek 3:
Bu kitabın yazılmasından bu yana 30 seneden, basılmasından bu yana da 17 seneden fazla bir zaman geçti. Bu zaman zarfında bu çalışmanın genel planı da değişti. Türk burjuvazisinin politik açılımları, dördüncü kitabın değil, beşinci kitabın konusu olacak. Dördüncü kitapta da Maocu akımla hesaplaşma ve toplumsal gelişmenin ve devrimin sınıfsal yapısı ele alınmaktadır.

Altınoğlu şöyle diyor: “Oysa yazarın Atatürk’e ve Türk “ulusal kurtuluş” savaşına ilişkin görüşlerini daha/ çok daha ayrıntılı ve kapsamlı bir biçimde sunması gerekir ve beklenirdi. Olsun. Onun gerek bu yazısında söyledikleri ve gerekse bu konuya ve komşu konulara kitaplarında da -sınırlı ölçülerde- değinmiş olması, kendisinin bakış açısını anlamamız ve eleştirmemiz için yeterli olacaktır”.

Doğrudur. Böyle kapsamlı bir değerlendirmem yok. “Sınırlı ölçüde” değerlendirmelerimden de ancak “öküzün altında buzağı” arayanlar “sosyal şoven” sonucuna varabilirler. Türk burjuvazisinin gelişmesini değerlendirseydim, şöyle bir yol izlerdim:
1-I. Dünya Savaşının analiziyle başlardım; emperyalistler arası çelişkiler, bu çelişkilerin savaşa yol açması, bu savaşta Osmanlı devletinin yıkılması, savaş sonrasında yapılan antlaşmalar.
2- Ekim Devriminin dünya işçi sınıfı, emekçileri ve sömürgeler açısından anlamı.
3-Anadolu’nun işgali ve bu işgale karşı mücadelede.
4-Yeni Türkiye’yi kuran sınıfsal güçler.
5-Hakim sınıf olarak Türk burjuvazisinin evrimi.
6-Türk burjuvazisi ve jeopolitika.
7-Anadolu’nun jeopolitik önemi ve Türk burjuvazisinin dünü ve bugünü.
Ama böyle bir çalışma yapmadım.

Ayrıca, sadece Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesi eksenli bir çalışma yapsaydım, bu çalışmanın içeriği şöyle olurdu:
1-I. Dünya Savaşının analiziyle başlardım; emperyalistler arası çelişkiler, bu çelişkilerin savaşa yol açması, bu savaşta Osmanlı devletinin yıkılması, savaş sonrasında yapılan antlaşmalar.
2- Ekim Devriminin dünya işçi sınıfı, emekçileri ve sömürgeler açısından anlamı.
3-Anadolu’nun işgali ve bu işgale karşı mücadelede.
4-Türk ulusal burjuvazisinin sınıfsal evrimi.
5-Kurtuluş savaşı devrim miydi, değil miydi? Devrimse nasıl bir devrimdi?, Değilse neden değildi?
6-Türk Ulusal Kurtuluş mücadelesiyle yeni kurulan Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin karakteri.
7-Bu mücadelenin uluslararası anlamı.
8-Burjuvazi ve ulusal güvenlik politikası/konsepti.

Ek 4:
Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi
(İç Pazarın Oluşma Süreci), İkinci kitap (1923-1950)
Ceylan Yayınları, Haziran 1999

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları