Nefret cinayeti pek çok kez kolektif bir suçtur…

Meltem Budan Nalbant’ın ilk romanı “Her Şeyin Kitabı” 2014 yılında yayımlandı. Bu romanı “Gevur Gelin Varka” (2014) ve “Helen’in Şatosu” (2015) romanları izledi. “Katil Uşak” yazarın dördüncü romanı. Fransa’da yaşayan yazar TÜYAP Kitap Fuarı için İstanbul’daydı. Kendisini Agos’ta ağırladık ve ağırlıklı olarak son romanını, biraz da eski kitaplarını konuştuk.
“İstanbul’a hoşgeldin sevgili Meltem. Seni Agos’ta ağırlamaktan çok memnunum. “Her Şeyin Kitabı”, “Gevur Gelin Varka” ve “Helen’in Şatosu” romanlarını okudum. “Katil Uşak” romanının olay örgüsü diğer romanlarından biraz farklı. Bu romanda okuru Kurtuluş’ta işlenmiş bir dizi cinayeti düşünmeye ve çözmeye çağırıyorsun. Bu son romanın için neler söylemek istersin?”
“Haklısın. Bu roman diğerlerinden kurgu ya da hikâye olarak farklı. Takip etmişsindir; yakın tarihlerde Samatya’da yaşlı Ermeni kadın cinayetleri gerçekleşti. Bu haberleri izlemiştim ve beni etkilemişti. Samatya cinayetlerini, İstanbul’un başka bir semtinde Kurtuluş’ta kurguladım. Elbette Samatya cinayetlerinin romanı değil Katil Uşak. Bu kitapta anlatılan cinayetler birer kurgu. Asıl anlatmak istediğim bu cinayet ya da cinayetler herkesin gözü önünde işleniyor. Kanıtları birleştirip suçluyu bulmak, aslında biraz düşünen bir insan için çocuk oyuncağı. Ama “neden bu cinayetler aydınlatılamıyor, suçlular cezalandırılamıyor?” aslında romanın sanırım ana sorularından birisi bu.”
“Bir cezasılık sorununa işaret ediyorsun ?”
 
“Evet. Cezasızlık sorunu. Bir toplumda adalet duygusunu en çok sarsan bir travmadır aslında cezasızlık sorunu.”
 
“Bu konuya tekrar döneriz. Romanın Japon kahramanı Haruka Tao düşüncesini romana taşımış. Neden Tao?”
“Doğru. Romanda Taoculuğu işlemeye çalıştım. Lao Tzu’nun öğretileri beni çok etkiledi. Çince “lao” yaşlı demek, “tzu” ise bilge anlamına geliyor. Aslında bizim aksakallı bilgemizin Uzak Doğu kültüründeki karşılığı. Taoculuğu kuran aksakallı bilge. Uzak Doğu felsefesi olağanüstü zengin. Taoculuğu okudukça, bizim tasavvufu daha iyi anlıyorum. Bu romanın arkafonunda Taocu felsefe hakim; bunun çeşitli nedenleri var. Öncelikle Haruka bu felsefeye çok hakim. Diğer yanıyla kendo, yani Japon kılıç sanatı da romanda önem verdiğim diğer bir unsur.”
“Evet. Romanda kendo önemli bir yerde. Haruka’nın katille karşılaştığı ve kendo yaptığı yerleri okuduğumda çok etkilendim. Kendo yapıyor musun?”
“Şahsen hayır. Ama büyük oğlum yıllardır kendo yapıyor. Benim ruhuma kendo spor olarak çok uygun değil; ama bir felsefe ya da “do” anlamında “yol” olarak çok saygı duyuyorum. Kılıç, yaşatmak için bir araç; öldürmek için değil. Bu felsefe olmasa, kuşkusuz kendo, sıradan bir kılıç sporu olarak zihnimizde kalırdı. Oysa adı üstünde, bu bir yol; yani bir felsefe; yolun önemli olduğu hedefin bizim “kâmil insan” dediğimiz olgunluğa varmayı hedefleyen bir hayat tarzı.”
“Peki çay seromonisi? Kitabı okurken birçok kez kendime çay yaptım.”
“Çay ve Tao felsefesi ayrılamaz; belki bu nedenle romanda çay seromonisi önemli. Aslında romanların da bir müzik eseri gibi ritmi olduğuna inanırım. Bu romanım çay seromonisinin ritmini izliyor. Romanı yazarken bu ritimde yaşadım ve her kelime seçiminde bu bütünlüğü hissetmeye çalıştım. Yazarın okuyucuya sunacağı önemli bir tecrübe de budur diye düşünüyorum. Senin romanı okurken çay hazırlanman çok hoşuma gitti. Demek ki sen romanın havasına girmişsin. Roman yazarken en çok istediğim şeylerden birisi bu: Okuyucu romanın ritmini hissetsin istiyorum; romanı yaşarken, okurken bu ritme uygun hareket etsin. Romanı okurken kendisine çay yapsın; çayını yudumlarken romanın sayfalarında kaybolsun.”
 
“Roman aynı zamanda Ada’nın kendisiyle yüzleşme ve kökenlerini bulma hikâyesi. Ada babaannesini Ermeni olduğunu Meryem’in ölümünden sonra öğrenir. Bu ilginç bir hikâye. Ada bu süreci kolay yaşar sanki değil mi?”
“Kolay yaşamak ne demek tabi bilemiyorum. Ada tabi Fransa’da yetişmiş, Paris’te pastane işleten roman yazarı bir kahraman. Dolayısıyla bu “keşif” Ada’nın hayatında çok önemli bir dönemeç olarak nitelenemez, sanırım. Ada için, etnik kökenin şu ya da bu olmanın önemli olduğunu sanmam. Ada’nın vatanı romanlarıdır, pastalardır, sevdikleridir, dilidir. Nitekim Ada hemen bu konuyu bir romana dönüştürmeyi ister; Ada için buradaki hikâye yani trajedinin, acıların hikâyesi gerçekte kimin ne olduğundan daha önemlidir. Ama daha bu roman yazılmadı. Belki de Ada’nın babaannesi hakkında yazdığı bir romanı okuruz, kim bilir? Aslında Katil Uşak’ta bu romana sadece giriş var.”
“Çok iyi olur tabi. Kadriye’nin ya da Ani’nin romanını okumak çok isterim. Aklıma “Gevur Gelin Varka” romanın geldi. O romanda, bir Türkle evlenmiş Rus gelinin hikâyesini anlatmıştın.”
“Varka ve Vera’nın hikâyeleri. Varka bir Türkle evlenip Türkiye’ye yerleşir. Vera ise bir Fransızla evlenir. Romanda ana eksen yıllar sonra bu iki kardeşin dolaylı karşılaşması tabi.”
“Önce “Gevur Gelin Varka” ve “Helen’in Şatosu”. Şimdi ise Katil Uşak. Türkiye’de öteki kadınların hikâyesini anlatıyorsun. Yani çoğunluk kültürünün sınırında; kentli ve toplumun alışılagelmiş tipolojisine uymayan kadınlar. Hatta Helen’in Şatosu’nu okurken, Havva’yı örnek almayan kadınları anlatmayı özellikle seçmişsin gibi geldi, doğru mu?”
“Doğru. Havva, İslam, Yahudilik, Hristiyanlık gibi İbrahimi dinlerin kadınla sorunu olduğunu en iyi açıklayan sembol kahramandır denebilir. Havva, bütün kadınların uyması gereken iyi anne, iyi eş rol modelini temsil eder. Bu rol modelin dışına çıkmaya çalışan kadının vay haline. Bu kadınlar eskiden cadı diye etiketlenip yakılıyordu. Şimdi ise sembolik olarak yakılıyor. Hâlen modern toplumlarda dahi etiketlenmiş kadının hâli harap değil mi? Belki yakılmıyor ama onurlu bir hayat sürdürme şansı da elinden alınıyor. Oysa kadın sadece iyi anne ve iyi bir eş mi; yani bu iki role indirgemek kadına haksızlık değil mi?”
“Haklısın. Biraz Katil Uşak’taki cinayetlerden söz edelim. Meryem neden öldürülüyor?”
“Meryem’in neden öldürüldüğü aslında çok önemli değil. Hâbil Kâbil’i neden ölürdü ise, bütün cinayetler aynı nedenle işlenir. Maktul, kendisinde olan o ama katilde eksik olan şeyi gaspetmenin önünde engel olduğu için öldürülür. Bu cinayetin anatomisine baktığımızda aslında bütün cinayetlerde olan ana unsurları içerdiği ortaya çıkar. Ama romanda bu cinayeti bireysel bir suç gibi ortaya koymaktan kaçınmaya çalıştım. Bu cinayet özünde bir nefret suçu, nefret cinayeti. Nefret edilen bir unsur vardır, nefretle beslenen bir grup ya da kişiler ve bu suçu işlemeye uygun bir konjonktür: Yani cezasızlık, göz yumma. “Neden, nasıl?” sorularından kaçan bir toplumsal iklim. Romanda katili bulan, aslında sadece bu toplumsal iklimin nedenlerini, nasıllarını sorgulayan okur olacak.”
“Yani bütün cinayetleri işleyen aslında bir uşaktır, değil mi?”
“Belki. Ama sanırım bu daha çok nefret cinayetlerinin bir özelliği. Tetikçi gerçekten cinayetten tek sorumlu mu? Özellikle nefret cinayetlerinde toplumsal iklim de suç ortağıdır. Nefret cinayetlerinde suçu bir kişi işlese de, olaya dikkatle baktığımızda aslında birçok kez toplu bir suç görürüz: Tetikçi, azmettiren, suç ve suçluyu ortaya çıkarmayan adalet sistemi, suçu görmezlikten gelen bir toplumsal iklim. Hukukta da hem tetiği çektiren, hem de tetik çekildikten sonra olaylara göz yuman sorumlu değil mi?”
“Cezasızlık konusuna döndük. Romanın sonunda avukat Kemal’le savcının diyaloğu çok açıklayıcı. Kemal savcılığa birçok kez bu olayın arkasında karanlık ve derin güçlerin olduğunu söyler. Savcı ise, “Avukat bey, somut olarak benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sorar.”
“Karanlık ve derin güçler” sözü tabi avukat Kemal’in sözü. Türkiye’de aslında cezasızlık ikliminin en ciddi bahanesi. Düşünün eğer cinayeti “karanlık ve derin güçler” işlemişse ve siz de bu cinayeti aydınlatmaya niyetlenirseniz başınıza neler gelebilir? Dolayısıyla bu diyaloğu aslında cezasızlık kültürünün ciddi bir kabulü olarak görebilirsiniz. Sadece savcının gözünde değil, Kemal’in gözünde de, değil mi? Aslında suç herkesin gözü önünde işleniyor; ama suçun üzerine gidemiyorsunuz. Cezasızlık suç ile ilgilenmiyor ama suçluyu koruyor.”
“Bu roman için bir cezasılık, nefret cinayeti romanı diyebilir miyiz?”
“Doğrusu bu romanın bir cezasızlık ya da nefret cinayeti romanına indirgenmesi, bana kalırsa romana haksızlık olur. Katil Uşak bir hukuk kitabı değil. Bu bir aşk romanı, Ada ile Serhat’ın aşkının romanı, bir arada yaşama romanı, Kurtuluş romanı, Barba’nın meyhanesinin ve mezelerinin romanı ya da Tao, kendo ve çay seramoni romanı diye adlandırabilirsin.”
“Çok düşünülmüş kısa cümleler ve çok sade bir dille yazıyorsun Meltem. Edebiyatı nasıl görüyorsun, anlaşılır bir edebiyat yapma kaygın var diyebilir miyim?”
“Dil, bir romancının en önemli aracı. Ben dilin en yalın halini seviyorum. İyi bir hikayeyi anlaşılmaz bir şekilde anlatmaya gerek olduğuna inanmıyorum. Bana kalırsa yazar, dili okuyucuyu hikayeyle bütünleşmesini mümkün kılacak bir engel olarak kullanmamalı. Benim romanlarımda dil yalın olmalı, kurgu çok çalışılmış olmalı ve karakterler inandıcı olmalı.”
“En sevdiğin yazarlar?”
“Çok koyu bir Kafka, Camus hayranıyım. Klasik Rus edebiyatının hemen hemen her yazarını severim. Bizden ise, çok süpriz isimler değil, sevdiğim yazarlar. Aklıma hemen gelen isimler Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk.”
Fotoğraflar Berge Arabian, 
Röportaj Arakel Armadyan

Bunları da beğenebilirsin