Tanrı Türkiye’yi Korur mu?

Ne zaman arkadaşlarla bir araya gelsek “Eskiden böyle değildi, eskiden daha iyiydi. 12 Eylül de bile bu kadar adaletsizlik yoktu” sözlerini duyuyorum.  Bir bakalım mı eskiden nasıldık?

Eskiden bu güne hep korkuyla yaşıyoruz.

Korkuyla yaşamayı öğrendik hepimiz. Yine yapacağımızı yapıyoruz ama korkarak ve bedelini düşünerek adım atıyoruz. Korku, yanı başımızda tıpkı gölgemiz gibi bizimle yaşıyor. Sürekli uyarıyor bizi. Bu durumda  biz ne kadar kendimiz olabiliriz ki?

Benim yaşımdakiler ciddi anlamda korkuyu 12 Eylül Faşizmiyle tanıdı. Postal seslerinin geçtiği her yer derin bir sessizliğe bürünürdü. Evlerin kütüphaneleri boşalmış, kitaplar yakılmıştı. Öyle bir korkuydu ki sendikalar, siyasi partiler,dernekler kapatılmıştı. Üç kişi bir araya gelse örgüt üyesi diye tutuklanıyordu. Ceza evleri hınca hınç doluydu. Neredeyse altı aya varan gözaltılar, tarifsiz işkence yöntemleri devrimcilerin üzerinde deneniyordu.

Sola sistemli bir şekilde yüklenildi ve sol darmadağın oldu. Tehditler ve ölüm korkusu yayıldı. Kaçabilenler yurt dışında aldı soluğu, kaçamayanlar ya hapsedildi ya öldürüldü ya da korkuyla yaşamayı öğrendiler. Susturuldular yani.

Üniversiteler, eğitim kurumları hızla Türk- İslam sentezi kadrolarıyla dolduruldu. Eğitmenlerin neredeyse doğduğu günden itibaren ve çevreleri, soy kütükleri araştırıldı. İdeolojik eğilimleri, sosyal düşünceleri her şeyin üzerinde önem arz ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri bölücülük vardı, 12 Eylülde zirve yaptı. Herkese isim verildi; Ülkücüler, Komünistler, aleviler, Kürtler, gayrı Müslimler gibi.

Kamu kurumlarında yeteneğe ve aldığı eğitime göre değil de ideolojik düşünceye göre  kadrolaşmaya gidildi.  Elbette sağcılar, İslamcılar, ülkücüler kadroları kaptılar. Böylece sağcılar altın çağını yaşamaya başladılar ve halen yaşam onlar için devam ediyor.

Görevlerinden atılan öğretmenler, akademisyenler, memurlar, okuldan atılan öğrencilerin çoğu ya  siyasal mülteciliği seçtiler, dilini, kültürünü bilmedikleri ülkelere savrulup yeni yaşamlar seçerken vasıfsız işlerde çalışmaya zorlandılar. Türkiye’de kalanlara ne mi oldu? Uzun bir süre yalnızlığa, sessizliğe korkuya mahkûm oldular. Aileye sığındılar, çoluk çocuğa karıştılar. Ekonomik olarak ayakta kalmak için çabaladılar.

Vatanseverlik maskesini takanlar ise mafya vari işlerle metropollerdeki özellikle İstanbul – Laleli deki otelleri randevu evine çevirdiler. (Sosyalist blok çökünce)Ticari işlerini büyüttükçe büyüttüler. Hayali ihracat, kirli işler aldı başını gitti. Üst makamlardaki kişilerin özel hayatları günü geldiğinde kullanılmak üzere belgelenip kasalara kilitlendi.

Kaçakçılık, futbolda mafyalaşma, belediyelerde mafyalaşma, bankerlik olayları, holdingleşmelerde çığır açıldı adeta. Mafya her zaman “Gizli devlet”in emrinde oldu. Rüşvet- yolsuzluk, adam kayırmaca Türkiye’ye çürümeyi getirdi.

Demirel’i iktidardan indirmek kolay mı olmuştu? Onca muhalefete rağmen kendini Cumhurbaşkanı yapmadı mı?  Ecevit,  Karaoğlan solculardan öcü görmüş gibi korkmuyor muydu? Ecevit zamanına bir bakın lütfen kadrolarda kimler vardı?

Sonra Türkiye’yi ayağa kaldıracağına inanılan Anavatan Partisi iktidara geldi. Parti kadrolarının çoğu mit- mafya ilişkiliydi. Bunları merak edenler Suat Parlar’ın “Kontr gerilla kıskacında Türkiye” kitabından okuyabilirler. Özal’ın “Benim memurum işini bilir” söylemiyle herkes yükünü tutmaya başladı. Özellikle Doğu, Güney Doğu bölgelerine gidenler tam anlamıyla yük tutmaya gidiyordu. Jandarma, polis faaliyetleri çok yazıldı, yeniden yazmayalım. 1990 lı yıllarda yaşanan faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, sürgünleri, dağın taşın yakılmasını ne zaman unuttuk? Yaşanan amansız çatışmaları ne zaman unuttuk? Solcular geçmişi çabuk mu unutuyor ne? Ya da unutmak istiyorlardır kim bilir? Çünkü solcu olmak, Komünist olmak, muhalif olmak herkesin harcı değil. Hele günümüzde solcuyum dediğinde burun kıvırıyorlar.

Bu ülkede ülkücülük, Turancılık hiçbir zaman suç sayılmadığı gibi “Milli bir ideoloji” olarak görüldü. Bu görüşler cesaretlendirildi. 12 Eylülden sonra İslamcılık ülkenin dışına taşıp sistemli bir şekilde örgütlenildi. Kur-an kursları, camiler, İslam kültür merkezlerinden geçilmez oldu.

Türkiye’de her zaman yer altı, yer üstü savaştan nasibini aldı almaya devam ediyor. Bu siyasal körlük nereye kadar devam eder bilmiyorum ama gidişat karanlık. Eski böyleydi arkadaşlar, eski yeninin, şimdinin aynası gibi… Kısa bir hatırlatma yaptım. Eskiyi mahkûm etmeden yeniyi inşa edemeyiz.  “Dünya geniş ve güzel” ama dünyanın her yerinde ırkçılığın hortladığını da görmezden gelmeyelim.  Tanrı Türkiye’yi korur mu bilmiyorum.

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: