Ne Oldu “İmtiyazsız, Sınıfsız Kaynaşmış Kitle”ye?

 

“Suum cuique tribuere.”[2]

İtiraf etmeli ki zor bir konu… Özellikle bu hızlı değişen dünyada… Ve özellikle, olan bitenlerin, “yozlaşma, çürüme” vb. yaftalarla geçiştirilmesine göz yummayıp kültürel değişmeyi anlamaya/anlamlandırmaya çalışan bir disiplinden geliyorsanız…

Bereket, Talcott Parsons[3] ya da Clifford Geertz’inkiler[4] gibi, “kültür”ü diğer insanî faaliyet alanlarından hemen tümüyle soyutlayıp ona özerk, hatta bağımsız ve diğer etkinlik alanlarını kontrol eden bir rol biçen görüşlere, veya kültürü bağımsız, bütüncül, buyurgan bir simgeler sistemi olarak kavrayan Amerikan ekolüne bağlı değilim. Öyle olsaydı, bu toplumdaki ya da küresel ölçekli değer değişimlerini açıklamak büsbütün güçleşecekti.

Parsons ya da Geertz gibilerin kültürü kavramaya yönelik çabalara yaptıkları katkıyı inkâr etmemekle birlikte, görüşlerinin zaaf yüklü iki temel belitle malûl oldukları kanısındayım:

1. Kültürlerin iç-tutarlığa sahip, tutunumlu, istikrarlı, çelişkisiz kendilikler olduğu kavrayışı ve,

2. Diğer insan etkinliği düzlemlerinden göreli bağımsızlığı/özerkliği nedeniyle, değişime kapalılığı/zor değişebilirliği -bu sonuncu belit, aynı zamanda içkin olarak kültürü toplumların, onlara rehberlik eden değerler sistemine indirgeme eğilimiyle yüklüdür.

Dünya nüfusunun büyük bölümünün hâlâ kırsal kesimde yaşadığı (1950: yüzde 72; 1960: yüzde 67) ve insanların önemli bir bölümünün doğduğu yerde yaşamını sürdürdüğü bir dönemde, bu durağan ve özgücü kültür tahayyülü anlaşılabilir bir şey; özellikle antropolojinin geleneksel olarak başvurduğu Batı-dışı dünyadan gelen verilerle besleniyorsanız. Ancak 1970’lerden bu yana dünyanın (Batı dışı dünya dahil; hatta özellikle batı-dışı dünyanın) demografik, iktisadî, siyasal, toplumsal değişiminin kazandığı ivme göz önünde bulundurulduğunda, statik kültür kavrayışlarının bir hayli aşındığını teslim etmek gerek.

Bu nedenledir ki, kültürü, içinde biçimlendiği, birlikte etkidiği ve etkileşim içerisinde olduğu iktisadî, siyasal, toplumsal bağlamlardan tecrit bir tarzda kavramanın mümkün olmadığını ve taşıyıcısı olan toplumu oluşturan farklılaşmış ve eşitsiz kesimlerin (sınıfların) farklı tahayyül, anlamlandırma ve değerlerini içerdiğini, yani çelişkilerden bağışık olmadığını düşünüyorum.

Bu kadar da değil; yöneten-yönetilen ekseninde bölünmüş toplumlarda yönetici sınıf ya da kesimler ya da siyasal elitlerin kültürü etkileyecek araçların da sahibi olduğu kanısındayım. Bu “etkileme” yetisi hiçbir zaman mutlak olmasa da…

Bu kabuller çerçevesinde, “Türkiye’de (kültürel) değerlerin değişimi” gibi bir konu, ancak iktisadî-siyasal-toplumsal bağlamı içerisinde ve bu bağlam dahilinde (çelişkili yönlerde) etkiyen toplumsal güçler/niyetler/çıkarlar ile bağlantıları çerçevesinde anlaşılabilir, diyorum.

Türkiye, siyasal elitlerin “kültür biçimlendiriciliği”ne soyunduğu coğrafyalara gerçekten de önemli bir örnek teşkil ediyor; üstelik de ta Osmanlı’dan bu yana. İmparatorluğun “geri kalmışlık” sorununun, “Batı kültürü”nün (en azından bazı yönleriyle) temellük edilmesi yoluyla aşılabileceği sanısı, yönetici elitler arasında Gülhane Hatt-ı Hümayünü’nden başlayıp Cumhuriyet tarihi boyunca da uzun süre varlığını sürdüregelen bir kanaattir. Bu kanaat 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren öylesine hegemonik bir hâle gelmiştir ki, “Kızıl Sultan” Abdülhamit bile bu eğilimden kendisini kurtaramamış, Meşrutiyet’in öngördüğü özgürlükleri cendereye aldığı mutlakiyetçi yönetimi boyunca dahi, “Batı tipi” reformları sürdürme zorunluluğunu duyumsamıştır.[5] Tabii yönetici elit, hiçbir zaman Batı’dan “ne”yin ne kadar alınacağı konusundaki fikrî çatışmalardan bağışık olmamıştır: “Batı’nın teknolojisi”nin benimsenip “kültürü”nün dışlanması gerektiğini düşünen ve günümüzdeki “muhafazakâr/sağcı” düşüncenin öncelleri olanlar ile topyekûn (teknolojisi, siyasal kurumları, kültürü, giyim-kuşamı, adab-ı muaşereti ile) “Batılılaşma”yı savunanlar arasındaki yarılma, günümüzde dahi muhafazakâr/sağcı ideolog ve politikacıların elinde önemli bir manipülasyon aracıdır.

Ancak ben bu sunuşta bu denli gerilere gitme niyetinde değilim. “Türkiye’de değerlerin değişimi” gibi uçsuz bucaksız bir konuyu, 1960-1970’ler ile günümüz arasındaki dönemle sınırlandırmanın uygun olacağı kanısındayım. Özellikle de ülkenin kültürel biçimlenişinde Cumhuriyet’in kuruluşundan 1970’lerin sonuna dek, az-çok toplumu ortaklaştıracak kültürel kalıpların siyasal elitler tarafından sağlanmış olduğu, değerler konusunda az çok toplumsal bir konsensüs oluştuğunu, yani 1960-1970’li yılların (yeni toplumsal dinamiklerin siyasal-toplumsal sahneye çıkmış olmalarına karşın) kısmen de olsa Cumhuriyet dönemi kültürel çerçevesini temsil yetisine sahip olduğunu düşündüğüm için.

Cumhuriyet elitleri elinde biçimlenmiş ve özellikle de 1950’li yıllardan itibaren yaşanan iç göçler çerçevesinde oluşan yeni kentsel katmanlarca müzakere edilerek az-çok içselleştirilmiş değerler demeti 1970’lerin sonlarına dek toplumsal kodlara ve etikete damgasını vururken, bu tarihten itibaren bu toplum iki büyük kültürel kırılmayla karşı karşıya geldi:

1. 1980 askerî darbesi ve onunla birlikte yürürlüğe sokulan neoliberal serbest piyasa ekonomisinin toplumsal yaşam ve kültürel kabullerde yol açtığı derin altüstlük;

2. 2000’li yılların başından itibaren kesintisiz bir biçimde süregelen AKP iktidarı ve onunla birlikte hegemonik hâle gelen İslâmcı ideologların toplumsal zihniyeti ve kültürel kabulleri yeniden biçimlendirme çabalarıyla birlikte yaşanan değer karmaşası.

Bu çerçevede, ülkenin son 2-3 yüzyıldır istikrara kavuşmayan siyasal tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birini oluşturan 1970’ler sonrasının kültürel yönelimleri üç zaman diliminde incelenebilir:

1. Siyaseten son derece gerilimli, hareketli olmasına, pek çok yeni aktörün siyasal ve toplumsal yaşama katılmış olmasına karşın Cumhuriyet’in kurucu elitleri elinde biçimlenmiş kültürel kabullerin geniş toplum kesimlerince benimsenip sürdürüldüğü (ya da en azından toplumun büyük bölümünce tartışmaya açılmadığı) 1970-1980 arası;

2. 1980 darbesi ile önü açılan neoliberal politikalar eliyle, ithal ikameci/korunmacı politikalardan dünya kapitalist sistemiyle bütünleşme sürecine geçiş: tüketim alışkanlıklarında ve değerler sisteminde köklü değişiklikler;

3. 2000’li yıllar: İktidar partisi eliyle toplumda Batı’dan kopuş/İslâm’a dönüş çağrı ve çabalarının yoğunlaşması ile birlikte açığa çıkan çelişki ve çatışkılar.

1960’lar, 70’ler: “Masumiyet Çağı” ya da Korporatizmden Kolektivizme…

“Masumiyet çağı” ABD’li yazar Edith Wharton’un özyaşamöyküsünde “Büyüdüğüm ve içinde biçimlendiğim dünyanın 1914’de yok edildiği giderek daha fazla açığa çıkıyordu,” sözleriyle betimlediği, 19. yüzyıl sonu New York’unda geçen ünlü romanının adı. Çapraşıklaşan sosyal ilişkiler içerisinde hem bireysel hem de toplumsal düzlemde masumiyetin yitirilişine değgin bir anlatı…

Dönüp 1970’ler Türkiye’sine baktığımızda,1980’lerin neoliberal dönüşümlerinin basıncıyla yitip gidecek “masumiyet”e dair izlenimleri yakalamamak, olanaksız.

Ancak, tabii, “her ağacın kurdu, kendinden olur.” 70’lerin ülkesini “iki darbe arası Türkiye” olarak nitelemek mümkün. Bir başka deyişle, iş çevreleriyle ve NATO kanalıyla ABD ile yakın temastaki askerî komutanın birincisi “muhtıra”, ikincisi ise “darbe” olmak üzere siyasal ve toplumsal yaşama iki müdahalesi arasında yaşanan çalkantılı kesit.

Ama TSK’nın (ve gerisindeki iç ve dış güçlerin) “ne”ye müdahale ettiğini anlayabilmek için, öyküye 1960’lardan giriş yapmak gerekiyor. Çünkü 70’li yılların siyasal gelişmeleri, 27 Mayıs 1960 darbesinin yol açtığı sonuçlarla yakından ilişkilidir.

27 Mayıs darbesi, bir yandan Marshall Planı kapsamında ABD’den daha fazla kredi alamayan DP iktidarının, ekonomik darboğazı SSCB ile iktisadi ilişkilerini geliştirerek aşmaya çabalaması, bir yandan özellikle kırsal seçmeni elinde tutma kaygısıyla dinsel söylemlere giderek daha çok ağırlık vermesi ve bunun laik elit nezdinde yarattığı kaygılar, bir yandan yükselen eleştirilere karşı ana muhalefet partisi (CHP), basın ve üniversite çevrelerine yönelik baskıları yoğunlaştırması sonucu, TSK bünyesindeki kimi subaylar tarafından kotarıldı.

Darbecilerin ilk işi, yeni bir Anayasa hazırlamak olmuştu: Türkiye Cumhuriyeti devletinin o güne dek sahip olduğu en özgürlükçü Anayasa. 1961 Anayasası, güçler ayrılığını, yargının bağımsızlığını, temel hak ve özgürlükleri, siyasal çoğulculuğu, üniversitelerin ve TRT’nin özerkliğini, yurttaşların önceden izin almaksızın dernek, işçi ve memurların ise sendika kurma özgürlüğünü güvence altına almakta, Meclis’in çıkartacağı yasaların ve hükümet icraatlarının Anayasa’ya uygunluğunu denetleyecek kurumları (Anayasa Mahkemesi ve Danıştay) tesis etmekteydi. Ve de devletin nitelikleri arasına, 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı kapitalizminin liberalizmi terk ederek yöneldiği Keynesyen “sosyal devlet” ilkesini eklemekteydi.[6] “Sosyal devlet”i oluşturma görevi, ekonomik, toplumsal ve kültürel yönelişleri merkezî olarak planlamak üzere 5. Yıllık planları hazırlayacak DPT’nin eline verilmiştir.

1961 Anayasası’nın sağladığı göreli özgürlükçü ortam, kentlere yönelen göç hareketi ve DP liberalizmine alternatif olarak uygulamaya sokulan ithal ikameci ekonomi politikalar sayesinde gelişen sanayileşmenin massedebildiği işçileşme süreçlerinin[7] etkileri, dünyadaki 68 kalkışmalarının itimiyle birleştiğinde, o güne dek sınırlı bir aydın çevreyi etkileyebilmiş devrimci-sosyalist düşünceler, hem aydınlar ve gençlik, hem de emekçi kesimler (özellikle de Alevîler) arasında hızlı bir biçimde yaygınlaşacaktı.

1965’de tek başına iktidara gelen Süleyman Demirel önderliğindeki Adalet Partisi, korumacılık ve düşük faiz ve kur politikalarıyla sanayinin desteklenmesi, genişletici para politikalarıyla tüketicinin alım gücünün yükseltilmesi, sübvansiyon ve teşviklerle kırsalın desteğinin sürekliliğinin sağlanması (1960’lar Türkiye’sinde nüfusun yüzde 60’tan fazlası hâlen kırsalda yaşamaktadır[8]) ve özellikle gençlik ve kentsel emekçiler saflarındaki radikalleşme eğilimleri karşısında Soğuk Savaş’ın antikomünist politikaların içiçe geçtiği bir siyasal hat izlemiştir.

Ancak Türkiye’nin DPT’li döneminde uygulanagelen ve yerli sanayiyi desteklemenin yanısıra refahtan aldıkları payı arttırarak iç pazarı genleştirmeye yönelik Keynesyen politikaların (bunlar arasında sağlık ve eğitim hizmetlerinin bedava olmasının yanısıra, kırsal üreticilere yönelik sübvansiyonlar, vergi muafiyeti vb. teşvikler de bulunmaktaydı) nüfusun geniş kesimlerin rızasını sağladığı görülmektedir: “Bu model, geniş halk kesimlerinin kısa vadeli çıkarlarını, egemen bloğun uzun vadeli çıkarlarıyla çatışmadığı sürece gerçekleştirme potansiyeline sahipti. Her şeyden önce ithal ikâmesine dayalı, iç pazar için tüketim malları üreten yerli bir sanayinin gelişme koşulu, geniş halk kesimlerinin bu ürünlere talebinin olması ve ortaya çıkan iç pazarın dinamizminin sürdürülebilmesiydi. Bu yüzden gerek işçi ve memur ücretleri gerekse tarımdaki küçük üreticilerin gelirleri, sanayici için bir maliyet unsuru olmanın yanında talep unsuru olma özelliğini de taşıyordu” (Demir ve Kömürcü, 2014: 38-39).

Burası konumuz açısından önemlidir: 1960-1970’ler Türkiye’si Cumhuriyet tarihinin geniş halk kitlelerini doğrudan etkileyen en dramatik değişimlerini geçirmesine karşın (bir askerî darbe, yeni bir Anayasa, hızlanan iç göç, sanayileşme, sosyal devlet politikaları, sendikalar, sol-devrimci fikirlerin gençlik, aydınlar ve kentsel emekçiler arasında hızla yaygınlaşması, gecekondulaşma…) kültürel anlam çerçevelerinde önemli bir kırılma yaşanmamasını, yönetici elitlerin sosyal değişimin toplum katmanlarında tepki patlamaları yaratmasının önüne geçecek politikaları devreye sokmasıyla açıklamak mümkün.

Şöyle ifade edeyim: sınıf çatışmalarını hafifletmeye yönelik bölüşüm politikaları, Cumhuriyet’in kurucu umdelerinden halkçılık ve devletçilikle ve bunların tek parti iktidarı boyunca işlerlikte olan kaynağı (“imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” söyleminde ifadesini bulan) korporatist anlayışla örtüşmektedir. Bu “süreğenlik” imgesi, birey karşısında topluma öncelik veren, özgeci, kanaatkâr, eşitlikçi, sadelikten yana “Cumhuriyet ethos”unun 1960-1970’li yıllara da damgasını vurmasına olanak sağlamıştır. Bu ethos, yükselen sol dalgaya karşı sağ çevrelerin “ülkücü hareket”i desteklediği, sokak çatışmalarının gündelik hâle geldiği, üç büyük Alevî katliamının yaşandığı çatışmalı 1970’li yıllarda da süregitmiştir.

Sanayi burjuvazisinin gelişimi ve ona koşut olarak finans sektörünün büyümesi ile sosyal sınıflar arasında giderek açılan mesafe henüz fikirler dünyasına yansımış değildir; “haramzadelik”, “tüyü bitmemiş yetim hakkı yemek”, “vurgun, ihtikâr, rüşvet” vb. suçların “yüz kızartıcılığı” henüz kökünden kazınmış değildir. 1930’ların “çocuklarına onurdan başka bırakacak bir şeyi olmayan dürüst bürokrat”, “eşek sırtında köy köy dolaşarak halkı aydınlatan öğretmen”, “kendisini ödediği vergilerle okutan halka karşı sorumluluğunu yerine getirmek için özel sektörde çalışma olanaklarını elinin tersiyle itip kamu hizmetlerine koşan aydın” tipolojileri, fiiliyatta var olup olmamalarından bağımsız olarak, geçer akçedir – bu imgelerin yaygınlaşmasında etkili olan, “modernleştirici” tek parti despotizmine yönelik tepkiler ise, henüz siyasal bir argümana dönüştürülmüş değildir.

Ortalama ahlâk, “gırtlağından haram lokma geçmemiş memur çocukları”nınkidir; servet özen nesnesi olsa da onu sergilemek, gösterişçi tüketim ayıp sayılmaktadır. “Diskotek bebeleri” vardır; İspanyol paça pantolon, apartman topuk ayakkabı, Bağdat caddesinde piyasa da… Ama o kadar. “Kolej çocukları”nı diğerlerinden ayırt eden tek nokta, Budak pastanesinde pasta yeme, tevatürü gerçeğinden bol ev partilerine katılma, genellikle 02.00’ye kadar açık olan diskotekte salınma lüksüdür. Buna karşılık çay bahçeleri, yazlık sinemalar, halk plajları, Birinci, Bafra sigarası, henüz tartışmalı olmakla birlikte blucin, parka-postal, genç kadınlarda heybe, bütün bir kuşağın eşitliğe ve paylaşımcılığa özleminin, lüks tüketime olan küçümsemesinin ortak gösterenlerdir.

Kolejlerde bile Fakir Baykurt okutan öğretmenler derslere girmekte, yeniyetme gençler, Kemalettin Tuğcu öykülerinden, Victor Hugo’nun “Sefiller”i üzerinden Maksim Gorki’nin “Ana”sına, oradan da Gladkov’un “Çimento”suna geçiş yapmaktadır. Orta-üst sınıf çocuklarının örgütlenme yapmak için üniversiteden, kolejden ayrılıp, gecekondu mahallesine taşınması, fabrikada işe girmesi ender değildir.

1960-1970’li yılların ethosu ve onun biçimlendirdiği popüler kültür, bir bakıma 68 rüzgârının etkisiyle, en azından bu rüzgârdan etkilenen kesimlerde, Cumhuriyetin ilk onyıllarında biçimlenen korporatist zihniyetten kolektivist zihniyete, devlet merkezci bakıştan sınıf merkezci bakışa geçişin damgasını taşımaktadır. Bu yıllar, 1968 dönemecinde tohumları atılan devrimci sanatın çiçeklendiği bir dönem olmuştur. Tiyatro sahnelerden sokağa taşınırken (grevlerde, mitinglerde gösteri düzenleyen sokak tiyatroları) sahne de işçi hareketlerini, grevleri, devrimci mücadeleleri sergilemektedir (AST, Dostlar Tiyatrosu…). Yeşilçam’ın gözde “zengin kız fakir oğlan” teması toplumsal- siyasal ortama ayak uydurup fakir oğlanı sendikacı, zengin kızı da sonunda devrimciye dönüştürürken, düğün sahnelerini grev çadırlarına taşımıştır. Bunun yanı sıra, “Çirkin Kral”lıktan sinema dehasına yükselen Yılmaz Güney fırtınası esmektedir devrimci çevrelerde. Halk müziği, özellikle de Alevî geleneği bir “protest” müziği olarak yeniden yorumlanmakta, Pir Sultan’ın, Hatayî’nin, Dadaloğlu’nun deyişleri, “rock” yorumuyla buluşmaktadır devrimci gençlikle. Öykü ve romanlarda devrimci gençler boy göstermeye başlamıştır. 12 Mart romanları, anıları ilk kez “Derin Devlet” gerçeğiyle karşı karşıya bırakmaktadır bütün bir kuşağı. Önceleri yalnızca komünistleri ve 141-142 sınırını aşan yazar-çizerleri konuk eden cezaevleri, yüzlerce, binlerce gencin okulunu oluştururken, zengin bir edebiyata da kaynaklık edecektir.

Öte yandan, dünyada ABD’nin Latin Amerika, Güneydoğu Asya vb. bölgelere yönelik kanlı müdahalelerine bir tepki olarak gelişen 68 rüzgârının etkisiyle özellikle üniversite gençlik saflarında zemin kazanmakta olan anti-emperyalizm de[9], bağımsızlığını işgal güçlerine karşı verdiği savaşla kazanmış bir toplumun kültürel dağarcığına yabancı değildir: bunu 68 kuşağının eylemlerinde bağımsızlık savaşı retoriğine ve kalpaklı Mustafa Kemal imgesine sıkça başvurmasında görmek, mümkündür.

Diğerkâmlık ethos’u, yalnızca sol çevrelerle sınırlı değildir üstelik. AP-MHP-MSP’li koalisyonların sırtını sıvazladığı, komando kamplarında yetiştirilen “ülkücü” gençlik de “dini/İslâm’ı ve devleti komünizm tehdidine karşı korumaya yeminli, bu uğurda ölümü göze almış yoksul ve temiz halk çocukları” imgesine sarılmaktadır.[10] – Yaşanan gerçeklik ne denli farklı olsa da…

Diğerkâmlık “ethos”unun inadına karşın, siyasal yaşam çalkantılıdır. 12 Mart 1971 darbesinin generali Memduh Tağmaç’ın ağzından dile getirilen “sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı” gerekçesiyle hükümete verilen muhtıra, hükümetin istifasına ve iki yıl sürecek bir ara rejime yol açacak, 1973’de yapılan seçimlerle iktidara gelen Ecevit liderliğindeki CHP yönetimi kısa ömürlü olacaktır.

12 Mart yönetiminde 1961 Anayasasının sağladığı temel hak ve özgürlüklerdeki büyük çaplı kısıtlamalara gidilmiş, her türlü örgütlenme, toplantı ve mitingler yasaklanırken sendikalar, basın, radyo ve televizyon, üniversiteler, üzerindeki baskılar yoğunlaşmıştır. Bu dönemde siyasal formasyonlarında önemli miktarda Kemalizm bulunan devrimci gençler, idam sehpalarında ve Ziverbey Köşkü, DAL gibi işkence mekânlarında “derin devlet” ile tanışacaktır.[11]

Geriye bakıldığında görülüyor ki, “sonun başlangıcı”dır 12 Mart muhtırası. Uyumlu, dayanışmacı, korporat toplum tecrübesi, bir gençlik kuşağının güzel bir dünya düşlerinin cezaevlerinde, idam sehpalarında parçalandığı, o güne değin Devlet Baba’nın koruyucu elini hep üzerinde hissetmiş bir halkın bir yandan sokağa dökülen şiddet sarmalı, siyasi cinayetler, bir yandan yeni yeni tanımaya başladığı enflasyon-devalüasyon, petrol krizi, hayat pahalılığı, kıtlık gibi ekonomik basınçlar, bir yandan kırsaldan göç etmiş yığınların yeni tüketim alışkanlıkları edinirken, dağılmakta olan yaşamlarını bir arada tutma çabaları, bir yandan o güne dek öteki’lere (gayrımüslim azınlıklara) yönelmiş olan kitlesel hıncın bu kez yönünü Alevîlere çevirdiği üç büyük katliamı anlamlandırma çabası… ve tüm bu olayların müthiş bir siyasal istikrarsızlık, pratikte hükümetsizlik koşullarında olup bitmesi[12] gerçekliği karşısında dağılır, gider…

Ancak tecrübeler dağılıp gitse de, onlara ilişkin tahayyüller, onlara dayanarak biçimlenmiş değer sistemleri, bir süre daha varlığını korur. Ta ki ideoloji biçimlendirici elitler, topluma yeni bir deneyim zemini ve deneyimlerini anlamlandırabilecekleri yeni bir dağarcık sunana kadar.

1980’ler Eşiği: Bireyin ve Hedonizmin Yükselişi

Yukarıda sözünü ettiğim süreç, bir başka deyişle, korporatizmden kolektivizme, devlet merkezci bakıştan sınıf merkezci bakışa geçiş, 1980 askerî darbesiyle birlikte, apansız ve geri dönüşsüz bir biçimde kesintiye uğrayacak, Türkiye’yi 1970’lerin başlarından itibaren küresel ölçekte kotarılmakta olan neoliberal paradigmaya doğru savuracaktı. Küresel ölçekli dinamiklerin yanı sıra, Türkiye’de 12 Eylül askerî rejimiyle birlikte kalıcı özellik kazanan “de-ideolojikleştirme” ya da tersinden ideolojikleştirme olarak niteleyebileceğimiz “operasyon” da bu durumu destekleyecek koşulları yarattı.

Bugün Türkiye’de popüler kültürü, ya da herhangi bir toplumsal-kültürel görüngüyü irdelerken, “650 bin kişinin gözaltına alındığı; 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiği; 230 bin kişinin yargılandığı; 7 bin kişi için idam istendiği; 517 kişiye idam cezası verildiği; idam cezası verilenlerin 50’sinin asıldığı; 14 bin kişinin yurttaşlıktan çıkarıldığı; 30 bin kişinin ‘siyasi mülteci’ olarak yurtdışına gittiği; 300 kişinin kuşkulu bir şekilde öldüğü; 937 filmin sakıncalı bulunup yasaklandığı; 23 bin 677 derneğin faaliyetinin durdurulduğu; 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildiği; gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildiği; gazetelerin 300 gün yayın yapamadığı; 39 ton gazete ve derginin imha edildiği; cezaevlerinde 299 kişinin yaşamını yitirdiği”[13] ve en koyusundan despotizmin tüm toplum kurumlarına nüfuz ettiği 12 Eylül rejiminin etkilerini görmezden gelerek hiçbir yere varamayız. Bu tahayyülü zor bilanço, toplumu yeni öğrenmeye başladığı sosyalizasyon türlerini baskılamaya, bilinçaltına itmeye, zorunlu bir unutmaya itecekti. Darbe günlerinde evlerde, banyolarda, arka bahçelerde, sobalarda yakılan binlerce, on binlerce kitap, bu unutuşun simgesidir adeta… Dişinden tırnağına, köylüsünden polisine örgütlü, haklarının bilincinde, talepkârlık düzeyi yüksek, giderek de yükselen emekçiler, 12 Eylül terör rejimi altında zorla örgütsüzleşirken 1960’lı yıllardan itibaren edindikleri bütün kazanımları tek tek yitirmeye başladı. 1980 öncesinin güven ve kararlılığı bir anda yerini kuşkuya, güvensizliğe, içe kapanmaya bıraktı.

Neoliberalizm aşısı, böylesi bir yılgınlık ikliminde tuttu. Millî Güvenlik Konseyi’nin toplumun bütününü kıskıvrak kavrayan çelik pençesi, Necip Fazıl’ın rahle-i tedrisinden geçmiş, laubali görünümlü, askeri şort ve şıpıdık terliklerle teftiş etmekten çekinmeyen, İbrahim Tatlıses’e bayılan, kendi sürdüğü otomobiliyle Antalya yollarında saatte 180 km. sürat yapan bir başbakan (sonradan Cumhurbaşkanı) tarafından gevşetiliyor ve Türkiye bir nev’i “rehabilitasyon”a alınıyordu. Cunta rejiminin travması çok ağırdı; üstelik emek cephesi, hele sosyalist blokun çözülme sürecine girdiği bir ortamda, tüm dünyada gerilemekteydi. Böylelikle 12 Eylül öncesi öğrenmeye başladıklarını, yani örgütlenmeyi, sokağa dökülmeyi, protesto etmeyi, grevleri, mitingleri bir çırpıda unutuluşa terk ederek, bireysel hazların havucuna sarıldı toplum. Kiviler, Çikita muzlar, Jack Daniels viskiler, İsviçre çikolataları, lüks otomobiller, renkli TV’ler, yüzme havuzlu villalar, assolistin başından aşağıya dolarların saçıldığı gazinolar boca edildi ücretlerin kısıldıkça kısıldığı, sosyal hakların bir bir yitirildiği, işsizlik oranlarının tırmanışa geçtiği, tarım topraklarının, arkeolojik sitlerin ranta açıldığı neoliberalizm koşullarında giderek yoksullaşan halkın önüne. “Kafayı kullan, köşeyi dön” almıştı “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”in yerini. Çaycı çocuklar bankerliğe soyunup bir yılda tahayyül edemeyecekleri servetlere kavuşur, ertesi yıl aynı hızla batarken, futbolcu delikanlılar milyonluk transferlere imza atarken, kısa yoldan zengin olma ihtirası sarmıştı toplumu. Artık “gemisini kurtaran kaptan”dı; “altta kalanın canı çıksın” burcuna girmişti güneş… Ve her şey, ama her şey, başta “mahremiyet/özel yaşam” denilen şey olmak üzere büyük bir hızla piyasalaşıyordu. Akla gelebilecek her şeyin, piyasada bir karşılığının, bir fiyatının olduğunu toplumun ciddi ciddi düşünmeye başladığı bir çağ oldu, 1980’ler…

1970’li yıllarda toplumsal ethos’a damgasını vuran, “korporatizmden kolektivizme geçiş” ise eğer, 1980’ler bireyciliğin ve piyasanın mutlak ve “ötekini tanımayan” hükümdarlığını ilan ettiği yıllardır. Diğerkamlık benmerkezcilikle, dayanışmacılık “altta kalanın canı çıksın” diyen bir tırmanma hırsıyla, idealler uğruna yaşamdan vazgeçmeyi göze alan bir özgecilik sınır tanımayan bir hedonizmle, “tüyü bitmemiş yetim hakkı yeme” korkusu “benim memurum işini bilir” pişkinliğiyle ikame edilir. Gösterişten kaçınan tokgözlülük yerini servetin dökülüp saçılmasıyla sergilendiği bir “saltanat”a bırakacaktır. 80 sonrası zenginleri, saray bahçelerinde incili kaftanlarla, “şampanyanın su gibi aktığı davetler” vermektedir…

Hiç kuşku yok ki, bütün bunlar durup dururken, kendiliğinden olup bitmiş şeyler değildir. Bir ucunda 12 Eylül yılgınlığı ve umutlarını yitirmiş, bir kez daha yenilmiş olmanın ezikliği yatan bu ethos değişimi, medyanın ağırlıklı bir rol üstlendiği siyasal-kültürel simsarların gayretleri ile gerçekleşmiştir. Gazete sayfaları renklendikçe renklenirken, TV ekranları, özellikle de yasaları baypas ederek mantar gibi biten özel kanallar, “vur patlasın, çal oynasın” devasa bir gazinoya dönüştürür toplumsal sahneyi. “Kan kusup kızılcık şerbeti içme”yi bellemiş, “kabahat de, sevap da yorganın altında” püritenliğiyle yoğrulmuş toplum bu devasa gazinoda tezgâhlanan “reality show”larda “mahrem” bildiği ne varsa, ortalığa saçmaya başlamıştır. Nurdan Gürbilek bu gelişmeleri şu sözlerle betimliyor: “(…) Yani Türkiye’de sürece damgasını vuran, (…) kendilerine yeni haber alanları yaratmak isteyen gazete ve dergilerin soruşturmalarına büyük bir açlık, büyük bir iştahla cevap veren, iç dökmek isteyen, bunda bir özgürleşmenin ve bireyselleşmenin imkânını gören gönüllü anlatıcılar oldu.

Sonuçta 80’lerin Türkçe ye kazandırdığı en önemli sözcüklerden biriydi özel hayat. İçerdiği bütün çelişkilerle birlikte: Özel hayat diye ayrı bir varlık alanının tanımlanabilmesi için önce adlandırılması, ama kamusal olarak adlandırılması, üzerine kamuoyu oluşması gerekiyordu.”[14]

Belki dönemin ekranlarından çarpıcı bir örnek, toplumsal değerlerin nasıl altüst olmakta olduğunu anlatmaya yeter. Yıl 1995: Fadime Şahin isimli tesettürlü bir genç kadın, intisap etmek için yanaştığı iki tarikat şeyhinin cinsel saldırısına uğramış, bir tanesiyle uygunsuz bir durumda basılmıştır. 1970’lerin püriten ethosu koşullarında kadının utanç içinde gizlenmesi beklenirdi. Ancak köprünün altından çok sular akmış, devran değişmişti… Toplumsal değer sistemi de. Fadime Şahin’in kanal kanal dolaşıp başına gelenleri en ince ayrıntısına dek anlattığına tanık oldu, toplum. Olayı kıran kırana rating yarışına dönüştüren özel TV kanalları sayesinde, hepimiz birer röntgenciye dönüşmüş, Aczmendi tarikatı şeyhi Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin’in mahrem hayatını dikizler olmuştuk soluk soluğa.

Başka bir örnek de Kumkapı’dan gelsin. 90’lı yıllara damgasını vuran ünlü Kumkapı cinayeti: Temmuz 1995’de bir ana kız ve bir misafirleri Kumkapı’da bir meyhaneye giderler. Ancak bir süre sonra bir magandanın tacizleriyle karşılaşırlar. Kız masadan bir bıçak alarak tacizciye saplar, tacizci kan kaybından ölür. Genç kadın kısa süreli cezaevine düşer, ancak bir süre sonra tahliye edilir.

Buraya kadar iyi hoş; ancak sonra olanlar, toplumun medya elinde nasıl çığırından çıkabileceğine örnek oluşturmaktadır: Genç kadın şarkıcı olup sahneye çıkmaya başlar. Bu arada maktulün eşi de medyanın dikkatinden kaçmamış, kanal kanal dolaşıp ölen kocasının ardından ağlarken, önce türbanını atmış, erotik pozlar vermiş, arkasından o da sahneye çıkmaya başlamıştır. Üstelik tam da kocasını öldüren kadının çalıştığı gazinonun karşısındaki bir başka gazinoda!

1980’lerin depremi, yalnızca hiçbir özelliği olmayan, sıradan erkek ve kadınları birkaç ay sonra unutulup gidecek medya star’larına dönüştürmekle kalmamıştı: Kimi eski solcular Özal’ın yanında saflarını çoktan almışlar, bir yandan devrimciliğe lanetler yağdırırken bir yandan da liberalizm apolojizmi ile mürekkep yalamışlara “yeni ufuklar” açmaktadırlar.

Özetle, cunta yönetiminin sopasını izleyen Özal döneminin havucu toplumsal iklimi dönüştürürken popüler kültürde Cem Karaca, Alpay, Moğollar yerini İbrahim Tatlıses’e, Tarkan’a, Yonca Evcimik’e, Müslim Gürses’e, Küçük Emrah’a, “Acıların Kadını” Bergen’e, Ciguli’ye, Ferdi Tayfur’a bırakır…

Ancak tüm bu zevk ü sefanın, bu hedonizmin, tüketim toplumu yolundaki denemelerin örtemediği bir şey vardır: neoliberal piyasa ekonomisi, o güne dek bir yandan kliyentalist/popülist politikalar, bir yandan Keynes’ci iktisat, ama bir yandan da örgütlü emek mücadelesinin az-çok dengede tuttuğu sınıflar arası gelir düzeyleri arasına bir uçurum yerleştirmiştir. Küçük bir eş-dost grubu, çığırından çıkmış, gözü karartmış liberalizm ikliminde büyük bir hızla zenginleşirken, Türkiye toplumu ilk kez sürdürülemez yoksulluk, bir başka deyişle sefaletle tanışmaktadır. Yine Nurdan Gürbilek’in deyişiyle: “Reklamların sunduğu seçkin imgeler, vitrinlerin bolluğu ve 80’lerin basını; bütün bu birikim, bütün bu görüntüler, bir an için sanki bu ideal herkes için geçerli olabilecekmiş izlenimini doğurmayı başardı; Batılılar gibi sanki artık görmezden gelinebilecekmiş, sanki New York’ta olduğu gibi yolun ortasında yatan açların üstünden atlanabilecekmiş gibi. Bütün bir söz patlamasının ortasında söz hakkından mahrum bırakılmış, hapishaneye kapatılmış, yasaklarla yönetilen, anadilini konuşamayan Türkiye…”[15]

1980 ve 90’lı yıllarda yaşanan dramatik kültürel değişimi, toplumsal değerlerdeki hızlı kayma, yalnızca neoliberal iktisat politikaları ve bu politikaların yol açtığı yeni tüketim alışkanlıkları ve hedonizm ile açıklanamaz elbette.

Türkiye insanları, 1980’lerin sonu ve 1990’lı yıllarda düşük yoğunluklu bir iç savaş görünümüne doğru tırmanan Kürt hareketi nezdinde, kimliğe ilişkin iddia ve taleplerle de tanışmıştır. 1930’larda Türk halkının bilincini biçimlendiren ve izdüşümleri 1970’lerin sonlarına dek süren “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” algısı, böylelikle hem sınıfsal hem de etnik açıdan parça parça olur. 1980’lerin ortasındaki Kürt ayaklanmasıyla başlayıp 1990’ların sonuna, Kürt hareketinin lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişine dek süren süreç, 1970-80’li yıllarda Ülkü Ocakları/MHP ile sınırlı, marjinal bir görünüm arz eden Türk milliyetçiliğinin popülerleşmesine yol açarken, bir yandan da bu Kemalist ulus yaratma girişimi içerisinde gözden yitirilmiş farklı kimliklere, kökenlere ilişkin bir bellek tazelemesine yönelecektir toplum.

“Toplumsal dayanışma” ethosu böylelikle hem yatay (sınıfsal) hem de dikey (etnik) düzlemde parçalanacaktı.

* * *

Sadece bir-kaç yıl içerisinde bir toplumun değerlerinin böyle hızlı, kökten, yaygın ve acıtıcı bir şekilde dönüştürülmesi, dönüştürülmüş olabilmesi, bizatihi kültürün bir sınıflar arası mücadele aracı olduğunu bize göstermektedir. Çünkü sözünü ettiğim radikal değişim kendiliğinden, müdahalesiz bir biçimde gerçekleşmiş değildir; 1980 sonrasında özellikle madun sınıfların kültürü, “yukarıdan”, birbirini tamamlayacak tarzda ikili bir müdahaleye maruz kalmıştır: a/depolitizasyon ve liberal piyasa ekonomisine uyarlanma. Bu müdahaleyi yürütenler, birbirleriyle en azından temel konularda hemfikir olan, farklı kültürel simsarlardır: hemfikir oldukları konular, toplumun 1980 öncesi yaşadığı hızlı siyasallaşmaya bir an önce son verilmesi, kolektivist yönelişin kırılması, sınıf mücadelesi dinamiklerinin zaafa uğratılması, örgütsüzleşme ve tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesidir. Bir başka deyişle, askerî cuntanın sopası ile dizginsiz serbest piyasa ekonomisinin havucu aynı anda işletilmiş, bu sürecin ebeliği ise, “bölücülük ve yıkıcılık” dışında her türlü denetimden azade edilmiş, dizginlerinden boşanmış medya, özellikle de 1980 sonrasında dev bir sıçrama yapan görsel medya, yani televizyon tarafından üstlenilmiştir.

Ve 2000’li Yıllar: “Cemaate Dönüş”

1990’ların siyasal iklimine ise, siyasal İslâm ve Kürt hareketinin yükselişi, yönetici elitin bu iki hareketi denetlemek/bastırmak için başvurduğu zecrî önlemler damgasını vurur: Kürt hareketine karşı, boyutlarını Susurluk kazasının açığa çıkardığı kirli ilişkiler çerçevesinde yürütülen “düşük yoğunluklu savaş”: Baskınlar, faili meçhuller, işkence, köy yakmalar, köy boşaltmalar, Kürtçe’nin kullanımının yasaklanması… Sonuç: 30 bin kadarı PKK militanı, 6500’ü güvenlik görevlisi, geri kalanı sivil halk olmak üzere 41 bin ölü, on binlerce yaralı, yerlerinden edilmiş, bölgedeki kentlere ya da ülkenin batısına göç etmiş yüzbinlerce Kürt…

1980’lerin “yıkıcı akımların önüne geçmek için maneviyatçılığı desteklemek gerekir,” savıyla, o güne dek dar bir kadro hareketi olan Aydınlar Ocağı’nın ileri sürdüğü “Türk-İslâm Sentezi”nin “resmi devlet görüşü” olarak benimsenmesi ve bu yolla devlet nezdinde önü açılarak hızla örgütlenen siyasal İslâm ise, 1990’ların sonlarına doğru, yeniden bir “tehdit” olarak algılanmaya başlamıştı yönetici elit katında. Bunun sonucu, “irtica ile mücadele” yeniden MGK’nın gündemime dahil edilirken, siyasal literatüre “28 Şubat Kararları” olarak geçen ve devletin siyasal İslâm’la mücadele kararlılığının altını çizen bir dizi karar alındı. Sonuç, dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’ın görevden istifa ettirilmesi oldu.

Tüm bu olaylar, 20. yüzyılın sonunda patlak veren ülkeyi müthiş bir siyasal istikrarsızlık içerisinde yakalayan bir iktisadî-malî kriz eşliğinde gerçekleşiyordu…

Erbakan’ın çizgisinden kopan ve kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan “yenilikçiler”in kurduğu (2001) AKP bu koşullar altında, (“radikal İslâm”ı “ılımlı/demokratik/Batılı değerlerle barışık bir İslâm’la dengelemeyi düşünen Batı’nın da desteğiyle) kuruluşundan bir yıl sonra, oyların yüzde 35’e yakınını alarak iktidara geldi. O günden bu yana da tek başına iktidarda kalarak, Tek Parti dönemi dışında Cumhuriyet tarihinin en uzun süreli iktidarda kalan partisi olmayı başardı.

İcraatları pek çok açıdan tereddüt ve salınım gösterse ve çoğunlukla başlangıcından tam tersi sonuçlara yol açsa da (Fethullah Gülen cemaati ile ilişkiler; AB politikaları; “Kürt açılımı”, demokratikleşme söylemleri, “Ergenekon davaları”…)” AKP’nin iktidar dönemi, iki alanda son derece istikrarlı bir hat izlemektedir: neoliberal iktisat politikaları ile İslâmî referanslı muhafazakâr sosyo-kültürel politikalar…

Aslına bakılırsa, AKP’yi bugüne dek iktidara gelmiş bütün siyasal partilerden ayırt eden özelliği, bu iki “sabite”nin kesişme alanını oluşturmasıdır. AKP neoliberalizmi, yalnızca serbest piyasa önündeki tüm engelleri kaldırma, bugüne dek Cumhuriyet hükümetlerinin giriştiği en gözükara özelleştirme politikalarının uygulayıcısı olma, istihdamı deregülarize etme, taşeronlaştırma, sosyal hakları budama vb.nden ibaret değildir. AKP’nin neoliberalizmi, aynı zamanda “Anadolu Kaplanları” olarak da anılan merkez dışı sermayeyi (KOBİ’ler, MÜSİAD) iktisadi yaşamın merkez aktörleri kılma yolundaki kararlı politikalardır. Bu sınıfsal gövde, AKP’nin toplumsal-kültürel muhafazakârlığını, önceki sağ partilerde olduğu üzere dinine bağlı, Sünnî çoğunluğun desteğini sağlamakla sınırlı olmaktan çıkartıp, “devleti ve toplumu dönüştürme projesi” hâline gelmesinin önünü açacaktır. Evet, AKP iktidarı boyunca, o güne dek Anadolu kentlerinde küçük imalathaneler/fabrikalar hâlinde çalışan “taşra sermayesi” muazzam bir büyüme trendine girmiş ve günümüzde “Dünyanın en zenginleri” listesine girecek birkaç müteşebbis çıkartmıştır aralarından. Ama konu yalnızca “büyüme-zenginleşme” değildir: AKP ile birlikte, bu gövde aynı zamanda o güne dek TÜSİAD’ın damgasını taşıyan Türkiye kapitalizminin Batı’ya yönelik yüzüyle de hesaplaşma içine girecektir.

Başlangıçtaki “AB’ye bağlılık, AB’ye tam üyelik hedefi” söylemlerine karşın, (bu söylemlerin dozajının süreç içerisinde giderek düştüğü, bir vakı’adır) AKP iktidarı, Batı ile ilişkileri bugüne dek hiçbir sağ iktidarın göze alamadığı ölçüde germe konusunda pervasız davranmakta. Bu politik-diplomatik manevra alanını ise, içeride toplumu İslâmîleştirme, daha doğrusu Sünnî-İslâm’ı toplumun merkezi değeri olarak kurma çabaları üzerine yerleştiriyor. İktidar partisi, bunu birkaç yoldan gerçekleştirmekte:

1. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev alanlarının genişletilmesi, başkanlığın bütçe, kadro ve yetki açısından şişirilerek pratikte “hilafet kurumu” niteliğinde işletilmesi: AKP iktidarında Diyanet İşleri Başkanlığı, bütçesi 8-10 bakanlığın toplam bütçesini aşarak milyarlarca liraya hükmeden[16] ve yetkisi toplumun tümüne nüfuz eden -neredeyse Hilafet’e denk- bir kuruma dönüştürüldü.

Tabii iş Diyanet bütçesinin her yıl katlanmasından ibaret değil… Bu paraların nasıl, ne için harcanacağı sorusu önemli: Diyanet bütçesinin çok küçük bir bölümü personel maaşları vb. zorunlu kalemlere tahsis edilmiş durumda. Geri kalan ise, kurumsal olarak Diyanet İşleri’nin ilgi alanı dışında olması gereken kalemlere ayrılıyor: “Din hizmetlerini toplumun tüm kesimlerine ulaştırmak ve etkinliğini arttırmak” ana başlığı için 2017’ye kadar tam 575 milyon 352 bin TL harcanacak. Diyanet, toplumsal sorunların çözümünde etkin rol alabilmek için de aynı dönemde 52 milyon 608 bin TL’lik bir bütçe kullanacak. Strateji planının hemen hemen en önemli konuları arasında yer alan “ahlâki yozlaşmayı önlemek” için de 42 milyon TL harcanacak. “Dindar toplum projesi” için 5 yılda toplam 1 milyar 5 milyon 80 bin TL’nin harcanması öngörülüyor.”[17]

Son yıllarda din görevlilerinin cami dışına çıkarak dinin toplumsal yaşama nüfuz etmesi yolundaki sessiz adımlar da bir “toplum mühendisliği”nin süregitmekte olduğuna işaret ediyor. Din görevlileri, üzerlerine hiç mi hiç vazife olmayan konularda yükümlendiriliyor, sorumluluk alanları camiden mahalleye, mahalleden kamusal alana doğru sürekli genişletiliyor. Toplumun bütün sorunlarına karşı din (Sünnî İslâm) deva olarak sunuluyor. Örnek mi? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’yla Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan protokole göre imamların aile içi şiddet ya da boşanma gibi konularda arabuluculukla görevlendirilmesi; çocukların okuldaki devamsızlığından trafik kurallarına uyulmasını denetlemeye, hastanelerden cezaevlerine hayatın her alanında imamların görevlendirilmesi…

2. Eğitim sisteminde dinsel müfredatın ağırlığının arttırılması: O zamanlar Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, 2012 yılında, partisinin genişletilmiş İl Başkanları toplantısında açıklamıştı: “Dindar nesiller yetiştireceğiz!”[18] “Dindar nesiller yetiştirme” hedefinin, yalnızca zorunlu din derslerinin sayısını arttırmak ve ortaöğretim müfredatına yeni dinsel dersler eklemesinden ibaret olmadığı kısa sürede anlaşılacaktı. Yanısıra seküler müfredatın “dine uygunluk” açısından gözden geçirilmesi, evrim gibi derslerin kaldırılması, öğrencilerin ibadete teşvik edilmesi, toplu cami ziyaretleri, dinsel içerikli konferanslar, derslerde dinsel telkinlerde bulunan, kız öğrencileri kapanmaya teşvik eden öğretmenler, düz liselerin kaldırılarak Anadolu liselerine puan tutturamayan öğrencilerin meslek lisesi ile İHL arasında tercihe zorlanması, Kur’an kurslarının yaygınlaştırılması, tarikat yurtlarının teşviki, İHL’lerin sayısındaki patlama, karma eğitimin tartışmaya açılması, sınıflarda ve diğer okul etkinliklerinde kız ve erkek öğrencileri ayıran düzenlemeler… Tüm bu ve benzeri uygulamalar, gençliği İslâm’a uygun tarzda yeniden biçimlendirme girişimini gözler önüne eriyor.

