Puslu Bakışlar Arabası…(*)

Geride bıraktığımız kış mevsiminin herhangi bir sabahının herhangi bir alacakaranlığında yola koyulmuş; uykunun, karanlığın, trafikteki kaosun üstesinden gelmeye çalışırken ve yenilenmesi gereken sileceklerle çamurlu suların arasından kendime bir görüş alanı açmaya çalışırken birdenbire fark ediverdim durumumun hazin vahimliğini. Puslu bir sahnenin umutsuz, yılgın bir oyuncusuydum kim bilir ne zamandır. Arabamın silecekleri ve temizleyemediği çamurlar bir yana, camın iç tarafındaki lekeler ve görüntüyü aksettirişi minimuma inmiş aynalar ise yardımcı oyuncularıydı bu puslu sahnenin.

Ne önümü net olarak görebiliyordum ne de arkamda kalanları tam olarak seçebiliyordum. Arabayı en son ne zaman temizlettiğimi hatırlayamıyordum bile. Ne zaman temizletmeye karar versem, bu kararımı erteletmeyi başaran daha iyi bir karar veriyordum. Oğlumu ve beni gideceğimiz yere götürüyordu ya, daha fazlasına ne hacetmişçesine bir boş vermişlik hali içindeydim yani. Bu boş vermişliği ne zaman kabul etmiştim, her insanda olan daha iyi olan seçeneği tercih etme isteğime ne olmuştu, ne olmuşsa hangi ara olmuştu bilememekteydim. Dilime, ne hayrı dilediğimi bilmeden söylediğim bir ‘Hayırlısı’ lafı pelesenk olmuş, her Allah’ın günü önümü görmeye çalışarak kentin doğu-batı yönünde gidiş-geliş hareketi yapmaktaydım. Git-gel, git-gel…

Cam puslu, ayna puslu… Hava karanlık, ruhum karanlık. Her sabah sileceklerle bir delik açıp önümü görmeye çalışıyordum ve bunu çoktan kanıksamıştım. Hepimizin öyle ya da böyle yapmakta olduğumuz gibi belki de. Elimden gelebilecek şeylerin, o büyük ve korkunç resimdeki önemsizliğini çoktan kabullenmiştim besbelli. “Aman… Camı temizlesem ne olacak ki…”, “Amaann… Şunu düzeltsem ne fark edecek ki…”, “Bunu değiştirsem neye yarar ki…”

Ertesi sabah da puslu puslu yol alırken dedim ki kendime, ‘Hiç değilse kendime hayrım dokunur; şu aynaları inince silivereyim’. Daha iş yerine varmadan çantamda kâğıt mendil, bagajda ise bez olmadığını hatırladım, sonraya bıraktım.

Sonraki birkaç gün aynı şekilde doğu-batı, gittim geldim yine. Ama artık yol boyunca yeni bir düşünme, daha doğrusu oyalanma konum vardı artık: ‘Acaba bu puslu hava dağılır da heveslerim ve isteklerim geri gelir mi?’ şeklinde. Önümde yine bir görüş deliği kazımaya çalışmakta olan sileceklerle bakıştık, buruk buruk gülüştük. Olur muydu acaba?

Heveslerime yeniden kavuşabilir miydim bilemiyordum ama yeni bir görme biçimi geliştirmiştim meğer zaman içinde, onu da anlamıştım bu vesileyle: Buzlu camın arkasını görebilmeyi başarmıştım! Arabanın camı da, aynası da bildiğin buzlu cam gibiydi çünkü! Ve benim bu ‘Puslu Bakışlar Arabası’ndan kurtulmaya niyetim de, mecalim de yoktu.

Öğle arasında filanca AVM’ye gitsem, orada arabanın yeni paspaslarının yerine karışıklık oldu ayağıyla eski paspaslar koymuşlardı bir keresinde. Öbürüne gitsem, parlatıcı sıvıyı koltuğa damlatmışlardı da sonrasında ben silip temizlemek zorunda kalmıştım koltuğu. Hem sahi, hani ben arabaya şöyle büyüğünden bir el feneri koyacaktım da, yıkamacıların arabaları en karanlık köşede teslim etmelerine bir protesto ışığı yakarak camdaki dalga dalga bez izlerini arabayı teslim eden kişinin gözüne sokacaktım aracın teslimi sırasında!

Tam bunları düşünürken, telefonumdaki aydınlatma uygulamasını hatırlayınca, bu düşüncemin de akıllı telefonun icat edilmesinden öncesine ait olduğunu fark etim. Yine iyi ertelemiştim demek ki yapmaya karar verdiğim şeyi. Hem de bayağı iyi! Öyle ki, artık öyle bir niyetim kalmamıştı.

Öyle böyle erteleyişlerle bir-iki hafta daha geçti. Eve gelince tüm bunları zaten unutuyordum.

Bir süre sonra, içinden çıkılmaz düşüncelerim de eklenince arapsaçı vaziyetine terfi eden arabamın içler acısı halinden henüz kurtulamamışken, bir sabah uyandım ki sağ burun deliğim tamamen tıkalı; sol burun deliğimin içinde ise tali bir yol oluşmuş, toplu iğne başı kadar olan o geçitten nefes almaktayım!

Aslında son birkaç haftadır ara ara böyle oluyordu da mevsimsel duruma bağlı olarak, bu durumu da kanıksamış, düzelir diye bekliyordum. O toplu iğne başı büyüklüğündeki delik arabanın sileceklerini hatırlattı bana. Kederlendim sabah sabah. ’Yahu’ dedim, ‘Evde kutusu açılmamış kaç tane burun spreyi var, belki bir ise yarar. Bu kadar da önyargılı, umutsuz, güvensiz, edilgen olunmaz ki!’

Kalktım, bir tanesini aldım. Uğurlu sayım dört diye ikişer fıs yaptım, bir müddet bekledim. Tam ‘Ülen biliyordum zaten bir işe yaramayacağını’ diye söylenerek kahvaltı hazırlamak üzere mutfağa girmiştim ki o an burnumda bir volkan patladı sanki! Burundu, genizdi, boğazdı derken haftalar sonra gerçek bir nefes aldım! Yahu ben aylardır nefes almıyormuşum; solunum yapmadan da yaşama becerisi geliştirmişim meğer! Buzlu camın arkasını görmeyi başaran gözlerim gibi burnum da evrim geçirmiş; solunumsuz solunum yapmaktaymışım da farkında değilmişim! Birden müthiş keyiflendim derin derin nefes almaya başlayınca. İçim havalandı, ferahladı resmen! Keyfim yerine geldi ya, arabamın sileceklerine de burun spreyi tatbik ettiğimi canlandırdım zihnimde haşlanmış yumurtaları soyarken. Olur da, benim şu puslu görüş deliğim de açılıverir belki diye.

Sonrasında oğlumla birlikte evden çıkmak üzereyken Pepee’nin “5 duyu organımız vaaarr… Birincisi her şeyi koklarrr…” şarkısı çıkıvermez mi ağzımdan mübalağalı bir şekilde bir de üstüne! Pepee şarkısı söylememe oğlum çok güldü. Ne olursa olsun, oğlumu güldürmeyi asla ihmal etmem zaten. O güldü, benim içim ısındı. Sonra birlikte arabamızı ısıtmak üzere evden çıktık ve kentin doğu istikametinde yola koyulduk bir kez daha.

En nihayetinde ne mi oldu arabaya? Birkaç gün önce, hasta olan ve ateşi yükselen oğlum arabada kusunca cam, ayna…vs. bir tarafa, koltukları bile yıkatmak zorunda kaldım da kurtuldum. Oh bee! Böyle sıra dışı, sürpriz çözümlere ise ayrıca bayılırım ama o ayrı bir yazının konusu; belki sonra anlatırım onu da.

Hülasa-i kelam…Oğlum kustu rahatladı. Benim ise bu vesileyle burnumdan sonra gözüm de açıldı. Aldığım derin nefesten sonra önümü de net olarak görünce iyice rahatladım.

Ama olmuyor işte, bir türlü olmuyor. Rahatlamak dediğimiz şeyler gelip geçici. Kimi görsem, kiminle sohbet etsem benim gibi mutsuz, kaygılı. Ve hatta önyargılı, umutsuz, güvensiz, edilgen…Boş vermişlik hali, duyguların bile ertelenmesi boyutunda artık. En güzel duyguları yaşamayı bile erteler olmuşuz. “Amaan…Yarın olsun bakarım…”, “Özledim ama yarın ararım, arasam ne olacak ki sanki?” Küçücük bir güzel temenniden, tatlı, hoş bir jestten bile “Ne işe yarayacak ki?” diye vazgeçmiş durumdayız. Açtığımız küçücük deliklerden dışarı bakarken büyük, korkunç resmi görmemeye çalışır gibi bir halimiz var.

Oysa ne güzeldi o, hayata sonsuz güven duygusu. Ne güzeldi her gün katlanarak büyüyen hayallerin havalarda uçuran coşkusu.. Ne güzeldi umutlanmak, kâh sabırla, kâh sabırsızlanarak beklemek… Ümitli gecelerin huzurlu sabahlara kavuştuğu o dingin şafak saatleri… Önümüzdekini de arkamızda bıraktıklarımızı da net görebildiğimiz zamanlar…

Hepi topu kısacık sürecek şu yasam hikayelerimiz mutluluk dolu, dostluk dolu, barış dolu, özgürlük dolu olsa keşke…Evet öyle olsa…Sevgiyle, muhabbetle…


*: İhsan Oktay Anar’ın ‘Puslu Kıtalar Atlası’ kitabının adından esinlenilmiştir.

Fotoğraf: Ergin Topcu

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: