Demirtaş öyküler yazmaya başlamışken: Edebiyatçılar Dünyayı Değiştirebilir mi?

Pencerenin kapalı olması odasına kömür kokularının sızmasına engel olmuyordu. Burnunu mendili ile kapattı. Bu defa da dışarıdan gelen seslerden rahatsız oluyordu.

Sesler: Gecenin ikisinde yorgun argın evlerine dönen işçilerin, yarı uykulu fabrikalara giden emekçilerin sesleri. Kömür kokusundan ve iliklerine kadar sömürülmüş insan devinimlerinden nefret ediyordu. Seslerden ve kokulardan kurtulmak için yazmaya devam etti. Hem durup dinlenecek zaman mıydı? Gaz lambasında yanan her bir atomunun hakkını vererek çalışıyordu. Camlar kırılmalı; karanlık, çirkin, sömürgen dünya baştan sona değişmeliydi. Ayağa kalktı. Sakalları ile oynayıp düşünerek odanın içinde bir tur attı. İşte o an aklına hepimizin yaşamlarından bir şeyleri değiştirecek olan o söz geldi.

‘Bu’dedi’içinden. işte bu…’sol yumruğunu istem dışı masaya vurdu. Masadan düşündüğünden fazla ses çıkmıştı. Eşinin ve çocuklarının sesten ürküp uyanabileceklerini düşündü. Yo kimse uyanmamıştı. Ama uyandırmak lazımdı. Yumruğunu çelik bir örse dönüştürmek, kelimeleri ile dünyanın merkezini dövmek, depremler yaratmak, ezilenleri, sömürülenleri tümden uyandırmak. Sandalyesini tahta zemine sürmemeye dikkat ederek kendine doğru çekti. Sessizce oturdu. Kalemini çarpmanın etkisi ile masa örtüsünü leke içinde bırakan mürekkep hokkasına batırdı. Ve dünyayı değiştirecek kitaplarının muştucusu olan o aforizmayı yazdı:

“Filozoflar şimdiye değin dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar; oysa asıl sorun onu değiştirmektir.” Karl Marx…

İskenderleri dünyanın öte yakasını buldurmaya gönderip, Sezarlara ülkeleri nasıl yöneteceklerini anlatan filozoflar o günden sonra orduların dümenlerini, meclislerin baş minderlerini kaptılar. Dünyayı değiştirmek için iktidarı doğrudan ellerine aldılar.

Felsefecinin mekanik düşünen bir tarafı vardır ya işte zamanla o yönleri devlet mekaniğine uyum sağladı. Çarklar iç içe geçince çoğu zaman gideni aratan bir ritmle dönmeye başladı. Sonrasını az çok biliyorsunuz işte; hala kömür kokusu içimize sızıyor, sömürü ise gırla…

Peki o gece Marx yerine ruhumuzun derinliklerine inebilen, insanlıkla; teoriler, tezler, antitezler yerine duygularla bağlantı kurabilen bir edebiyatçı yumruğunu masaya vursa ve defterlerine de;
Edebiyatçılar şimdiye değin evreni anlamaya ve insanlığa anlatmaya çalıştılar; oysa asıl sorun onu değişmektirmektir.’ diye yazsa ve tıpkı Marx gibi insan üstü bir mücadeleye tutuşup ardılları ile birlikte dünyayı, bir kitabı kurgular gibi inceden inceye kurgulayarak değiştirmeye çalışsaydılar ne olurdu?

Ya da şöyle soralım soruyu; diyelim ki muktedir bir politikacının yıllar yılı baskıladığı edebi yönü başkaldırdı. Politikacı donundan arınıp Dostoyevski kumaşından bir giyit kuşandı. Üstüne üstlük politik kariyerini bırakıp kütüphanelerde ömür tüketmek yerine sömürüsüz tahakkümsüz bir dünya için kurgularını sıvadı. Böyle bir durumda edebiyatçıların kurgulayıp yönettiği dünya nasıl bir yere dönüşürdü?

Selahattin Demirtaş hapishanede öyküler yazmaya başladığından beri kendi kendime bu soruları sormaktayım. Ne de olsa Marx’ın defterine; bundan böyle filozofların dünyayı değiştireceğini yazdığında çevresinde ona inanan bir avuçtan biraz fazla bir taraftar kitlesi vardı. Selahattin Demirtaş’ -her ne kadar hakları gasp edilmiş, milletvekilleri kendisi gibi içeri atılmış ve belediyelere el konulmuş olsa da- 59 milletvekili ile 106 belediyesi ve yurt içinde yurt dışında milyonlarca taraftarı olan bir hareketin lideri. Demirtaş edebiyatçı mı? Tartışılır. Kimin edebiyatçı olup ya da olmadığı hem zaten bu yazının derdi değil.

Varsayalım ki Marx değil de Demirtaş yumruğunu masaya vurdu. Ardından bizlere bundan böyle Edebiyatçıların dünyayı şekillendireceğini muştuladı. Malum, fikirler insanlığı ayrıştırır; duyguları ise birleştirir ya zamanla büyük bir edebiyatçıya dönüşüp doğruda yüreklere hitap edebilen Demirtaş da söylemleri ve yazdığı metinlerle hepimizi duygularımızın bam telinden yakaladı. Kısa sürede insanlık üzerinde sizin için en iyi edebiyatçı her kim ise onun kadar büyük etki yarattı. Kin ile örülmüş labirentleri Yaşar Kemal’in bin bir çiçekli bahçelerinde eritti. En azılı suçluları Raskolnikov’un vicdan bataklığında köreltti. Dolandırıcı, sahtekar ve faizcileri zararsız Oblomovlar haline getirdi. Kent insanlarına Marcovaldo gibi yeşilin izini sürdürttü. Ursula’nın dinginliğiyle sorunlara yaklaşıp herkesin kabul edeceği çözümler üretti. Ülkenin politik fay hatlarını insani olan hiçbir şeyin bizden uzak olmadığını, en kördüğüm sorunlarımızın dahi aslında bir uzlaşım yolunun olduğunu göstererek sönümlendirdi.Onca çabanın sonucunda Saramagonun ‘Görmek’ kitabındakine benzer içkin bir öngörünün bulaşıcı hastalık gibi yayılmasına ön ayak oldu. Velhasılı kelam her geçen gün biraz daha Orwell’in 1984’üne benzemeye başlayan hayatlarımızın dümenini, dilin gücü sayesinde ütopik bir dünyaya kırmayı başardı. Sonuçta çoğunluğun oyu ve onayı ile ülkenin ilk edebiyatçı Başbakanı hatta Cumhurbaşkanı oldu.

Olmaz demeyin. Oldu varsaydık. Hem asıl mesele bu da değil. Nede olsa tarihte ağzı iyi laf yaptığı için çoğunluğun desteği ile iktidara gelmiş lider mi yok. Elbette ki var. Meselemiz iktidar olduktan sonrası ile…

Edebiyatçı iktidarı ele geçirip muktedir olduktan sonra da Demirtaş’ın ince bir mizahla Cezaevi Mektup Okuma Komisyonuna yazdığı mektubun bir benzerini yine yazabilir mi? İşvereni olduğun insanlara “Siz nasıl bir meslek seçmişsiniz kendinize? Milletin mektuplarını okumak ne ya!” diyebilir mi? Tüm gardiyanlar, polisler,askerler hatta ve kayıt dışı silahlı personeller emirlerini beklerken bir başkan ne kadar barışçı ve uzlaştırıcı olabilir? “Milletin mektuplarını okumak ne ya! Kim bilir belki bunun için size bir de para veriyorlardır (Veriyorlarmış, ayda 2060 TL. Harca harca bitmez!)” dediği insanlara sırf nitelikli edebi eserleri okuyup halka sevdirsinler diye beş bin lira olan yoksulluk sınırının üzerinde bir maaş verebilir mi? Şimdi elini kolunu bağlayan Cezaevlerinin F tipine A tipine bakmadan yıkıp kötülükle; gardiyansız, kelepçesiz Alevilikteki düşkünlük benzeri yaptırımı olan edebi bir kelime ile baş edebilirler mi? Milletlere kol kola girip yürüye bildikten sonra hangi millete ait olduklarının ehemmiyeti olduğunu bellette bilir mi? Komşu devletlerle derin dostluklar kurup ülke menfaatlerini değil de gezegenin ve insanlığın menfaatlerini ön plana çıkarır mı? Emeğine yabancılaşmış halka üretim süreci ile halay çektirebilir mi? Zorunlu askerliği tamlayanı ve tamlananı ayrı ayrı ortadan kaldırıp ‘Eğitim’i eğilmek kökünden koparabilir mi? Yani iktidarın sorumluluğuna ve sarhoşluğuna aldırmadan dünyayı gerçekten değiştirebilir mi?

Dünyayı değiştirmeye talip olan felsefecilerin ardılları iktidara geldiklerinde yan çizdiklerini biliyoruz. Peki ya ben her ne kadar Demirtaş üzerinden dile getirsem de aslında edebiyat profesörü olan Marcos’un hareketlendirdiği Edebiyatçı-İsyancı-Politikacılar iyiliğin ve güzelliğin limanlarına taşıyabilirler mi?

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları