Siyahtı tenimiz, Işıl ışıldı vakitler…

Vakitlerden bir vakit, İstanbul’un meşhur Beyoğlu ilçesinin arka sokaklarından Tarlabaşı’nda yiyeninde yemeyeninde bir olduğu, varlığın yokluğa, yokluğun varlığa dönüştüğü yer altı sokaklarından birinde… karakoldan aşağıda, mekansızların işgal mekanlarından yukarıda, işte pavyonun tam ötesinde, emlakçının az üzerinde bir binada… üniversiteliler ile sivil toplum aktivisti denilen yeni jenerasyonun kurduğu, kurupta işlettiği bir binada, yoksun ve düşkünlerle sanat atölyeleri, destekleyici programlar yapılır, “dayanışma” çabasında zaman geçirilirdi.

Vaktin öyle olduğu bir vakitte binanın kapısı çalındı, içeri elinde çantası ile esmer, hatta esmerden daha da esmer orta yaşlı bir erkek girdi…

Adı Mustafa Olpak idi, az çekingen, bakışlarından belli zor güvenen bir abimizdi. İzmir’den geldim dedi, ben Afro Türk’üm… Literatürde Tarlabaşı sokalarına sığınmış, Arfo Amerikan yahut doğrudan Afrika göçmenli evsizleri ve işsizleri bilen bizler için Afro Türk ilginç bir kavramdı. Anlamadık evvel, anlamaya çalıştık sonra… “Ege de yaşıyoruz biz çoğunlukla” dedi, “atalarımız Osmanlı döneminde Afrika’nın çeşitli yerlerinden köle olarak getirilip köle pazarlarında satılanlar … Kenya, Sudan, Mısır, Etopya, Senegal başta olmak üzere her diyardan siyah derililer getirilmiş, bir kısmı İstanbul’da bir kısmı İzmir’de satışa sunulmuş ailelerdeniz”

Yaşamın ilginç buluşturmalarından biri idi Mustafa Abi, fazla vakti yoldu, birlikte çıktık Tarlabaşı Toplum Merkezinden, yol boyunca sohbete daldık; “bir kitabım var hayatımı yazdığım” dedi. Önce inanamadım, gidelim sana bir tane alalım hediyem olsun dedi, Beyoğunda kitapevine doğru yol alırken, Mustafa abi kendi hikayesini anlattı kısmen…

“Kenyadan gelmiş bizimkiler, büyük annem Girit adasında bir beye satılmış, Cumhuriyeti orda karşılamış, sonra çocukları olan annem ile birlikte binlerce köle, cumhuriyetin ilanı ile serbest bırakılmış, kimliklendirilmiş… fakat bizimkiler köle olduklarından hiçlik sahibi… fakirlik içinde uzun yollar boyunca ya açlıktan ya hastalıktan pek çoğu ölmüş, kalanlarda işte ben de dahil belimizi doğrultamayan fakir insanlar olarak yaşamışız” dedi…

Kitapevine vardığımızda Mustafa abinin anlattıklarının ne kadarına inanmam gerektiğini bilmiyordum. Açıkçası Türkiye’de kayıp kimlikler, etnik çözülmeler, soykırım ve sürgünler derken o kadar çok hikayenin merkezinde dolanıyordum ki buna rağmen hiç duymadığım bu gerçeklik şaşırtmıştı beni…

Mustafa abi kitabı ile geldi, “Köle Kıyısından İnsan Biyografileri Kenya – Girit – İstanbul”, üzerine minik bir not düştü, “başlayan ve bitmeyecek bir dostluğun ilk adımları”… işte o gün başladı Mustafa abi dostluğun ilk adımları… vedalaştı, ayrıldık, bir daha görüşmek üzere mola verdik…

Kitabı okudum bir solukta evde, biraz kendi biraz ailesi biraz onlarca köle kökenli Afrikalı’nın hikayesi… Gözlerim sürekli ağlamaklı, aklıma gelen her anında ağladığım bir yaşam hikayesinin peşinden İzmir’e gittim… Mustafa abi’nin çantasında taşıdığı mekansız derneğini ziyarete… Arkadaşından aldığı reno 11 model hurdaya evrilmiş araba ile İzmir ve civarında ki Afro Türkleri ziyaret etmeye başladık birlikte, bir evden diğerine giderken kendi hikayesi anlattı yol boyunca… “Evliydim, beyazdı eşim bende kendimi esmer zannederdim. Mermer atölyesinde mermer ustasıydım, taş işlerdim, onları zımparalar, düzler, şekillendirirdim…  O vakitler anlamazdım “arap bacının camndan bakma” hikayesini… arap olmak zoruma giderdi, bende sizdenim az daha esmerim derdim… Birgün atölyede beyaz bir mermer taşı zımparalarken yüzümü taşın tozu kapladı… Eşimin boşanma isteğini düşünüyor ağlıyordum… Zaten çocukluğumdan kaderimiz bozuktu, babasızdım, annem fakir nerdeyse çoğumuz işsizdik… Annem kim olduğumuzdan hç bahsetmezdi, neden fazla esmer olduğumuzu idrak edemezdik… Zımparasını yaptığım mermerin tozları içinde ağlamaya başladım… Tutamıyordum kendimi, lavaboya gidip yüzümü yıkamak istedim, aynanın karşısına geçtiğimde yüzümün mermer tozu ile bembeyaz olduğunu, tozun arasından süzülen gözyaşlarımdan açılan yerlerin ise aslında esmer değil, siyahi olduğunu fark ettim… Bir avuç su alıp yüzüme çarptım, mermer tozundan açılan yüzüm gittikçe siyahi tonu ile karşıma çıkıyordu… Kendimle karşılaştım… Siyah mustafa ile, hiçbir zaman beyaz olmayan hatta esmer bile olamayan siyah mustafa ile… Aralıksız ağladım”

Mustafa abi sözlerini bitirdiğinde sarsıla sarsıla ilerleyen arabanın içinde hüngür hüngür ağladığımı fark ettim… aslında birlikte ağlıyorduk… Sanki yüzündeki renkleri bir bir gören bendim, sanki kendimi keşfimdi onda açığa çıkan Afrikalılık… Ortaktı hikayenin pek çok yeri renklerimiz hariç… lakin dememişmiydi şair “kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım Afrikalıyım…”

Bir köye vardık, nerdeyse çoğunluğun Afro türk olduğu İzmirde bir köy… Çay molası verildi bir kahvede ve binlerce yıllık Afrika geleneği olan gizliden gizliye kendi aralarında devam eden Mayıs ayı “Dana bayramı/festivali” organizasyonuna denk geldik. Mustafa abi bir ilke soyunmuş, Ege’de bildiği ulaştığı tüm Afro Türkleri bir araya getirecek geleneksel festivallerinin gerçekleşmesine niyetlenmişti… O yıl Mustafa abinin etrafında ona dostluk yapmak üzere kenetlenen bir avuç insan ile birlikte İzmir’de Afro türklerin buluşması gerçekleşti. Bir ormanda birbirinden farklı yerlerden geldikleri lakin aslında aynı anadan doğdukları (arfika toprakları) belli olan insanlar nesillerinin izlerini sürerek buluştular.

Bir vakit ikinci evliliğine hazırlandığını söyledi, İzmir ziyaretimde eşi Güler ile tanıştım, görme engelli Güler için Mustafa Abi göz, Mustafa abi için Güler yaşama sevinci, aşkın en yüce tecellisi olmuştu. Mutluydular, mutluyduk…

Derken seneler geçti, Mustafa abi nerde bir afro türk var peşinden gitti, buldu buluştu, onları aşikar etti. Burdur civarında birlikte yaptığımız bir gezide köle mezarlığı tabelalı, isimsiz mezarlardan oluşan bir yere denk geldik. Arabayı durdurdu Mustafa abi… “bak dedi belgin, toplu mezarımızda varmış… varmışta kim kimmiş bilinmezmiş… kimsenin adı yok, kölelerin sanı yok… adsız ölüm ne acı…

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz değerli dost Mustafa abi, ölümü ile adsız köle akrabalarının hepsine birden bir isim vererek gitti. Mustafa abi siyahi isimsizliğin ismi olmuş, adsız gömülen akrabalarının adı sanı olmuştu. Cenazesi kalabalık, şanı büyüktü. Türkiye’de hemen her yerde Osmanlı döneminde köle ticareti ve sonuçlarının aşikar olmasını, konuşulmasını, bu gerçekliğe dikkat edilmesini sağladı… Biz siyahız ya derdi, siyah olduğumuz için görünmüyoruz, ben görünür kılıcam Belgin… bilecekler ve vicdanlarında bizi de düşünmek zorunda kalacaklar dedi… ve görünerek gitti…

eksildik, yine eksik kaldık bir gidiş ile… yoksunluğun içinde vicdanı öğrendiğimiz abimiz … adım adım ilerleyen dostluğumuz her alemde her vakitte birlikte…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: