STK ve devlet ilişkisi; STK’larda patronaj

Demokrasinin en önemli göstergelerinden birisi devletin tahakküm alanının dışında varolan, kişinin
temel hak ve özgürlüklerini rahat bir biçimde kullanma olanağına sahip olduğu ve aynı zamanda da yine aynı devlet tarafından korunmakta olan sivil bir alanın varlığıdır.

Tarihsel kökenlerini Aristoteles’e kadar götürebileceğimiz bu sivil alanı diğer adıyla sivil toplumu kısaca, “devlet denetimi ve baskısının ulaşamadığı veya belirleyici olamadığı toplumsal etkinlikler” şeklinde tanımlamak mümkündür.

Bu sivil alanın örgütlenme şekli Sivil Toplum Kuruluşlarıdır.

Türkiye ‘de sivil toplum kuruluşları (STK) ların en büyük sorunlarından biri şüphesiz patronaj sorunudur.

Bu nedir diyen arkadaşlarım varsa şöyle ifade edeyim…

Batı toplumlarında bireyselcilik halihazırda bizim toplumlarımızdan daha fazla oturmuş olduğundan, Doğu ülkelerinde STK’lar görevlerini yaparken aynı Türkiye’nin toplumsal yapısında olduğu gibi “ biz” duygusuna dayalı “ cemaat” yapılanması önemini korumaktadır.

Temel problemimiz, değişen dünya şartlarını algılamakta güçlük
çekmemiz, “sanayi devrimi”ni kaçırmamız, dolayısıyla toplumsal, ekonomik ve kültürel yapı dönüşümünde gecikmemizdir. Aynı zamanda bu çağdaş anlamda sivil toplumun
gelişmesine de ket vurmuştur.

Batı Avrupa’daki sivil toplumun temelinde önemli yeri olan burjuvazi, gerek Osmanlı toplumunda, gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nde gelişememiştir. Devlet eliyle yaratılmak istenen burjuva sınıfı da, yapay kalmıştır.

Niceliksel olarak kentlerde yaşayanlar artmakta, ancak “kent
kültürü” ve “ kentlileşme” oluşamamaktadır.
Doğal sonucu olarak da Sivil toplum yapılanması patronajdan yani himayecilikten öteye gitmemektedir…

Oysa sivil toplum kuruluşları Devlet karşıtı olarak ifade edilemeseler de, devletin bir parçası da değillerdir.
Yani Devlet için çalışmazlar.
Sivil Toplumun çıkarı için çalışırlar.

Tarım Toplumunun davranış biçimi olan patronaj sistemi, büyük kente göç ile ailesel korumacılık şekline dönüşmüştür.
Bir anlamda bireyi ve haklarını koruması gereken devlet ve aile olarak belirlenmiştir. Bu yaklaşımın üzerine kurulan STK’lar bir hizmet oluşumu olmaktan ve devlete karşı yaptırım oluşturmaktan çok devletin eksiğini kapatan ya da devletin hizmetinde bir hal almışlardır.

Oysa STK’lar “Sivil Toplum” oluşumlarıdır. Siyasal partilerin kendi içlerinde demokrasinin olmayışı yanında, enflasyon, işsizlik, rüşvet ve yolsuzluk gibi toplumsal hastalıklara çözüm
bulunamaması, devlet ve hükümetin artık ayrılmaz olması, siyasi parti patronajı gibi nedenlerle çoğu zaman beklentiler STK’lar yolu ile çözülmeye çalışılmaktadır. Ve bunu yapan STK’larda aynı patronaj hatasına düşüp halka hizmeti kendine hizmetle karıştırmaktadır.

“Şikayetlerimizi resmi makamlara iletmenin hiçbir yararı yok, çünkü resmi makamlar vatandaşların problemlerine gereken ilgiyi göstermiyorlar” şiarından yola çıkarak kendi çözümünü bulmaya çalışan STK’lar asıl çözümün devleti “uyarmak” olduğunu atlayıp “devletçilik” oynayarak doğu sentezi yeni bir sivil toplum yapılanması yaratmışlardır.
Bunun sonucu olarak; gelişen sivil toplum örgütleri de, “biz” ve “öteki” ayrımı temelinde, farklılıkların birliğini değil farklılıkların bir birini yok saymasını beslemektedir.

Oysa bu alan baskıdan muaf ve ve gönüllülük esasına
göre bireylerin rasyonel bir biçimde eylemde bulundukları bir alandır. Bu alanın “Devlet” ile ilişkisi devlet için çalışmak olamaz, devletin sağladığı güvenlik alanında “halk” için çalışmak olabilir…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları