Sürgün…

Kadın dağınık tıpkı odalar gibi, tıpkı pazar tezgâhları gibi. Erkek karışık. Tıpkı masada duran faturalar gibi, derste aklı oyunda kalan çocuklar gibi.

Mutluluk; neydi?
Bilinmezliklere yelken açıp kendini keşfetmek mi? Yoksa sıradan hayatında olana razı olup elindekiyle yetinmek mi?
Acının varlığını bilmek miydi, mutluluğu değerli kılan.

Ne kadar düşüp yeniden kalkmak gerekiyordu? Her şeye, herkese rağmen eyvallahsız bir yaşam için. Hayatımızı anlamlı kılan duygu neydi?
Adını koyamadığımız boşlukların bir adı olmalıydı.

Kadın aynanın karşısında yorgun, bitkin yüzünü canlandırmak için en can alıcı renkleri seçerken, adam kirli sakallarına şekil vermek için uğraşıyordu.

Ve Aynalar.
Asla bize yalan söyleyemeyen aynalar gerçeği bir tokat gibi yüzlerine çarpıyordu.
Mutsuz sun, yorgunsun, bitkinsin diyordu.
Oysa onlar inadına ellerindeki maskeyi yüzlerine geçirmek için uğraşıyorlardı.
Çünkü zamanın çarkı acımasızca çalışıyordu.

Unutuluyordu her şey.
Eskiyordu. Ve duyguları yeniden canlandırmak, yeniden almak, hayata yeniden akmak öyle kolay olmuyordu.
İnsanlar bu denli yorgunken güzel şeylere kolay sıra gelmiyordu.

Zamanın hastalığı zamansızlık herkesin yakasına bir virüs gibi yapışıyordu.
Adamın fırsatı belki arkadaşlarıyla bir maç izlemeye, kadının fırsatı bir iki dostluyla çay eşliğinde dert anlatmaya yetiyordu.
Aynı evde olup, herkesten uzak ikili ilişkiler başlamıştı.

Anlaşmazlıklarımız ise aynı evde olup el olmakla başlıyordu.
Kavgalarımızın yerini derin sessizlikler alınca içimizdeki göçler başlardı.

Herkes heybesine isteklerini, yalnızlığını, kimsesizliğini koyunca adı yalnızlık oldu.
Geleceğe dair umutlar kurmak yerine, birkaç dost eşliğinde konuşulan sadece geçmişteki güzel anları hatırlamak oldu.
Sürgün kaçınılmazdı.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları