Saatleri ayarlama enstitüsü – Cumhuriyet’in saat ve tarihi

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir,
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat”

Fuzûlî

Fuzûlî’nin, makalenin başlığı altında yer alan şiiri, Türkiye düşünce hayatını da etkileyen Fransız yazar, Henri Louis Bergson’un süre kavramına yüklediği anlamı çok güzel özetler. 15. yy. sonlarında doğan Fuzûlî bu şiirinde, “En uzun geceyi astrolog ile Hayri İrdal ne bilir/ Gamzedeye sor hangi gece kaç saat” der. Bergson’un süre’si de Fuzuli’ninki gibi muvakkitlerin ya da müneccimlerin (“ben”in dışındakilerin) değil, dertlilerin (“ben”in) hesap edebileceği bir şeydir; bize dışsal, teknik açıdan 24 eşit parçaya bölünmüş bir şey hiç değildir. İçimizdeki süre, Bergson’a göre,  bir anın yerine geçen diğer bir an değildir: Eğer böyle olsaydı, şimdiki zamandan başka bir an, geçmişin güncel (aktüel) olan içinde uzanıp gelmesi, evrim, somut süre asla olamazdı. Süre ilerledikçe şişip büyüyen, geleceği kemiren geçmişin devamlı bir gelişmesidir.

Hayri İrdal. 1895 İstanbul Edirnekapı doğumludur. Gençliğinde muvakkit Nuri Efendi’nin yanında çalışmıştır. Posta Telgraf Mektebi mezunudur. Bir dönem Tünel İdaresi’nde çalışır; Doktor Ramiz Bey ile birlikte kurdukları Psikanaliz Cemiyeti’nin ilk müdürüdür. Ayrıca, Sosyal Monizm ve Saat ve Saniye ve Sosyete kitaplarının müellifi Halit Ayarcı’yle birlikte Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kuran bir Osmanlı münevveridir. Şeyh Ahmed Zamanî ve Eserleri başlıklı bir kitabı da vardır.

Kaptalizm ile birlikte, sadece Bergson’un “süre”yi anlatırken eleştirdiği, Fuzûlî’nin gamzedelere sorarak hesap ettiği, o birbirini takip eden anlar toplamı anlamında “zaman” da, ölçülebilir “saat” de “mekân”dan koparak bizden dışsallaşmıştır. 26 Kânunuevvel 1341 (26 Aralık 1925) tarihinde kabul edilen ve yeni yılın başında yürürlüğe giren 697 sayılı Günün Yirmi Dört Saate Taksimine Dair Kanun’a kadar da zaman ve mekân birbirinden kopuk değildir.  Bu kanun ile birlikte günün, o mahalde bitişi, o yerde akşamın oluşu ile saatlerin 12.00’a ayarlanarak günün sona erdiği devir sona erer.  Teravih Namazı’na gidenler bilirler; genelde söylendiği şekliyle “Bu namaz Ramazan’dan bir gün önce başlar, bayramdan önceki gün son bulur.” denilir. Aslında alaturka ya da diğer adıyla ezanî saat hesabıyla düşünüldüğünde durum hiç de öyle değildir; Teravih Namazı, Ramazan orucundan bir gün önce başlamaz; Ramazan ayında başlar. Teravih, yatsı namazına müteakip kılındığından, namaz vakti geldiğinde akşam olmuş, gün batmış, ertesi gün (Ramazan ayı) başlamıştır; Ramazan ayı ile birlikte de (Teravih) namaz(ı) vakti gelmiş demektir. Aynı şekilde, Ramazan ayının son günü akşamı, güneş batınca da ay bittiği için bu namaz kılınmaz. Yine günümüzde Perşembe günü akşamına “Cuma akşamı” denerek ibadetlere ağırlık verilmesi de sadece bu yüzdendir. Çünkü Perşembe günü akşam olduğunda o gün biter(di) ve Cuma günü başlar(dı). Tüm bu hesaplamalar (zaman), nerede (mekân) yaşadığınıza göre değişirdi; zaman ve mekân iç içeydi ve tüm bunlar, dönemin önemli mesleklerinden biri olan vakit tutucular (muvakkitler) tarafından en ince ayrıntısına kadar hesap edilirdi.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Osmanlı toplumunda vakit tutucuların gündelik yaşamdaki ehemmiyetini, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde[1] Hayri İrdal’a şöyle anlattırır:

Adım başı muvvakkithaneler vardı.  En acele işi olanlar bile onların penceresi önünde durarak cebinden servetlerine, yaşlarına, cüsselerine göre altın, gümüş, sadece savatlı, kordonlu, kordonsuz, kimi bir iğne yastığı, yahut kaplumbağa yavrusu kadar şişkin, kimi yassı ve küçük, saatlerini besmeleyle çıkarırlar, sayacağı zamanın kendileri ve çocukları için hayırlı olmasını dua ederek ayarlar, kurarlar, sonra kulaklarına götürerek sanki yakın ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi.  Saat sesi bu yüzden onlar için şadırvanlardaki su sesleri gibi hemen hemen iç âleme, büyük ve ebedî inançların sesiydi. Onun kendisine mahsus, hayatın her iki budununda genişleyen hassaları vardı. Bir taraftan bugününüzü ve vazifelerinizi tayin eder, öbür taraftan da peşinde koştuğunuz ebedî saadeti, onun lekesiz ve ârızasız yollarını size açardı.

1926’da yürürlüğe giren yasa ile birlikte muvakkitlerin gündelik hayatta oynadıkları bu önemli rol de değişmeye başladı; çünkü yasayla birlikte tüm devlet işlerinde bu “beynelmilel” usul kullanılarak –yasanın ikinci maddesinde de belirtildiği üzere- “İzmit civarından geçip Griniçe [Greenwich] nazaran otuzuncu derecede bulunan nısfınnehar [meridyen] dairesi bütün Türkiye Cumhuriyeti saatleri için esas” kabul edildi.

Sadece saatler değil, aynı gün kabul edilen, 698 sayılı Takvimde Tarih Mebdeinin Tebdili Hakkında Kanun (Takvimde Tarih Başlangıcının Düzenlenmesi Hakkında Kanun) ile “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde resmî Devlet takviminde tarih mebdei olarak beynelmilel takvim mebdei kabul” edilmiştir. Buna ilave olarak Kanun, “1341 senesi kânunuevvelinin 31nci gününü takib eden gün[ün], 1926 senesi kânunusanisinin birinci günü” olduğuna hükmederek takvimde de değişikliğe gitmiştir.

Çıkan yasa, yeni takvimi ve saat taksimini resmî işlerle sınırlı tutar ve 3. maddesinde de vurgulandığı gibi “Hicrii kamerî takvim öteden beri olduğu üzere ahvali mahsusada kullanılır. Hicrii kamerî ayların mebdeini rasathane resmen tesbit eder.” diyerek, özellikle dini gün ve saatlerin eski usulle düzenleneceğini karar bağlar.

Takvim değişikliği mevzuu, sanıldığı gibi Cumhuriyet ile birlikte gündeme gelen bir “devrim” değildir.  Takvim değişikliği, Meclisi Mebusan ve Âyan’da da tartışılmış; karara bağlanmıştır. TBMM, Cumhuriyet’in ilanı milat alındığında ilk gibi görünse de, Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti siyasal hayatında takvimde değişikliğe giden ikinci meclistir.

Konu, Meclis-i Mebusan’a 4 Şubat 1332 (1916) tarihinde gelir. Takvim-i Garbî’nin Kabulüne Dair Kanun Layihası başlığıyla tartışmaya açılır.[2] İlginç olanı, Meclisi Mebusan’daki tartışmalarla TBMM’deki tartışmaların mahiyetinin oldukça benzerliğidir.  Garbî Takvim’in Kabulü ile ilgili tartışmalarda söz alan Isparta Mebusu Mustafa Hakkı Bey konuşmasında, takvim değişikliğini “…belki bir zaruret karşısında bulunup âlemin ahengine uymak istiyoruz. Garp ile münasebetimide işlerimiz teşevvüşe uğrayıp duruyor, daima sıkıntı içinde kalıyoruz. Şu halde yaptığımız iş, asrı hazırın icabatına uymaktan ibarettir. Bütün milletlerin takvimi, Takvimi Garbi denilen Milad tarihinde toplanmıştı, bizim de yapacağımız iş odur. Çünkü dağ başında, çöl ortasında kalmış âlem ile münasebeti münkati olan bir millet değiliz. Âlem ile münasebete devam eden ve devam edecek olan bir milleti muazzamayız. Tabîî umumun takvimine uymak lazım gelir.” şeklinde savunacaktır.

Tartışmaların ardından kanun kabul edilir ve “Tarihi Hicrii Kamerî kemakân istimal edilmek şartıyla Devleti Osmaniyye muamelatta mebdei takvim müstesna olmak üzere Takvimi Garbiyi kabul” edilerek.  “1332 senesi Şubatının 16ncı günü 1331 Senesi Martının 1inci günü itibar edil[mesi]” hükme bağlanır.

Tam on yıl sonra, takvim değişikliği ve günün 24 eşit saate bölünerek “beynelmilel” usulün kabulü tartışmaları TBMM’ye gelir. Geçen on yıl içerisinde Osmanlı İmparatorluğu dağılmış; Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak aynı siyasal kültürün iki “farklı” meclisinin aynı konuyla ilgili tartışmaları arasındaki benzerliğini daha net görebilmek için, yukarıda da zikredilen 697 ve 698 sayılı kanunların TBMM çatısı altında nasıl tartışıldığına da -bir örnekle dahi olsa- bakmak yerinde olacaktır. TBMM’nin 26.12.1941 (1925) tarihli oturumunda konu ile ilgili söz alan Trabzon Milletvekili Muhtar Bey konuşmasına, kanuna itiraz etmeyeceğini belirterek başlar ve devamla; “Malumuâlinizdir ki, her yerde, her memleket için saat kabul edilmiştir. Memleketimizin Vüsatı itibariyle her yerde bir saat kullanılması mümkündür. Fransa, İngiltere’de kullanılan… Garbi Saat denilen [saattir]” Muhtar Bey saat taksimatı ile ilgili kanunun hemen ardından –asılında iç içe[3]– tartışılan, takvimin tadili ile ilgili kanun hakkında da söz alarak şöyle der: “Bütün Avrupa ile olan muamelâtımız girifttir. Bu girift olan muamelâtımızı iki tarih ile ayrı ayrı kullanmaktan ise aynı esas üzerine diğerleriyle beraber tarihimizi birleştiriyoruz. Bu veçhile bütün dünya ile aynı tarihi kullanmış olacağız.

Dikkat edilirse, Mebusan Meclisi ve TBMM’deki takvim/saat ile ilgili tartışmaların bir yerde batılılaşma noktasında dönüp durduğu görülebilir.  Mebusan Meclisi’nde kabul edilen takvimin “Garbî Takvim”, TBMM’de kabul edilen 698 sayılı Kanun’un ilk maddesinin ise “beynelmilel takvim mebdei” (uluslararası takvimin başlangıç kabul edilmesi) bile takvim değişikliğinden “dahi” ne anladığımız ile ilgili güzel bir örnektir.


[1] Aslı Uçar, çok yakın zamanda İletişim Yayınlarından çıkması planlanan ve editörlüğünü benim yaptığım, Elliler Türkiye’si kitabı için yazdığı Ellili Yıllarda Edebiyat Ortamı: Toplumculuğun Modernizmle Dansı başlıklı makalesinde “1950’li yıllarda yayımlanan toplumcu gerçekçi yapıtlar bir yana, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Aylak Adam gibi modernist kategoride yer alan romanlar bile bol miktarda toplumsal eleştiri içerirken bugün birçok romanda toplumsal eleştirinin izini bile bulmak güçtür.” yorumunda bulunur.  Bu çerçevede, Tanpınar’ın romanı, geleneksel ve modern arasındaki çelişkiyi iyi şekilde tartışan romanlardan biri olarak okunabilir.

[2] Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi 4 Şubat 1332 Devre 3 cilt 2 İçtima Senesi 3

[3] Meclisi Mebusan’da Garbi Takvim ile ilgili tartışmalar ile TBMM’deki saatlerin 24’e taksimi ile ilgili kanun hakkındaki tartışmalar karıştırdığım zannedilmesin. Saatlerin taksimi ile ilgili 697 sayılı kanunun tartışılması ve kabulünün hemen ardından Takvim’deki düzenlemeler ile ilgili 698 sayılı kanun tartışılacak ve kabul edilecektir. Ancak burada  milletvekilleri her iki tartışmayı zihinlerinde birleştirmiş gibidirler. İlk kanun tartışılrken söz alanlar her iki kanunu bir arada düşünerek konuşuırlar. 697 Sayılı ka nünün kabul edilmesinden sonra diğer kanun tartışılrken daha çok teknik mevzuular görüşülür. Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, 26.12.1341 Devre 2, Cilt 20, İctima Senesi 3

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: