Taksim Direnişi’ni hatırlamak

15-16 Haziran 1970’den sonra İstanbul, 28 Mayıs-12 Haziran 2013’de ikinci kez büyük kitle gösterilerine sahne oldu. Bundan 5 yıl önce Taksim Platformu’nun ekolojik bir taleple başlattığı demokratik eylemler, bir anda Türkiye çapında yaygınlık kazanarak kesintisiz bir direnişe dönüştü. Tüm devrimci ve demokratik güçleri heyecanlandıran ve aynı zamanda direnişin niteliği konusunda sorgulanan eylemler, kendiliğinden yükselen kitle hareketinin gücünü, dinamizmini ve yaratıcılığını bir kez daha gösterdi. Halkın kent alanlarına sahip çıkmasını ve katılımcı demokrasi talebini yansıtan direniş, giderek artan büyük kitleler tarafından desteklendi ve polisin ağır saldırılarına rağmen sivil itaatsizlikler halinde Türkiye çapında genişleyerek sürdü.

Ne hükümet ne de direnişi başlatanlar, sokak eylemlerinin bu şekilde gelişeceğini öngörememişti. Direnişin ilk öncüleri eylemlerin gerisinde kalırken, hükümet direnişi şimdiye kadar alışkın olduğu üzere polis terörüyle önleyeceğini sandı. Kitleler yılmadan direnişi sürdürünce de eylemlerin 5. gününde hükümet Taksim’de polisin baskısını yumuşatmaya başladı. Ancak İstanbul’un diğer semtlerinde ve Türkiye’nin birçok kentinde “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganıyla direnişin devam etmesini engelleyemedi.

Taksim Direnişi, toplumun yaşam tarzını değiştirmek için seri adımlar atan hükümetin totaliter tavrının bir sonucu olarak uzun bir toplumsal birikim sürecinden sonra ortaya çıktı. Düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması, gazetecilerin ve avukatların tutuklanması, Özel Yetkili Mahkemelerin hukuksuz yargılamalarının sürmesi, sendikal hak ve özgürlüklerin engellenmesi, etnik, kültürel ve inançsal farklılıkların dışlanması ve İslami değerlerin topluma dayatılması gibi siyasal baskılar sosyal bir patlamaya dönüştü. Süreç, 7 Eylül 2012 tarihinde uygulamaya konulan ilköğretim ve eğitim yasasındaki 4+4+4 düzenlemeyle başlamış, resmi bayramlarda ritüellerin değiştirilmesi, Suriye iç savaşına müdahaleler, Türk-İslamcı ve çifte standartçı söylemlerin yoğunlaşması ile devam etmişti.

Direnişin ön günlerinde hükümetin peş peşe 4 yeni uygulaması bardağı taşıran son damlaları oluşturmuştu: Biri, Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs gösterilerine kapatılması ve İstanbul’da sıkıyönetim dönemlerini andıran yasakların uygulanmasıydı.  İkincisi, İslam’ın Sünni-Hanefi geleneğinde “Haram hükmünde mekruh” sayılan sigaranın kamusal alanda yasaklamasından sonra, trafik kazalarını bahane ederek alkol satışını ve içilmesini sınırlayan mekan yasaklarıydı. Üçüncüsü, Taksim Gezi Parkı’nı kaldırma ve eski Topçu Kışlası modelinde AVM yapma kararıydı. Dördüncüsü, 3.Boğaz Köprüsü’nün adını “Yavuz Sultan Selim” koyarak Türkiye’de yaşayan milyonlarca Alevi’nin rencide edilmesiydi.

Direnişin ortaya çıkış nedenleri, gelişme seyri ve öne çıkan sloganları, onun politik düzeyinin bir göstergesi olmuştu. Çevreciler tarafından başlatılan direnişe toplumun değişik kesimlerinin katılımı, kitleye homojen olmayan bir yapı kazandırdı. Direnişin çapı geliştikçe içeriği de politikleşerek etnik, kültürel, dinsel, ideolojik ve siyasal tepkileri yansıttı. Sivil itaatsizlik yöntemleriyle yapılan sokak eylemlerinin temel dinamiğini ise demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi oluşturdu. Ancak direniş, işçi ve emekçi sınıfların işyerlerinde ve fabrikalarda, öğrencilerin üniversitelerde boykot ve grevleriyle desteklenmedi. Direniş, içki yasağına, eğitim sistemine, çevrenin tahribine, anti-demokratik uygulamalara karşı kitlelerin tepkisi halini alırken, “Hükümet İstifa” ve “Kahrolsun faşizm” gibi politik sloganlar ön plana çıktı. Apolitik kitle tarafından da bilinçsizce benimsenen bu iki slogan gerçekte ulusalcıların politik hedeflerini yansıtıyordu.

Direnişçilerin ortak paydası, kentin talan edilmesine karşı kente sahip çıkma ve katılımcı demokrasi talebiydi. Ekolojik tepkinin niteliği her kesim tarafından farklı algılansa da direniş herkesin kendisini ifade edebileceği bir ortam yaratarak çok renkliliği öne çıkarttı. Bu durum, öncelikle son yıllarda kapitalizmin barbarlığına karşı gelişen küresel bir mücadele halini alan ekolojik hareketin niteliğini ve Türkiye’ye yansımalarını göstermesi bakımından önemliydi. İkinci olarak da, hareketin kitleselleşmesini sağlayan bu ortak payda göz ardı edildikçe eksen kaymasının başlaması ve bunun da direnişin geleceğini etkilemesiydi. Taksim Dayanışması’nın kamuoyuna deklare ettiği 4 maddelik talepler, direnişe katılan tüm unsurlar tarafından içselleştirilip ortak bir payda haline getirilebilseydi, direniş mevzii daha uzun süre korunabilirdi.

Eylemlere katılanlar daha çok kentin küçük burjuvazi ve orta sınıf katmanları, kulüp taraftarları ile barikatların en önünde mücadele eden sol ve sosyalist kesimler oldu. Bu nedenle sokaklarda Kemalist sloganlar ile eşitlik, özgürlük, devrim ve demokrasi sloganları birbirine karıştı. “Her yer taksim, her yer direniş” sloganı ise Türkiye’nin dört bir yanında yankılandı. Bu bağlamda sadece İstanbul’da değil, Ankara’da, İzmir’de, Hatay’da, Eskişehir’de, Bursa’da, Adana’da, Mersin’de, Antalya’da, Diyarbakır’da vb birçok yerde meydanlara çıkıldı. Direnişin çapı genişledikçe içeriği de politikleşerek etnik, kültürel, dinsel, ideolojik ve siyasal tepkileri yansıttı. Sivil itaatsizlik yöntemleriyle yapılan sokak eylemlerinin temel dinamiğini demokrasi mücadelesi oluşturdu.

Direniş sürecince barikatların en önünde devrimci, demokrat ve sosyalist gençlerin olması direnişin dinamiğini yansıtıyordu. Kültür Sarayı’nın ön cephesindeki afişlerde yansıyan görüntü ise, sol ve sosyalist hareketin 1979’da İzmir’de yapılan 1 Mayıs gösterilerinde Konak Meydanı’na bakan binadaki görüntünün bir benzeriydi. 34 yıl sonra aynı görüntülerin olması, sol ve sosyalist hareketin bölünmüşlüğünün ve parçalanmışlığının hala devam ettiğinin bir resmiydi. Başka bir deyişle sol ve sosyalist güçlerin birlikte mücadele, güç ve eylem birlikleri konusunda fazla bir yol almadığının göstergesiydi.

Taksim Direnişi sırasında ve sonrasında bu kitlesel eylemden kendilerine pay çıkartanlar, kendi siyasal ve örgütsel amaçları doğrultusunda kullananlar, direnişi iyice abartarak “Kurucu meclis” talep edenler, “Demokratik devrim programını” duvarlara asanlar, “Kurtarılmış alanlar” yaratmaya çalışanlar, kısacası bu direnişten parsa toplamak isteyenler oldu. Hala direnişin adını ve tarihini kullanarak siyasette kendilerine yeni yol ve yöntem arayışına girenler var. Böyle giderse yıldönümlerinde günah çıkarma şeklinde yapılan küçük gösterilerle bu direniş de öncekilerde olduğu gibi kısa zamanda unutulup gidecek. Bu nedenle hafızalarda hala canlılığını koruyan bu direnişi menkıbeleştirmekten kaçınmak, şu ya da bu şekilde yaşanılan siyasal ve toplumsal gerçeklerden gerekli dersler çıkarmak geleceğin kazanımı bakımından önem kazanmaktadır.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları