Noktasız Hikayeler…

“Eğer bir çocuk küçükken alınıp başka bir hayatın olmadığına inandırılarak yetiştirilirse, soru sormadan öldürür ve şikayet etmeden ölür.” Drakula

Vicdan öyle bir ayar ki terazide, onu kaybetmek, bencil ihtiyaçlardan dolayı onu hiçe saymak da öylesine olası… Kabil’in Habil’i öldürmesine vesile olan hırs, kibir, öfke ve kıskançlık yaradılıştan mı mevcuttu? Olaylar mı öyle sürükledi? Bilinmez, bilinir de bilinmez.

Kazıklı Voyvoda (Dracula)

Bu toprakların deneyimlediği bir hikaye vardır yakın tarihten gelen… Kazıklı Voyvoda’nın yahut namı diğer Kont Vlad’ın, Fatih Sultan Mehmet ile aynı dönemlerde karşılaşmasıdır bu hikaye. Çocukluk arkadaşı hatta kankardeştir ikisi de. Vald’ın babası Osmanlı’ya yenik düşünce karşılığında küçük oğlunu ve kızını ganimet olarak verir Sultan’a. İşte o yıllarda Fatih Sultan Mehmet’le küçük Vlad birlikte büyürler. Vlad bir gün ayrılır Osmanlı’dan babasının krallığına doğru yol alır. Macaristan civarıdır o topraklar… Bir ordu kurar kendisine, krallığı yeniden inşa eder. Kader bu ya zaman içinde bitmek tükenmek bilmez bir öfke, onu Balkan’ların kuzeyinden güneyine inmesine ve Osmanlı’ya karşı acımasız bir savaş yürütmesine neden olur. Vlad ordusunun başında, en vahşi yöntemlerle öldürme sanatını icra eder. Osmanlı askerlerini ve yandaşlarını kazığa geçirir ve rivayet odur ki ölmelerini  seyrederken, birkaç kadeh onların kanından da içer. Zaten efsanevi vampir Dracula yakıştırması ordan gelir. Derken birgün Osmanlı bir vesile ile Vald’ı yener ve kellesini ispat olsun diye alıp Fatih’e gönderir, öyle aktarır kimi tarihçiler ve hatta derler ki o baş bugün Galata Kulesinin altında ki dehlizlerdedir.

Bu vahşeti yaşayan insanlık bunu kayıtlara geçer. Dökülen kanın haddi hesabı yoktur. İlk kardeş katili Kabil’den günümüze ilginç çatışma örneklerinden biridir bu hikaye. İki kankardeşin hikayesi… Kim bilir belki de Vlad’ın ailesinden uzaklaştırılması, onun öfkesinin kökenidir… Lakin öte yandan da bilinen bir söz vardır kutsal kitaplarda, Kabil ebediyen Araf’ta, kıyamet vakti sonlanacak yaşamında, Habil’in soyunun ayağını vuracaktır, yani halkının canını alacaktır, Habil ise Kabil soyunun başını alacaktır… Böyle tayin etmiştir mevzuyu kutsal kitaplar…

Habil ile Kabil

Yıllar birbirini izler, eski vahşi savaşlardan pişe pişe olgunlaşan insanlık şekli toparlarken, icraatı toparlayamaz. Osmanlı’nın son vakitlerinde vicdan terazisini eksiltecek o büyük haller yaşanır. Halklar zincirleme biçimde korkunç vahşi görüntülerle, tarihe geçecek katliamların muhatabı olur. Kapı komşuları öldürülür, cemi cümle dile gelmez vahşetin tanığı olur, olur da yetmez bir de kurtulmak için kaçarlarken, arkada bıraktıkları binlerce yetim çocukla yeni bir dönemin sayfası açılır. Toprağın günahla sulandığı vakitlerdir o vakitler. Sanki Kabil tarih sahnesine inmişte, zulüm etmiş gibidir halklara… Zannedilir ki o vahşetin ardından, günah ile sulanan topraklardan arda kalandır yeni ülkenin sınırları… Oysa ki ölümün ıstırabının gölgesinde inşa edilen bina, yaşayanlarca karşılıklı travmaların ve belleklere kazınan acıklı hatıraların mirası ile yüklüdür. Herkes görmüştür katili, herkes izlemiştir mağduru ve daha da ilginci hangi dürtü ile yapıldığı anlaşılmayan toprağın ve kadınların ve çocukların gasp edilmesi, hak bilinmesi ve mal edilmesidir. Herkes kendinden de bilmiştir gasp etmeyi…

İnkar bile kurtaramamıştır o geçmişi. Hatta inkar üzerinden kurulan yeni yaşama, yeni alfabe ve dil ile oluşturulan yeni surete, geçmiş izin vermemiştir.

Bugün daha üzerinden bir yüz yıl geçmeden zulüm edeni, yahut zulme eyvallah diyeni kasıp kavuran yeni bir savaş dalgası sardı her yeri… Cumhuriyet, sessiz sakin miladını doldururken, idam yasası özlemi gündeme geldi… İdam, insanlarında ortaklığında  geliştirilen can almanın kan dökmenin toplumsal ritüeli, bir ifadesi değil miydi?

Yüz yıl önce ki geçmişinden memnun muydu insanlar? Ortak yazgıyı her iki tarafından yaşayanlar… Öldürüp gizlice gömülen onca insan, gömüldükleri yerden dile gelmiyor muydu hak meclisinde? Kabil gizleyebilmiş miydi kardeşinin cesedini Rab’inden?

Elbet ve kuşkusuz yanlış düzelmiyor, günahlar gizli kalmıyor, mutlak yargı oluyor. Bugün yeniden kendi seyrinde inşa olan sistemin, insanı kontrolsüzce nefret ekseninde pişirmesine tanıklık ediliyor. Tam nefes aldım derken insan, bir bakıyor ki hep beraber toplumsal cinnete sürükleniyor…

Ve yine tırmalıyor zihni Charles Bronson’un cümlesi her seferinde; “Ne zaman iyi hissetsek bizi değişmeye zorlarlar tekrar ve tekrar…”

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: