Soyunsak çırılçıplak…

Neden böyleyiz? Gerek toplumsal, gerek bireysel “neden böyleyiz” diye düşünmeye başladığımızda; neden öfkeliyiz, cahiliz, algılayamıyoruz, duyarsızız gibi bir yığın soru, cevaplarını aramak yerine daha çok son şekilde gördüğümüz görüntüyü yargılamak üzere kafamızda dönüp durur…

Kişiyi dolayısıyla toplumu, iyi-kötü, güzel-çirkin, ahlaklı-ahlaksız, duyarlı-duyarsız diye yargılamaktan kurtulup; bu etkilerin temel sebeplerini anlamaya çalışmadığımız sürece bütün bu soruların soru olmaktan öteye geçemeyeceği kesin…

Örnekse; yavru köpekten bile korktuğunu söyleyen birine, “ne saçmalık, korkulur mu hiç, küçücük şey sana nasıl zarar verebilir ki” demek yerine kişinin neden korktuğunu anlatmasına izin verirsek olay yargılamaktan çıkıp insani diyaloglar içinde kendine yer edinebilir… Peki nedir aslında bizi anlamaya çalışmaktan çok yargılamaya götüren sebepler? Nedir ahlak dediğimiz? İyi dediğimiz? Ahlaksız diye yaftaladığımız? Kötü diye kapı dışarı ediverdiğimiz?

Mesela seks deyince neden varoluşsal gerçeğimiz, tutku dışında ayıp, günah gibi kavramlar aklımıza gelir? Üstelik hepimiz leylekler tarafından getirilmediğimizi biliyorken…

Algı… Birbirimizi hayatın neresine koyacağımız konusunda son derece etkili. Oysa bilsek ki dünyada iyi ve kötü diye kategorize ettiklerimiz ayrı ayrı değil, iç içe geçmiş realiteler… Oysa bilsek ki her insan kendi dünyasının hem gerçek hem de hayali kahramanı, hem başrol oyuncusu, hem yardımcı oyuncusu…

Bilsek hayatın “ben”den ibaret olmadığını, ben’in oluşturduğu “biz” ile renklenip güçlendiğini… “Aman bunlar bilmediğimiz şeyler değil” dediğinizi duyar gibiyim. Peki neden bildiğimiz gibi davranmıyoruz o zaman gibi davranmıyoruz o zaman? Neden farklı kavramlarımızın anlamları? Aynı mı olmalıydı? Aynı olmak hayatımızı kolaylaştırır mıydı? Kolay fakat anlamsız bir hayat içinde mi bulurduk kendimizi?

Sık sık soyunmak gerek… Bırakalım soyunsun düşüncelerimiz kalıplardan, bırakalım öğretiler terketsinler bizi… Herşey ama herşey, bildiğimiz ve bildiğimizi sandığımız herşey… Soyundukça yeniden ve tertemiz giyinebildiğimizi görene kadar…

Hani demiş ya Adnan Yücel;

…yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık,
ey herşey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Bilsek, öfkemizi ve sevgimizi bastırmak zorunda olmadığımızı. Öfkemizin hakaretler ve bedensel zarar verme eylemlerinden uzakta da ifade edilebileceğini…

Sevgimizin sahiplenmek, sıkıştırmak, sorgulamak demek olmadığını… Soyunsak çırılçıplak, ilk insanlar gibi, sonra dilimizi giyinsek. Giyinsek bildiğimizden çok ötelerde yaşayan kelimeleri de ekleyerek… Kavgalarımız Aşk ile giyinene dek…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: