Şengal dağının gelinine mektup…

Derdi bitmez dertli gelin, hayallerin vardı Meleke Tavus’tan istediğin, her sabah uyandığında önce konu komşuya akrabaya, ardından fakire fukaraya ve ardından açıkta olan kurda kuşa ve ardından kalırsa bana nasibini eksik etme dediğin…

Yetmiş iki sefer görüpte bildiğin, bilipte ağıdını yaktığın acıların vardı, Yaradana yakardığın…

Olmasın dediğin, zulum gelipte bulmasın…

Ateşgahların vardı, dağın eteklerine çıkan yolun sağında solunda, kutsal bildiğin mekanların vardı dört bir yanında, baharda çiçeklenen…

Bir de seni sen yapan değerlerin vardı, merak edene sessizce anlattığın, sessiz ve mağrur ve turabi bir dilden…

Sultanların vardı, vakti zamanında dağın hudutlarını koruyan, gerektiğinde dosta dost olan, bir uctan bir uca talipleri ile at koşan…

Bir de her akla gelindiğinde, vurulup döküldüğün hikayelerin vardı, hani paşaların “kafir” avına çıkma vakitlerinden kalan.

O vakitlerden birinde, kara kaplı bayrakları ile geldiklerinde “73. Ferman” dedin zamansız başladı yine…

Kardeşinden ayırana, seni düşkün edene biriktirmediğin kininle, dünyanın görmediği bir zulme maruz kaldın, sen kaldın kızların evlatların kaldı…

Oğulların öldürüldü, kadınların satıldı şehvetin ve şiddetin hoyratlığında, sana sürdüler çapsız ruhlarını,
Allah dediler senin de yakardığın, bir tek dediler, birliğine nefs olduğun…

Ve izleyenler, yanıbaşında seni izleyenler, günde üç vakit dua ile yazgılarına yakardıkların, sınır komşuların herşey olup biterken seyretmedi sadece, onayladılar birde…

Ah Şengal dağının gelini, sana kardeşlerinden el geldi, yardıma koşanın oldu… Gençler dağının eteklerinde, halkın için patika yollarını kolidor edip, evlatlarını kendileri ile birlikte götürdüler…

Şuursuz vakitlerdi, sen yaşadın, herkes gördü köle pazarında üç beş kuruşa kızlarının satılışını… Giden sevgiliye kesipte bağladığın saçını herkes izledi, en iyi fotoğraf oldu kızlarının aşkı dünya basınında, sergilerde iz sürenlerin gözlerine keyif verdi, sorgulayanların yüreklerine acı…

Sen en eskinin taşıyıcısıydın ürktükleri, yerlisiydin Mezopotamya’nın, kulaktan kulağa sırra taşınmış hikayeler, senden yayılırdı…

Yitirilmiş, uykuya dalmış tanrıların sessizliğinde kurban edildin…

Ninova’ya komşuydu mekanın, seninle birlikte kutsalın mirasını Britanya’ya, evladını toprağa gönderdiler…

Kaç erkeğin kokuşmuş nefsi aktı üzerine bilinmez… Ahh o kardeşlerin olmasaydı bilinmezdi zulmun seferi daha kaç vakit sürer…

Şengal dağının gelini, şimdilerde topraklarını, karanlıkta ateşgahlarının kudreti aydınlatmıyor. Şimdilerde dumansız ateşin topları düşüyor sağına soluna, can alıyor, can yakıyor… Kendine ait olmayana göz dikiyor karanlık… Meleke Tavus sessiz kalıyor, oysa o 366 devir görendi, bu zulme neden izin veriyor…

Rabb’ına yakaran Yunus’tu ki o Ninava halkına Rabb’ın sözünü taşıyan, o vakitlerden bilinirdi yoldan çıkan…

Şengal dağının gelini şimdilerde paşalar yeni yollar arar, bu kez Bağdat’tan değil, Diyarbakır’dan değil kendi bağrından çıkar balı acı eyleyen, kendine ait olmayanı kendine hak bilen…

Söyle ki ona her vakit ölenlerin ardından yaktığın dua ile bir kez daha;

“Bağışlayan ve merhamet sahibi olan temiz Yezda’nın adıyla
Ey Ademin oğlu, fakir insan, bu dünya bir dinlenme yeridir
gece rüzgarları gibidir, ağaçların gölgesi gibidir
Hükmeden Süleyman nerede? Adını duyuran Belkıs nerede?
Sen de iyiydin, onlar da; dünyayı terk etti
Peygamberlerin Süleyman’ı nerede? Sarı altınların sahibesi Belkıs nerede?
sen iyiydin, onlar da; toprak ve taşların altına girdiler
Adem oğlu bu dünyayı tamah etme, altın ve malı toplama
Dünya Allah Resul’üne kalmadı, Bu dünya Dervişin yeridir
sana ağlayanların hepsi gider, Hiç kimse kibirle ileriye gitmez…”*

*Celadet bedirhan Ezidi Duaları Türkçe Çevirisi

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları