Sarhoş Atlar Zamanı

“Bizim oralarda at, bir ailenin geçim kaynağıdır… bizim oralar dediğim hani Türkiye’nin doğusu, Irak’ın batısı, İran’a komşu, Suriye ile yaralı topraklar… O topraklarda bir vakitler sınırları, doğa belirlerdi. Bir nehrin iki yakası yahut bir dağı ortadan ikiye bölen vadiler, doğal sınırlardı. Bir yerden diğerine giderken, keçilerin açmış oldukları patika yol izlenir, güvenli bilinirdi. O vakitlerden geriye atlarla taşınan yükler, mayınla döşeli yollar, tel örgülü sınırlar ve paylaşılamayan bir dünya kaldı. Ata yadigarı meslekler, sınırları geçmeye yeter sebep değildi artık…

Soğuk havalarda yola çıkmadan evvel, atların suyuna alkol koyardı büyükler… Kış vakitleri tipi olurdu; atların soğuk kapması, üşümesi, yolda kalması sahibi için de ölüm demekti… o yüzden yola çıkış vakitlerine sarhoş atlar zamanı derlerdi…

Yola çıktı yeniden yükleriyle kervanlar. Henüz üzerindeki demir zırhtan kurtulmadan toprak, yeniden çizilmek üzere sınırlar, yola çıktı kervanlar. Mayınlarla yerden, 40 kilo ağırlığında toplarla gökten yağanın kurbanıydı yola sürülen atlar. Derlerdi ki büyükler “Oysa Rab sadece sakınanların kurbanını kabul eder”… Dağların zivelerini kaybettiği, nehirlerin yolunu yitirdiği, doğanın sınırlarının aşılmaz olduğu zaman, herkes aynı krallığın farklı ülkelerine doğru yol aldı, kimi şerden, kimi hayr’dan iz sürerek…”

Atı Alan Üsküdar’ı geçti mi;
Toprak bölünüyor, toprağın aktörleri heyulalara kapılarak dünyanın şeklini değiştiriyor. Etnik, kültürel ve dinsel yönelimler eski argümanlarını geleceğe devrediyor. Türkiye Cumhuriyeti, toplumsal kimliğinde ki hali hazırda var olan bölünme endişesini, iki yüz yıllık geçmişine gönderme yaparak hayata geçiriyor. III Mahmut dönemi ve Tanzimat fermanı ile başayan “batılılaşma süreci”, dökülen onca kan, kesilen onca başa rağmen hiçbirşey olmamış gibi hesapsız sonlandırılıyor. Güçler ayrılığı ilkesi yerine, güçler birliği ilkesi savunuluyor. tarihsel bağlamda ise bu savunmayı, “baba – oğul – kutsal ruh” üçlemesi aslında Hristiyan ümmetinin işi, Müslüman ümmeti ise kutsal birden yana hareket etmeli denilerek, kitleler ikna ediliyor.

Tek lider, tek söylem ve tekliğe dair yukarıdan aşağıya kendisini yapılandıran tüm unsurlara, kutsal bir’in oluşumu deniliyor. Evet’i birleştiren yazınsal güç, geçmişin arketiplerinden, mitlerinden, rivayetlerinden geliyor. Kuran, İncil, Tevrat üzerinden kıyameti, kehanetler üzerinden geleceği yorumluyor evet’in danışmanları. Bunu her yerde, herkesle yapıyor. Bakkal amca Zülkarneyn’i konuşurken, marangoz Yecüc ve Mecüc’ün hikayesinden dem vuruyor.  Mehdi beklentisine karşılık, halifelik öne çıkarılıyor… Kutsal emanetlerin bulunduğu şanlı şehir İstanbul’un, 2023 yılına kadar, halife önderliğinde Sünni İslam ülkeleri birliği başkentine dönüştürülmesi planlanıyor. Evet, kendi bileşenini manevi birlikle ikna ediyor, Yeni Türkiyeyi maneviyat, inanç, ülküdaşlık, tarihsel birlik gibi faktörlerle bir edip liderini seçiyor… Evet, ülküde, maneviyatta, kutsal değerlerde, toplumsal arketiplerde, karaman ve lider modelinde rejimi değiştiren reform hareketleri ile kendini inşa ediyor.

Hayır cephesi eklektik, parçalı bir topluluk. Birbirini sevmek bir yana kürt düşmanı faşisti, ülkücüsü, ulusalcısı, “ne olursa ol gel” diyen sosyal demokratı, Alevi’si, azınlıkları ve turnusol kağıdı gibi ortada duran Kürt halkı buluşuyor. Hayır’ın eklektik yapısını, Atatürk “lider”liği bile kurtaramıyor. Erdoğan’ın referandum sonrası Huber köşkü önünde yaptığı konuşmada; “200 yıllık kadim bir tartışma olan yönetim sistemi konusunda tarihi bir karar vermiştir. Sıradan bir karar değildir, çok ciddi bir dönüşüm kararının verildiği gündür” diyerek dönüşüme işaret ediyor. Cumhuriyet bu dönüşüme direnemiyor, zamanında ektiği tohumlarla meşruiyetini derbeder etmiş bir rejim olarak, kerhen savunuluyor.

Hayır’ın küresel savaşa da geliştirdiği bir siyaset yok. Güncel siyaseti de yok. Oysa ki evetçiler “yedi cetlerinden aldıkları kültürel ve manevi güçle” bu savaşa hazırlanıyor. “Dünyanın pimini kim çekecek?” ekseninde gelişen savaşa, kendi kozları ile dahil olduklarına inanıp yola çıkıyor. Söz gelimi “Fırat Kalkanı” olarak isimlendirdikleri operasyonla Suriye’deki savaşa dahil olan Türkiye’yi, ABD “Soylu Mızrak” taarruzu ile karşılıyor… Bunlar kadim savaş efsanelerinin ve kutsal emanetlerin günümüze uyarlanması gibi hakikatinden uzak savaş seyirlerine insanlığı çekiyor. Doğru kullanıcıya zaferi garantileyen “Soylu mızrak”, tarihte “kader mızrağı” olarak bilinen, Hz İsa’nın çarmıha gerildiği zaman, Romalı bir askerce ölmesine vesile olan ve kutsallaşan bir silah olarak Napolyon ve Hitler’in yaşamında da etkili rol oynadığı söyleniyor. Türkiye’nin çeşitli basınında “Mızrak kalkanı deldi” ifadeleri ile “Fırat Kalkanı” operasyonuna ilişkin değerlendirmeler yer alıyor.

Osmanlı’nın son yıllarında, 2. Abdülhamit döneminde, ittihatçıların aktif desteği ile geliştirilen ve onaylanan anayasa nasıl bir dönemi kapattıysa, bugünkü referandumda aslında öyle bir etki taşıyor. Rejim değiştiriliyor, hızla inşa edilecek yeni sistem “savaş ve fetih” rejimi olarak tasarlanıyor. Membiç’te nasıl top çevrileceği, kutsal ahit sandığının yeri, Ayasofya’nın haçlılardan kurtarılması vb. efsaneler etrafında ortaklaşılan mitlerden yeni bir kimlik geliştiriliyor. Küresel bazda birleştirici bir siyaset yok burada. Yaraların sarılması, akan kanın durması gibi söylemler, muhalefetin terör söylemi olarak okunuyor. Birleşen Türkiye’nin yüzde ellisi, biraz İŞİD, biraz Suud, biraz da Katar cumhuriyeti oluyor. Birliğin güçlenmesi için savaş kaleleri ile saflaşma seçilebiliyor. Çünkü sırada kehanet takvimlerinde öngörülen ve bölge savaşında taraf olan evangelistlerin, kabalistlerin, çeşitli gizli örgütlerin ve dünya devletleri ile Türkiye’nin “benden sonrası tufan” siyaseti devreye giriyor.

Türkiye de hayır muhalefetinin önünde milliyetçilik ilizyonu dolaşıyor. Milliyetçiliğin perdelediği gözlerden gerçek insanlık davası güdülemiyor. Küresel isyanın öncü adımları oluşmuyor. Kürtleri sevmekten korkuyor, Ermeni’ye güvenmiyor, Aleviyi, Bektaşi ile bölüyor, sosyal demokrasiyi salon siyaseti haline getiriyor … Karıştırıyor da karıştırıyor… Lakin ordan da ortaklaşılan duygu çıkmıyor. Önce hayır diyenlerin hayallerini ortaklaştırılması gerekiyor. Dayatmasız, kibirsiz ve hakimiyetsiz yeni dünya düzenine karşı insanlığın, vicdan talepleri etrafında samimiyetle buluşması, acilen dünya genelinde red etmenin ortaklaşan yollarına bakması ve tufan öncesi koşulsuz şartsız hakikatin reflekslerinde buluşması gerekiyor. Nihayet tufan, ayrıştığımız ilizyonlara bakmıyor, Hak diyor batıl diyor… Hak kendine alıyor ganimetini, batılsa Hades’in karanlığında, Luciferin ışığına mahkum ediyor insanlığı…

“Derler ki Üsküdar’da sahibine kavuşan at öyle hızlı koşmuş ki, sahibi ile yekpare olmuş, bir bakmışlar burada bir bakmışlar çok uzakta… at sahibini görünce sarhoş olmuş, ona kavuşmanın aşkı ile göğe doğru koşmuş, aşkın şarabından içmişte Üsküdar’ı geçmiş… Bizim buralarda Üsküdar’ı geçen at görülmüyor, Üsküdar henüz geçit vermiyor…”

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları