Sevmesini öğren, sevişirsin…

Son zamanlarda yaşadıklarım uzaktan, araya mesafe koyarak hayatı izlemeye itti beni. Bu sefer ki epey sağlam bir izlemeydi itiraf edeyim. Hayatımın dışında gelişen yaşamların neresine dahil olduğumu, dahil olmak isteyip istemediğimi, nerede durmam, nerede devam etmem gerektiğini anladım bu filmde. Durmak, devam etmek derken, son vermek, görmezden gelmekten bahsetmiyorum. Hayatın neresinde durduğuma baktım uzunca, benim dışımda gelişen yaşamlara baktıkça…

Kadınlar gördüm, güçlü, zengin, mücadeleci, zarif, kıskanç, utangaç, naif, hırçın… Hepsini aynı kadında da gördüm, bazı bazı barındıran kadınları da…

Adamlar gördüm. Sadece giyinmiş maço, ağır, duygusuz bırakılmış, sevgisiz, aç… “Erkeklik” öyle yüklenmiş ki omuzlarına, sevişmekten bihaber… Sevgiyle sevişmek…

Burada sanırım “sevişmek” kökeninde “sevgi” sözcüğünün de kökeninden gelen “sev” i içerdiğinden, “sevişmeye” hep sevgisiz olmaz algısı yüklemişiz biz… Yani sevgisiz sevişmeler de var. Sadece haz içeren, merak içeren, “an” içeren. Yani orgazmın biraz öncesi, yani çiftleşme anının dışındaki “dokunmak”tan bahsediyorum “sevişmek” derken. Sevgisiz de olabileninden…

Konumuza dönersek, asıl mesele “sevgisiz” oluşumuz zaten. Bu “sevişmenin” çok daha ötesinde… Yani suçlamamıza, yani yargılamamıza, yani kıskanmamıza, yani baskılamamıza sebep olan, kendimizi sevmeden hep birinin bizi sevmesini beklemek…

“Hadi canım, ne ilgisi var, ben kendimi seviyorum, sağlığıma dikkat ediyorum vs. vs.” dediğinizi duyar gibiyim. O zaman sevdiğimizi söylediğimiz birinin sadece ve sadece hayatında tek sevdiği insan olmak mücadelemiz niye? Niye kıskançlığımız? Niye hırçınlığımız? Niye o zaman “ben yokum hayatında” deyip gitmelerimiz?

Bir kadın olarak günün 12 saati yaşayabileceğimiz cinsel güdülerimiz varken, niye bir erkeğin 1 saat, hadi 2 saat aktif geçirebildiği cinselliğinin peşinde koşuyoruz?

Sadece “onun” bedenini ilgilendiren konular üzerinde niye bu kadar duruyoruz?

Söz gelimi, sevgilimiz bizim dışımızdaki birine “vay ne güzel kadınmış” ya da “vay be ne yakışıklı adam” dedi. Bundan niye rahatsızlık duyuyoruz? Başka birinin “güzel” ya da “yakışıklı” olması; bizim artık “güzel” ya da “yakışıklı” olmadığımızı mı gösterir? Yoksa “ulan adam/adın başkalarını beğenmeye başladı, elimden gidiyor” korkusu mu bu?

Sevgi korkusuzdur. Sevgi sonsuzluktur. Sevgi özümsemektir. Gerçekten sevgi dolu olsaydık, o kadına güzel, o adama yakışıklı diyen hayatımızdaki kişiyle gurur duyuyor, aldatılmışlık duygusuna kapılmazdık.

“Her şey kendini sevmekle başlar” cümlesinin hakkını vermek budur. Zorunda değiliz elbette hakkını vermekte. Ama hakikatte bunu başarıp, kalp yoluyla sevişebilsek ne de güzel olurdu. Sevgi dilenmeyi değil de, sevgiyi yaşayabilmeyi başarabilsek…

Yaşamı daraltıp zindan etmeyi, kısıtlamalar koyarak sevdiğimiz insanı “hayatımızda görmek istediğimiz insan” olarak değiştirmeye çalışmasak, sonra da o insan beklediğimiz insan olmayınca yüklenmesek… Sevi zaten yürekten yüreğe, sonra bedene, sonra evrene yayılan en mükemmel eylem. Yüreğimizden yüreğine sevginin yayılmasına izin versek zaten hayat bize sevgiyle gelecek…

Ne verirsek onu alırız. “Almak” burada “amaç” olmamalı elbette. Sevgi verirsen sevgi alırsın, korkarsan korktuğun sana döner. Hepsi bu… Sevgi yoksa yoktur, baskıyla, “andan yararlanmayla” var edilemez… Kimsenin bir şeyi olmak zorunda değiliz, sevginin kendisi olabilsek yeter…

Bu sayede aldatan, aldatılan, namuslu, namussuz, maço, güzel kadın, zengin kadın kavramlarından kurtulup; dünyaya ve topluma faydalı eylemlere yönelebiliriz belki de…

Tamam, tamam kabustu bütün bunlar, hadi uykumuza devam edelim kaldığımız yerden… Seçim bizim, herkes kendi yüreğinden, kendi bedeninden sorumludur deyip sevmeye devam etmeyi ve sevgiyi karşılamayı kucaklamayı mı istiyoruz; yoksa esir olmayı, esir almayı mı

Bunları da beğenebilirsin