3. Toplumsal yaşamın yeniden biçimlendirilmesi: “milliyetçilik”ten ziyade “maneviyatçılık”tan beslenen AKP “muhafazakârlığı”, sokağı zapt u rapt altına almak üzere çeşitli manevralar yapmakta: alkol ve sigara tüketiminin sınırlandırılması yolundaki çabalar, özellikle taşra illerinde güvenlik güçlerinin “samimi” görüntü arz eden çiftlere müdahaleleri… ama özellikle de kadınlara yönelik söylem ve icraatlar: kürtajı pratikte olanaksızlaştıran politikalar; en yetkili ağızların her fırsatta “kadın fıtratı”na, analık görevinin kutsallığına, kadınların nasıl giyinip nasıl davranması, kaç çocuk doğurması gerektiğine yönelik görüş serdetmeleri; aile içi şiddeti göz ardı edip boşanmanın önlenmesine yönelik politika arayışları… Sayısız örnekle zenginleştirilebilir…

* * *

Dindarlaş(tır)ma çabalarının iktidar tarafından yürürlüğe konulmuş bir toplum mühendisliği projesi olduğu söylenebilir. Epey de işlevi var: Öncelikle, tabii, neoliberal uygulamaların birinci kurbanı, işsiz ve umudunu giderek yitiren gençliği, “dindarlık”la denetim altında tutmak… “İşçi-işveren barışı”nı ortak bir iman sistemi aracılığıyla sağlayıp temsilcisi olduğu Anadolu sermayesini işçi-patron ilişkilerinin masraflı prosedürlerinden kurtarmak… Kürt ya da Alevî “farklılığı”nı Sünnî-İslâm şemsiyesi altında massetmek ve ehlîleştirmek… İslâmîleş(tiril)miş bir toplum projesiyle Laik zihniyetten tarihsel rövanşı almak… Ve toplumsal iklimi dönüştürerek seküler iktidar alternatiflerini geçersizleştirmek…

İktidarın “niyet”leri ne olursa olsun, son yıllarda bu coğrafyada yeni (İslâmcı) elit eliyle yürütülegelen gündelik yaşamı İslâmîleştirme projesinin toplumda karşılığını bulduğunu kabul etmek gerekiyor. Son dönemlerde gerçekleştirilen araştırmalar, Türkiye toplumunda bir “muhafazakârlaşma”yı açığa çıkartmakta: bunlardan ilki, Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in hazırladığı ‘Türkiye Değerler Atlası -2012’;[19] ikincisi ise Prof. Dr. Hakan Yılmaz’ın Açık Toplum Derneği ve Boğaziçi Üniversitesi desteğiyle yürüttüğü ‘Türkiye’de Muhafazakârlık: Aile, Cinsellik, Din’[20] başlığını taşıyor.

Örneğin Yılmaz Esmer’in araştırmasında, 1990’dan 2011’e, yani son yirmi yıl içerisinde dindarlık ölçeği 10 puan üzerinden 6.98’den 7.01’e yükselmiş. Bir başka deyişle, “Din sizin için önemli mi?”, “Çocukta dindarlık önemli mi?”, “Oruç tutar mısınız?”, “Namaz kılar mısınız?”, “Kadınların mayo giymesi günah mı?”, “Ramazanda öğle yemeklerinde lokantalar kapatılmalı mı?” türünden 10 sorunun 7’sine Türkiye insanları “evet” yanıtını vermekte – 20 yılı aşkın süredir. Kendini “dindar” olarak tanımlayanların oranı ise, aynı süre içerisinde, yüzde 75’ten yüzde 85’e yükselmiş: Bir başka deyişle, dinsel pratiklerden ziyade, “özalgı/öztanım” İslâmileşmekte…

Hakan Yılmaz’ın araştırması da, benzer sonuçlar veriyor. Örneğin toplumun yüzde 88.9’u kendini “orta derecede ya da çok dindar” olarak tanımlamakta. Yılmaz’ın 2006 tarihli araştırmasında ise, orta-yüksek dindarlık oranı yüzde 90.2 olarak çıkmakta. Bu Avrupa ülkeleri arasında, hatta dünyada Türkiye’yi “en dindarlar” arasına yerleştiren bir oran. Dinsel pratiklerin (namaz, oruç) gözetilmesinde belirli bir gevşeme gözlemlenirken [günde beş vakit namaz kıldığını belirtenlerin oranı 2006’da yüzde 33.5’ten, 2012’de yüzde 28.2’ye; Ramazan boyu oruç tutanların oranıysa, 2006’da yüzde 60.4’ten, 2012’de yüzde 53.1’e gerilemiş], dinin siyasal-toplumsal kararlardaki etkisinde belli bir artış görülüyor: Örneğin oy vermede siyasal parti liderinin dinsel inançlarını önemli bulanlar, 2006’da yüzde 62.9’dan, 2012’de yüzde 71.9’a tırmanmış. Buna karşılık arkadaş ve eş seçiminde dinsel inançların önemli olanların oranı, pek değişmiyor: Türkiye insanlarının yüzde 70 kadarı yıllardır arkadaş, yüzde 80 kadarı ise, eş seçiminde din etkenini önemli buluyor.

Bu ve benzeri veriler, yayınlandıkları dönemde, -araştırmacıları da dahil- kamuoyunca, “ne mutlu, Türkiye’de değerler 20 yılı aşkın süredir değişmiyor; halkımız ılımlı bir muhafazakârlığı sürdürüyor; demek ki AKP iktidarının toplumu İslâmcılaştırdığı iddiası bir söylenceden ibaret” rehavetiyle karşılanmıştı.[21]

Oysa gelişen olaylar, bu rehaveti boşa çıkartacaktı. Üç bakımdan:

1. “Muhafazakârlık ölçeği”ndeki değişimler ne olursa olsun, Türk muhafazakârlığının bileşenlerinin terkibinde bir değişiklik gerçekleşmişti. Açıklayayım: Sosyal araştırmalarda “muhafazakârlık” üç değer sistemi üzerinden ölçülür: Milliyetçilik, dindarlık ve ataerki (kadınların toplum içerindeki yeri konusundaki görüş ve tutumlar). Hiç kuşku yok ki, bu üçünü birbirinden tümüyle soyutlamak mümkün değil; genelde toplumsal zihniyette birbirlerini tetikleyerek ilerleyen halet-i ruhiyelerdir bunlar. Ancak politik iklime bağlı olarak bunlardan biri ya da diğeri ön plana çıkabilmektedir. Böylelikle, örneğin Kürt çatışmasının yoğun olduğu yıllarda Türk(iye) muhafazakârlığının güdücü gücü milliyetçilik iken, günümüzde, din (İslâm’ın Sünnî yorumu) ön plana çıkmaktadır. Üstelik de “dindarlık” ibadet frekansında değil (Hakan Yılmaz’ın araştırması, ibadette bir gevşemeyi ortaya koyuyor), siyasal-toplumsal tutum alışlarda, bir başka deyişle, bir kimlik göstereni olarak açığa çıkmakta. Bu koşullarda, oy vereceği partinin dinsel tutumlarını önemsediğini belirten seçmen oranındaki artışa koşut olarak, partilerin siyasal propagandalarında dinsel söylemlere giderek daha fazla ağırlık verdiği gözlemleniyor.

2. Dinsel temelli “mahalle baskısı”nda yoğunlaşma: Olagelenler, yukarıdaki saptamayı ampirik olarak da doğrulamakta: dinsel gerekçeli sokak şiddeti (açık giyindiği gerekçesiyle kadınlara, Ramazan’da açık yerlerde yemek yiyenlere, sigara içenlere, alkollü içki içilen/satılan mekânlara, kamuya açık yerlerde sarılan, öpüşen çiftlere, eşcinsellere… yönelik saldırılardaki artış; büyük kentlerde dahi Ramazan boyunca açık lokantaların; içkili mekânların sayısında hissedilir azalma, yılbaşı/noel kutlamalarına müdahaleler, kamuya açık yerlerde resim-heykellere yönelik saldırılar… Alevî öğrenci ya da memurların okulda ya da iş yerlerinde Alevî kimliklerini gizlemek zorunda kalması… Bir başka deyişle, burada bulunan herkesin, şu ya da bu biçimde giyimini-kuşamını, sözlerini, davranışlarını denetleme/sınırlama zorunluluğunu hissetmesi ve duygunun derinleşerek yaygınlaşması…

3. Öte yandan, “Türkiye’de muhafazakârlığın artmadığını, yıllardır aynı kaldığını varsaysak bile, bu durum dahi, dünya ülkelerinin hızla değişen değerleri göz önünde bulundurulduğunda, bir “anomali”dir: Örneğin, AB ülkelerinde “ideal aile”yi “ekmeği erkeğin kazandığı, kadınınsa ev işleriyle meşgul olduğu aile tipi” olarak tanımlayanların oranı 1983’te yüzde 28, kadınların profesyonel ücretli işlerde çalışmasına olumsuz bakanların oranı ise yüzde 52 dolaylarındaydı. 2009 yılında ise bu tip sorular anketlerden çıkartılmış, yerine, “Çalışmayan kadınların dünyadan tecrit olduğunu düşünüyor musunuz?” [ki bu soruya “evet” yanıtını veren AB üyesi ülke yurttaşlarının oranı yarıya yaklaşmıştı: yüzde 46] ve “kadının ücretine sahip olması zorunlu mudur?” [“Evet” yanıtını verenler: yüzde 81], “Sizce kadınların işgücüne katılımını arttırmak için hangi önlemlere öncelik tanınmalıdır?”, “Erkeklerin evde çocuk bakmasını destekliyor musunuz?” [“Evet” diyenler: yüzde 56], “Erkeklerin ev işlerine daha az zaman ayırması sizce normal mi?” [“değil” diyenler: yüzde 50] tarzı sorulara bırakmıştı. 1983’te kadın politikacılara güvenmeyenlerin AB ortalaması yüzde 30 dolaylarındaydı. 2009 kamuoyu araştırmalarında tartışılan konuysa, kadınların siyasal katılımının nasıl arttırılacağına ilişkin fikirlerdi![22]

Ya da farklı cinsel yönelimlilere hiçbir koşulda ayırımcılık yapılmaması gerektiğini düşünenlerin oranı, tüm AB için yüzde 84’ü bulmuştu.[23]

Ve “dindarlık” bahsinde, Britanyalıların yüzde 39’u kendini “dinsiz” olarak tanımlamaktaydı. (2001 anketlerinde bu oran yüzde 15.5 olarak çıkmaktaydı.) İskoçya’da ise hiçbir dine/dinsel kuruma mensup olmadığını belirtenlerin oranı yüzde 42’yi buluyordu![24]

Özetle, son 1970’lerde daha toplumcu/kamucu ve eşitlikçi bir görünüm sergileyen değerler sistemi, 1980 darbesi, neoliberal politikalar ve bunların popüler kültüre müdahaleleri (özellikle özel TV kanalları) aracılığıyla, bireyci, tüketimci, hazcı bir ethosa doğru bir kayma sergilemiştir. 2000’li yıllarda işbaşına gelen AKP iktidarının izleyegeldiği “toplumu dindarlaştırma” politikaları ise, dinsel güdümlü tutum ve davranışların toplumsal yaşamda ağırlık kazanmasını sağlamıştır.

Ancak bu “dindarlaşma”nın bireysel vicdana/imana taalluk eden bir hâl olmaktan çok, dindarlık söyleminin bir toplumsal denetim, deyim yerindeyse bir “siyasal terbiye” aracı olarak kullanıldığını söylemek mümkün. “Dindarlaşan” Türkiye, eskisine göre daha “huzurlu”, daha “dürüst”, ya da daha “ahlâklı” bir yer değil.

Daha “huzurlu” değil, çünkü,

• “Bir baronun çalışmasına göre, Türkiye’de yılda ortalama üç bin cinayet işleniyor, çeşitli nedenler ileri sürerek. Resmi istatistiklere göre, Türkiye 1980’lerde nispeten sakin bir toplum. 1998’den sonra şiddet artmaya başlıyor, son yıllarda ise, iş raydan çıkıyor. Kadına, çocuğa, yaşlılara, engellilere, doğaya şiddet, sporda, sağlıkta, ekonomide, iş yerinde, aile içinde şiddet, hele de trafikte şiddet, cinsel ve fiziksel şiddet, politik şiddet, hepsi var bizde. TV’lerde tartışılırken bir psikolog çok çarpıcı bir rakam veriyor: “Toplumda her üç kişiden biri sorunlu, psikolojik olarak hasta. Her an şiddete eğilimli.”[25]

• CHP Genel Başkan Yardımcısı Lale Karabıyık’ın hazırladığı ‘Sosyal Bozulmalar’ raporuna göre, AKP’nin 13 yıllık tahribatında boşanmalar yüzde 37, fuhuş yüzde 790, adam öldürme yüzde 261, çocukların cinsel istismarı yüzde 434, uyuşturucu bağımlılığı yüzde 678 ve cinsel taciz yüzde 449 arttı. Çocuk hükümlü sayısı 5 yılda 5 kat artış gösterdi. 2015 yılında, bin 377’si erkek, 9 bin 718’i kız çocuğu olmak üzere toplam 11 bin 95 çocuk cinsel suçlara maruz kaldı. 7 yılda kadın cinayetleri yüzde bin 400 arttı.[26]

• Sağlık Bakanlığı verilerine göre, halkımızın tükettiği ilaçlar arasında ilk sırada 260 milyon kutuyla sinir ilaçları geliyor.[27]

• Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hazırladığı intihar istatistiklerine göre, ölümle sonuçlanan intiharlar, 2013 ve 2014 yıllarındaki azalmaların ardından, 2015 yılında yeniden yükselmeye başladı. 2015 yılında ölümle sonuçlanan intihar sayısı bir önceki 2014 yılınla göre yüzde 1.3 artarak üç bin 211 kişiye yükseldi.[28]

• Kocaeli’de arızalanan telefonunu aldığı mağazaya gidip görevlilerle tartışan E.T., deterjan yüklü kamyonunu mağazaya sürdü. Araçtan atlayan E.T. yaralanırken, hasar gören mağazadaki çalışanlar panik yaşadı.[29]

• Bireysel silahsızlanmaya karşı Türkiye’deki en etkin mücadeleyi veren sivil toplum kuruluşu olan Umut Vakfı, ‘2016 Yılı Şiddet Haritası’ istatistiklere göre 2016 yılında şiddet olaylarında ateşli silahların kullanımında 2015 yılına göre yüzde 7’lik bir artış dikkat çekerken; 2016 yılında 2 bin 720 bireysel silahlı şiddet olayı yaşandığı, bu olaylarda 2 bin 57 kişinin yaşamını yitirdiği, bir kısmı ağır olmak üzere 1961 kişinin yaralandığı açıklandı.[30]

• Türkiye en huzurlu ülkeler sıralamasında 163 ülke arasında 145’inci. Amerikan ‘Institute for Economics and Peace/ Ekonomi ve Barış Enstitüsü’ kuruluşu, dünyadaki 163 ülkeyi güvenlik ve huzur açısından ele aldı. Toplumda emniyet (safety) ve güvenlik (security) düzeyi, dahili ve harici çatışma (conflict) boyutu ve askerileşme (militarisation) derecesine göre yapılan değerlendirmede, her ülkenin barış düzeyi 23 göstergeye göre değerlendirildi.

Buna göre yapılan değerlendirme sonunda hazırlanan ‘Küresel Barış Endeksi/ Global Peace Index 2016’ raporuna göre, İzlanda 1192 puanla en huzurlu ülke olurken, Suriye 3606 puanla dünyanın şu anda en güvensiz ülkesi oldu. Türkiye sıralamada 145. oldu.

Dünyada bir yıl içerisinde saldırıların artması nedeniyle güvenlik açısından genel bir kötüleşme yaşandığına dikkat çekilen raporda, 163 ülkenin sadece yüzde 23’ünde “terör olayı” olmadığı bilgisi paylaşıldı. Türkiye, 2710 puanla barış endeksi bakımından 163 ülke arasında listenin 145. sırasında yer bulabildi. Türkiye, 2015 endeksinde ise 138. sırada bulunuyordu.[31]

“Dindarlaşan Türkiye, daha “dürüst” de değil… Bir AKP milletvekilinin, yolsuzluk iddialarına karşı partisini “Bir ayet ‘akrabalarınızı koruyun’ buyuruyor. Torpilin dinimizde yeri var,” yollu savunması bunun belki de en çarpıcı göstergesi. Kamuoyu da bu durumun farkında ki, Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin Mart 2016’da yayınladığı “Türkiye’de Yolsuzluk: Neden, Nasıl, Nerede?” başlıklı rapor, Türkiye’de nüfusun yüzde 55’inin ülkede yolsuzlukların son yıllarda arttığını, ancak bu konuda bir şey yapılamayacağını düşündüğünü ortaya koymaktaydı.[32]

Ancak sorun yalnızca kamu yöneticilerinin suiistimallerinden ibaret değildir. Yurttaşlar da “dürüstlük sınavı”ndan alınlarının akıyla çıkamıyorlar. Örneğin:

• “Türkiye’de 4 yıl içerisinde 447 bin 656 dolandırıcılık olayının meydana geldiği, bu suçun en fazla kamudan haksız çıkar sağlama yoluyla işlendiği belirtildi. Jandarma Genel Komutanlığı’nın 3 ayda bir yayınlanan dergisinde, antropoloji alanında doktora eğitimi gören Bolu İl Jandarma Komutanlığı Asayiş Şube Müdürü Dr. Jandarma Yüzbaşı Abdurrahman Yılmaz’ın Türkiye’deki dolandırıcılık yöntemleri ile ilgili hazırladığı araştırma yayınlandı. (…) Yüzbaşı Yılmaz, Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü verilerini derlerken, savcılıklara aktarılan dolandırıcılık vakalarında dava açanların sayısının 2010’da 74 bin 659, 2011’de 78 bin 89, 2012’de 87 bin 523, 2013’te 103 bin 682, 2014’te 103 bin 703 olduğunu bildirdi.”[33]

• İçişleri Bakanlığı, 2012 yılında işlenen suçların dörtte birini hırsızlığın oluşturduğunu açıkladı. Verilere göre yalnızca 2012 yılında yurt genelinde 405 bin 405 hırsızlık olayı yaşandı.[34]

• Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da içinde yer aldığı bir suç şebekesinin Gana’da sahte ABD Büyükelçiliği açtığı ve yaklaşık 10 yıldır işlettiği ortaya çıktı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmi sitesinde yayınlanan habere göre, yerli organize suç şebekeleriyle birlikte hareket eden bir grup Türk, göç ve ceza hukuku konusunda uzman Ganalı bir avukatı da yanlarına alıp akıl almaz bir dolandırıcılığa imza attı.

Yaklaşık 10 yıl önce Gana’nın başkenti Akra’da eski bir binaya yerleşen suç şebekesi, dışarıdaki göndere Amerikan bayrağı çekip içeriye de Başkan Barack Obama portresi asarak her hafta pazartesi, salı ve cuma günleri öğlene kadar ABD konsolosluğu gibi hizmet verdi.

“ABD konsolosluk çalışanı” kılığında İngilizce ve Felemenkçe konuşan Türk vatandaşları, Ganalı yetkililere rüşvet vererek yıllarca insanları dolandırdı. ABD vizesi alacakları umuduyla her başvurandan 6 bin dolar aldılar.[35]

• Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü verilerinden derlenen bilgilere göre, tutuklu ve hükümlü sayısı 10 yılda iki katını aşarken, cezaevi sayısı ise neredeyse yarı oranında arttırıldı. Verilere göre, Türkiye’de 10 yılda tutuklu ve hükümlü sayısı yüzde 117.7 oranında artarak 197 bin 297 kişiye ulaştı. (…)

Türkiye’de cezaevlerinde en fazla hırsızlık, uyuşturucu ve adam öldürme suçlarından giren tutuklu ve hükümlüler bulunuyor. Cezaevlerinde bulunanların bazı suçlarına göre dağılımında ilk sırayı yüzde 22.8 ile hırsızlık alıyor. Hırsızlığı yüzde 18.9 ile uyuşturucu, yüzde 15.5 ile adam öldürme, yüzde 12.5 ile yaralama, yüzde 12.2 ile yağma veya gasp, yüzde 8.1 ile cinsel suçlar, yüzde 4.8 ile sahtecilik, yüzde 3.2 ile dolandırıcılık, yüzde 1.1 ile fuhuş, yüzde 0.9 ile de adam öldürmeye teşebbüs suçları izledi.[36]

Ve nihayet, “dindarlaşan” Türkiye, daha “ahlâklı” değil. Nasıl mı?

• Adana’da girdiği evdeki aileyi uyku spreyi sıkarak etkisiz hâle getirdikten sonra 4 yaşındaki kızı kaçırıp sokak ortasında tecavüz ettiği ileri sürülen muavin tutuklandı.[37]

• Van’da 38 günlük bir bebeğe fiziksel şiddet uygulandığı ve tecavüz edildiği ortaya çıktı. Hastaneye kalbi durmuş olarak getirilen ve kimliği olmadığı için ‘bebek’ diye kayıtlara geçen minik bebekte darp, kırık ve cinsel istismar tespit edildi.[38]

• Nazilli’de 6 kız öğrenciye cinsel istismarda bulunan hademe M.Ş. 9 Mayıs 2016’da hâkim karşısında. İlk duruşma öncesi cinsel istismarı savcılığa bildiren öğretmen hakkında soruşturma açıldı ve 45 kilometre mesafedeki başka bir okula görevlendirildi.[39]

• Uyuşturucudan tutuklanan ‘Uyuşturucu Madde Bağımlılıkları ve Alkolizmle Mücadele Federasyonu Genel Müdürü İsmail Karakaş’ın soruşturma dosyasına, tecavüzden uyuşturucu teminine ciddi iddialar girdi. Karakaş hakkındaki soruşturma, “Tedavi için başvurduk. Tedavi yerine, para karşılığı eroin ve hap verip oyaladı. Para aldığı hâlde tedavi merkezine bizi kabul etmedi” ve bir bağımlı kadının, “Kriz anımda eroin verip tecavüz etti” iddiasıyla polise başvurması üzerine açıldı. Mahkeme kararıyla Karakaş’ın işyeri ve otomobilinde yapılan aramalarda, çantasının gizli bölmelerinde ayrı ayrı poşetlenmiş kullanıma hazır 36 adet ‘beste’ tabir edilen eroin, yeşil ve kırmızı reçete ile satılan 117 adet çeşitli ilaç ile bazı hastaların kimlikleri bulundu. Karakaş’ın işyerinde de, masasının altına bant ile yapıştırılmış ses kayıt cihazı çıktı.[40]

• Erzurum’un Yakutiye ilçesinde oturan H.B. (23), ağabeyleri M.B. (27) ile A.B.’nin (29) tecavüz ettiğini ileri sürdü. Annesini 7, babasını 1 yıl önce kaybeden genç kız, kadın sığınma evinde de tecavüze uğradığını iddia etti. Kars’ın bir köyünde imam olan ağabey A.B. suçlamaları kabul edip, “Birçok kez birlikte olduk. Hamile kalınca Ankara’ya götürdüm. Çocuğu aldırdıktan sonra bir kez daha birlikte oldum,” dedi. Diğer erkek kardeş de suçlamaları kabul etti![41]

• Karabük’te, öz kızlarına ve onların 2 arkadaşına cinsel istismarda bulunduğu iddia edilen B.Ö. (39) ile birlikte 4 kişi gözaltına alındı. Cinsel istismar olayı, 183 Sosyal Destek Hattı’na yapılan ihbar ile ortaya çıktı. Zihinsel engelli kızları S.L.Ö. (10) ve S.Ö. (11) ile onların arkadaşları S.T. (8) ve B.T’ye (10) cinsel istismarda bulunduğu iddia edilen B.Ö. gözaltına alındı. Eşi G.Ö. (41) da yaklaşık 6 yıldır devam eden istismarı bildiği hâlde sakladığı gerekçesiyle gözaltına alındı.[42]

• Çorum’un merkeze bağlı Büyükdüvenci Beldesi’nde 2015 yılın Ekim ayında meydana gelen olayda 13 yaşındaki A.Ş. adlı genç kıza babası, amcası ve ağabeyi tecavüz etti.[43]

• Samsun Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü’ne bağlı Ahlâk Büro Amirliği ekipleri yaptıkları çalışma sonucu iddiaya göre Terme ilçesi Bahçelievler Mahallesi Bahar Sokak’ta oturan B.G.’nin, eşi G.G.’yi erkeklere para karşılığı pazarladığı, ayrıca öz kızı N.G.’yi de Ordu’nun Ünye ilçesinde bir eğlence merkezinde çalıştırdıkları ve tehdit ederek zorla erkeklere para karşılığı fuhuş yaptırdıklarını belirledi.[44]

• Ankara’da masaj salonuna düzenlenen baskında 3’ü polis 21 şüpheli gözaltına alındı. Salonda küçük kızların pazarlandığı ve hamile kalanlardan birinin bebeğinin çocuğu olmayan bir aileye satıldığı öğrenildi.[45]

• Adalet Bakanlığı’nın 2014 yılı ceza istatistiklerine göre 40 bin çocuğa taciz davası mevcut. Mahkûmiyet kararı ise 13 bin civarında.[46]

• ‘2014 Küresel Kölelik İndeksi’ne göre Avrupa’da “modern köleliğin” yani cinsel sömürü ve erken yaşta evliliğin en fazla olduğu ülke Türkiye.

Türkiye, seks ticaretinde kullanılan çocuklar için transit ve kaynak sağlayan ülke konumunda. Türkiye’de seks ticaretine zorlanan grupların başını Moldovalılar çekerken, Rus ve Ukraynalı kurbanların yerine gelen Özbek ve Türkmenlerin sayısında artış var.

BM verileri, Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteci çocukların yüzde 4.5 oranında evli olduğunu gösteriyor. Ürdün’deki Suriyeli mültecilerin başına gelenin Türkiye’deki kamplarda kalanların da başına gelmesinden korkuluyor: Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki yaşlanmakta olan yabancı erkekler, Suriye krizini ergenlik çağındaki kızları gelin olarak ucuza almak için kullanıyor.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) verilerine göre, internette 36 binden fazla çocukların bulunduğu müstehcen fotoğraf dolaşımda. Araştırmaya göre bu sayının yüzde 42’si yedi yaş ve altı, yüzde 77’si ise dokuz yaş ve altı çocuklardan oluşuyor. Türkiye’de “çocuk seks turizmi” Karadeniz bölgesi kadar, İzmir, Kuşadası, Fethiye ve Antalya’da da görülüyor.[47]

• Türkiye’de 2014 yılında 11 bin 95 çocuk cinsel saldırıya maruz kaldı. Cinsel saldırıya maruz kalan çocukların yüzde 18.5’ini ise 11 yaş ve altındakiler oluşturdu. TÜİK verilerine göre “Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuklara” ait verilere göre, Türkiye’de 2014 yılında bin 377’si erkek, 9 bin 718’i kız çocuğu olmak üzere 11 bin 95 çocuk cinsel suçlara maruz kaldı. Cinsel suçlara maruz kalan çocukların yüzde 57.6’sını 15-17 yaş grubu, yüzde 23.9’unu 12-14 yaş grubu, yüzde 18.5’ini ise 11 yaş ve altındakiler oluşturdu. Cinsel suça maruz kalan çocukların illere göre dağılımında büyükşehirler başı çekti. İstanbul bin 234 ile ilk sırada yer alırken, İzmir 786 ile ikinci, Adana 528 ile üçüncü sırada yer aldı…[48]

• G. Antep’te bir grubun, turistleri ‘Ahlâksız adamlar, defolun’ diye kovması kameralara yansımış ve büyük tepki toplamıştı. 18 Ağustos 2016’da G. Antep’de 9 aylık bir bebeğe tecavüz edildi. Tecavüze ilişkin olarak G. Antep Valiliği, İslahiye ilçesinde çobanlık yapan S.D.’nin tutuklandığını açıkladı.[49]

• Antalya’da yavru sokak kedisine önce tecavüz edildi, 3 gün sonra da bıçaklı işkence yapıldı. Ağır yaralı yavru kedi yaşam mücadelesi veriyor.[50]

• G. Antep’in Nizip ilçesinde, Suriye’deki iç savaştan kaçarak gelen sığınmacıların kaldığı AFAD’a bağlı çadır kentte 30 çocuğun cinsel istismara uğramasının ardından sorumlular hakkında yapılan suç duyurusuna, Nizip Cumhuriyet Başsavcılığınca “siyasi algı var” denilerek takipsizlik kararı verildi.[51]

• ‘Türkiye’de Turizm ve Seyahatte Çocukların Cinsel Sömürüsü’ araştırmasına göre, Türkiye’de seyahat ve turizmde çocuklar cinsel sömürüye maruz kalıyor. Araştırmadan çıkan sonuçlara göre Türkiye vatandaşları bu fiili ülke dışında da sürdürüyor. Uluslararası Çocuk Merkezi (ICC), Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Enstitüsü ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ile ECPAT International ve ECPAT Hollanda işbirliğiyle gerçekleştirilen araştırma, Türkiye’den Doğu Avrupa’ya gidenlerin önemli bir kısmının çocuk istismarına karıştıklarını ortaya koydu. ‘Uluslararası Çocuk Merkezi İnsan Hakları’ sorumlusu Adem Arkadaş, Ş. Urfa’da da bir araştırma yaptıklarını belirterek, Suriyeli çocukların da cinsel istismara uğradığını kaydetti. Raporda yer alan bazı görüşler şöyle: LGBTİ’li bir kadın, “Para güç. Ben barda çalıştım. Çok fazla çocuk vardı. Turistler milyon dolarlar döküyorlar bakireliklerini bozmak için. Özellikle bana çocuk getir diye ısrar edenleri görüyordum,” ifadelerini kullanıyor.

Taksi şoförü ise, “Bire bir şunu gördüm. Pikaplara Suriyeli kızlar ve kadınlar bindirilip, mahallelerde gezdiriliyor, hiç normal şekilde de görünmüyorlar. Belli ki fuhuş yaptırılıyorlar. Yaşları da küçük bunların. Türkler de menfaatleri olduğu için bu işin içindeler. Urfa’da yaşayan yerli Arap’tan da destek alıyor. Yaşlar da 15’ten başlıyor, 50’ye kadar çıkıyor. Bu işin içinde polisler de var” diyor.[52]

Yeter, değil mi?

Durkheim, toplumun bireylere ahlâksal rehberlik sağlayamadığı, bireyle cemaat arasındaki bağların koptuğu durumları “anomi” olarak tanımlar ve (intihar gibi) patolojik durumları açıklamada başvurur. Eğer yukarıda saydığım vak’alar birer “anomi” örneği ise, tam da dinsel değerlere, aileye, akrabalık ilişkilerine, kısacası “cemaat”e dönüşün bu denli vurgulandığı bir dönemde açığa çıkmalarına ne demeli?

Kanımca sorunu bu işlevselci bakış açısından farklı bir yerde teşhis etmek gerekiyor.

Türkiye toplumunun siyasal kültürü, Tanzimat’tan bu yana, Batılılaşma/geleneksel değerlerini (kimliğini) muhafaza etme ikilemi ve bu ikilemden kaynaklanan gizil kutuplaşma(lar) çerçevesinde biçimlendi. Türk romancılığı, “öz değerlerini yitirerek ‘conlaşmış’ züppe, özenti figürlerin hiciv ve eleştirileriyle doludur. Bu durumun Cumhuriyet’in siyasal tarihindeki uzantısı ise, özellikle sağcı partilerin, “solcu” olarak tanımladıkları CHP’yi “halk” indinde küçük düşürmek için sıkça başvurdukları “aydın/halk” ya da “elit/halk” çelişkisidir. Sağ popülizmin “Boğaz’daki yalısında, elinde viski kadehiyle gevezelik eden aydın” tiplemesi, 50-60’lı yılların en yaygın klişelerinden biridir, ve öyle anlaşılıyor ki, özünde sınıfsal olan bir tepkiyi, aydınlara yönelterek giderek yoğunlaşan sınıf çelişkilerinin üzerini örtmek/tepkilerin yönünü saptırmak gibi bir işlevi de yüklenmiştir: özellikle o yıllarda “aydın” olarak nitelenebilecek kişilerin hemen hiç birinin Boğaz’da yalı sahibi olmadığı, “kalantor” içkisi olarak görülen viskiyle başlarının pek hoş olmadığı ve zamanlarının çoğunu nezarethane ya da cezaevlerinde geçirdikleri göz önünde bulundurulduğunda… Ancak hangi gerçekliğe denk düştüğünden bağımsız olarak klişe tutmuştur, kuşku yok ki bunda tek parti iktidarı boyunca “halkı modernleştirme/Batılılaştırma” adına zecrî tedbirleri uygulamaktan çekinmeyen CHP’nin icraatlarının[53] ve bunların toplumsal bellekte bıraktığı derin izlerin de hatırı sayılır bir payı vardır…

Bu tepkinin günümüzdeki hedefi ise, kültürüne, kimliğine, kendisini var eden değerlere yabancılaşmış, “Batı özentisi” olduğu varsayılan “entel” tiplemesidir. İktidarlar açısından, siyasal konjonktür uyarınca kâh “milli(yetçi) duyguları” şahlandırılan, kâh dinsel bağlılıkları kaşınan madun çoğunluğun (genellikle neoliberal ekonomi politikaların yol açtığı yoksullaşma ve yoksunlaşma ile bağlantılı olan) öfkesini yöneltecek, kolay, sahipsiz bir hedeftir “entel”(lektüel): kimi zaman birasını yudumlayan at kuyruklu, küpeli adam, kimi zaman kısa saçlı, özgür tavırlı genç kadın, kimi zaman bir insan hakları savunucusu, kimi zaman polise karşı direnen gösterici, kimi zaman rant ekonomisine karşı duran çevreci, kimi zaman mahalledeki kedileri besleyen hayvansever, kimi zaman barış bildirisi yayınlayan akademisyen… Özetle, bir “iç-öteki”.

Sorun, sanırım bu çalışma boyunca işaret etmeye çalıştığım iki kırılma momentinin, yani 1980’lerde devreye giren neoliberalizmin ve (bu kez nüfusunun çoğu kentlere yerleşmiş, hatta metropolleri aşırı şişkinliğe uğramış) bu toplumun, kanaatkâr-korporatist bir ethos’la baskıladığı tüketim açlığıyla yüzleşmesine yol açan sınır tanımaz hedonizm (ve bunu gerçekleyebilmek için benimsenen “her yol mubah”çılık) ile, 2000’li yıllarda iktidara gelen AKP elitinin, “aslında siz haklıydınız; kültürlerine yabancılaşmış elitler, yıllardır sizi insan yerine koymadılar; biz ülkeyi gerçek sahiplerine, sizlere iade ediyoruz” popülizminin yarattığı (pseudo-) özgüvenin çakışmasında yatmaktadır.

AKP’nin “dindar muhafazakârlaşma” projesinde ve retoriğinde din, bir itidal, iyilik, kanaatkârlık, hayırseverlik, dayanışma vb. ethosu’ndan çok, Batı’dan ve “bugüne dek milleti insan yerine koymayan, ezen, zulmeden Batı’cı/laikçi aydınlar”dan rövanş aracı olarak araçsallaştırılıyor; ve öyle gözüküyor ki taban tarafından da böyle algılanıyor.

Algı böyle olduğunda, yani siyasal(laşmış) İslâm, Batı’ya ve Batıcı’ya karşı bir kimlik gösterenine dönüştüğünde, ve bu halet-i ruhiye 1980’li yıllarda çiçeklenmiş bir hedonizm ve Makyavelizm ile birleştiğinde, arzuladığını koparıp almaya ayarlı bir hodbinlik, “öteki”ne karşı denetimsiz bir öfke, “gücü gücüne yetene” düşüncesi ve her türlü hoyratlığı “bu memleketin sahibi bundan böyle biziz,” psikolojisiyle meşru görme/gösterme eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Hedefinde “ötekiler”in (“entel”ler, “bölücüler”, “aleviler”, gayrımüslimler, kadınlar…) olduğu şiddet edimlerinin hoş görüldüğü, cezasız kaldığı algısı, bu eğilimi pekiştiriyor.

Bir başka deyişle, 2000’li yılların “yeni” cemaatçiliği, kurucu “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” hayal edilmiş cemaat tahayyülünün fazlasıyla uzağına düşüyor…


N O T L A R

[1] Antropoloji Derneği’nin 22 Nisan 2017’de İstanbul’da düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma… Newroz, Mayıs 2017…
[2] “Herkes hak ettiğini bulur.”
[3] ABD’li “eylem kuramcısı” Talcott Parsons kültürü “düzenli bir simgesel sistem, yani, anlamlı kültürel nesnelerin türetilip kullanıldığı, eyleme yol gösterici, normatif, konvansiyonel bir kurallar dizisinin inşasına olanak sağlayan, simgesel olarak dolayımlanan bir değer ya da uygunluk standartları örüntüsü” olarak tanımlamaktadır. (Michael Schmid, “The Concept of Culture and Its Place within a Theory of Social Action:A Critique of Talcott Parsons’s Theory of Culture”, Munch, Richard, and Neil J. Smelser, editors Theory of Culture. Berkeley: University of California Press, 1992: 90-91) Parsons’a göre denetim sisteminin en üstünde yer alan “değerler sistemi” yani kültür; bu hiyerarşinin daha alt basamaklarını oluşturan (aşağıdan yukarıya doğru doğru sırasıyla) iktisat, siyaset ve toplumdaki değişimlerden çok daha düşük düzeyde etkilenerek istikrarını ve tutunumunu koruyacaktır. Parsons buna örnek olarak, Amerikan toplumunu bütünleştiren en yüksek değerlerin (enstrümantal aktivizm, Weber’in münzevî Protestanlığı) Amerikan tarihi boyunca değişmediğini yazabilmektedir. Olagelen değişimler temel değerlerin değil, toplumsal yapının değişiklikleridir. (Richard P. Applebaum, Theories of Social Change.Markham Publishing Co., Chicago, 1970: 71)
[4] Clifford Geertz’in Weber’den devraldığı ünlü “kendi dokuduğu anlam ağlarına asılı örümcek” metaforu, onun kültürü toplum içinde paylaşılan simgesel bir anlamlar ağı olarak kavradığını anlatır. Bu ağ, herhangi bir parçanın değişmesini güçleştirmektedir; bu nedenledir ki, toplumları etkileyen iktisadi siyasal değişimlerin hızına karşı, insanların içinde yaşadıkları dünyayı anlamlandırma ve onun içerisinde yol alma rehberleri olan kültür, göreli olarak sabitliğini, istikrarını korumaktadır.
[5] Muhafazakâr çevrelerin el üstünde tuttuğu sosyal bilimci Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri: Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik’inde (Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969: 261-271) İkinci Abdülhamit’in istibdat dönemini, “zorunlu kültür değişimleri devri”, yani kültürel değişimlerin tepeden, yönetim tarafından tabana dayatıldığı bir dönem olarak nitelemektedir.
[6] “Bu dönemde meydana gelen uluslararası sosyo-politik gelişmeleri müteakip ortaya çıkan ve 1970’lerin sonuna doğru dağılmaya başlayan siyasi, kültürel ve sosyo-ekonomik pratikler bütününü içeren refah devleti, devlet, emek ve sermaye arasındaki uzlaşmaya dayanmaktadır. Bu uzlaşma, sınıf çatışmasını sınırlama ve yatıştırmaya, emek ve sermaye arasındaki asimetrik iktidar ilişkisini dengelemeye ve böylece refah devleti öncesinin tahripkâr mücadele ve çelişkileri aşmaya çalışmanın bir ifadesidir. Başka bir deyişle bu model, savaş sonrası dönem boyunca toplumsal çelişkilerin siyasal bir çözümü olarak gündeme gelmiştir.” (Gökhan Demir, Derya Kömürcü, “1960’larda Sermayenin Yeni Düzen Arayışı: Ekonomik ve Sosyal Etütler Konferans Heyeti”, Sosyal Bilimler Dergisi, c. VII, sayı 2, Ekim 2014, ss.37-38.)
[7] 1950’de 373.961 olan iş yasası kapsamındaki işçi sayısı, 1960’ta 824.881’e, 1965’te 1.082.507’e çıkmıştır. Bu işçilerin 360.285’i, yani yüzde 33.3’ü sendikalıdır (A. Işıklı, “Ücretli Emek ve Sendikalaşma”, I. C. Schick, E. A. Tonak (der.), Geçiş Sürecinde Türkiye, Belge Yayınları, 1998: 351)
[8] 1960’da kırsal nüfus oranı: yüzde 68.1; 1965’te: yüzde 65.6; 1970’te: yüzde 61.5. Kaynak: Türkiye Demografisi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Tyüzde C3yüzde BCrkiye_demografisi.
[9] “Dünya ölçeğinde yaşanan 68 hareketliliği, Türkiye’de daha önceki yıllarda başlamış olan öğrenci derneklerine bağlı eylemlere ivme kazandırmış, 1967’de ABD’nin 6. Filo’sunun İstanbul’a gelişini protesto eden, özel yüksekokulların devletleştirilmesi talebiyle İstanbul’dan Ankara’ya yürüyen öğrenciler, 1968 yılının Mayıs ve Haziran aylarında birçok üniversitede boykot ve işgal eylemi gerçekleştirmişlerdir. 15 Temmuz 1968’de 6. Filo’nun İstanbul’a gelmesiyle yeniden hareketlenen gençlik, genel anlamda emperyalizme, özelde ABD politikalarına karşı sürdürdükleri eylemlerini, ülke sorunlarının çözümlenmesi yönündeki taleplerle birleştirmiş, bu isteklerini öğrencisi oldukları üniversitelerde çeşitli biçimlerde dile getirmişlerdir.” (“Dünya ölçeğinde yaşanan 68 hareketliliği, Türkiye’de daha önceki yıllarda başlamış olan öğrenci derneklerine bağlı eylemlere ivme kazandırmış, 1967’de ABD’nin 6. Filo’sunun İstanbul’a gelişini protesto eden, özel yüksekokulların devletleştirilmesi talebiyle İstanbul’dan Ankara’ya yürüyen öğrenciler, 1968 yılının Mayıs ve Haziran aylarında birçok üniversitede boykot ve işgal eylemi gerçekleştirmişlerdir. 15 Temmuz 1968’de 6. Filo’nun İstanbul’a gelmesiyle yeniden hareketlenen gençlik, genel anlamda emperyalizme, özelde ABD politikalarına karşı sürdürdükleri eylemlerini, ülke sorunlarının çözümlenmesi yönündeki taleplerle birleştirmiş, bu isteklerini öğrencisi oldukları üniversitelerde çeşitli biçimlerde dile getirmişlerdir.” (Akt. Güler Bek, 1970-1980 yılları arasında Türkiye’de Kültürel ve Sanatsal Ortam, (Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Tarihi Anabilim Dalı, doktora tezi, Ankara, 2007)
[10] Tanıl Bora ve Kemal Can, metropol ve kentlerdeki “ülkücü” tipolojisini şöyle betimliyor: “Kentsel kültürel değişim sürecini oldukça yıpratıcı biçimde yaşamış ve yaşamaktadırlar; statülerini kaybederek proleterleşmiş veya proleterleşmekte olan önceki kuşağın (çoğu kez ebeveynlerinin) tepkilerini kin düzeyinde devralmışlardır. Bu temelde, yoksulluğa, toplumsal eşitsizliklere karşı “sol” tepkilere sahiptirler. Birçok örnekte, solcu değil de ülkücü olmaları, çevresel etkilere veya tesadüfi olaylara bağlıdır. Anti-komünizm, önceki ülkücü kuşağından sorgulamadan devraldıkları bir özelliktir; bir ölçüde, kentsel kozmopolit kültürel etkilere karşı tepkiyle beslenir. (…) Kent “ormanında” bir cemaat hâlinde varolmanın ilişki örgüsü ve güvencesi içinde kimlik edindiler. Bu kimlik sayesinde kazandıkları güçle, saldıkları “nam” ve korku ile yalnızlıklarını, güvensizliklerini giderdiler. Kapıldıkları macera ruhu, abartıyla bağlandıkları erkek değerleri, şiddetin hâkim olduğu gündelik hayatın verdiği tatmin, daha üst aşamada silahşorluk, kendine özgü bir “delikanlı/çete” kültürünü yaşatıyor; üstelik bu yaşantıyı, üzerine giydirdiği “dava adamlığı” kisvesiyle daha da gizemlileştiriyordu. (T. Bora, K.Can, Devlet, Ocak, Dergah, İletişim Yayınları, 1991: 67)
[11] Hiç kuşkusuz ki işkence, 1970’li yıllarda ortaya çıkan bir olgu değil. Siyasal tutsaklar, 1940’lı, 50’li yıllarda, İstanbul’da Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Hanı’nda tanımışlardır işkenceyi. Ancak bir kuşağın kitlesel olarak işkenceyle tanışması, 12 Mart muhtırasını izleyen devlet terörü döneminde oldu.
[12] 12 Mart darbesinin ardından, 12 Eylül darbesinin gerçekleştiği 1980 yılına kadar, yani dokuz yıl içerisinde, Türkiye’de 11 hükümet kurulmuştur: I. Erim (Nihat) Hükümeti (26 Mart 1971-11 Aralık 1971), II. Erim Hükümeti (11 Aralık 1971-22 Mayıs 1972), Melen Hükümeti (22 Mayıs 1972 -15 Nisan 1973), Talu Hükümeti (15 Nisan 1973-26 Ocak 1974), I. Ecevit Hükümeti (26 Ocak 1974-17 Kasım 1974),
Irmak Hükümeti (17 Kasım 1974-31 Mart 1975), IV. Demirel Hükümeti (31 Mart 1975-21 Haziran1977), II. Ecevit Hükümeti (21 Haziran 1977-21 Temmuz 1977), V. Demirel Hükümeti (21 Temmuz 1977-5 Ocak 1978), III. Ecevit Hükümeti (5 Ocak 1978-12 Kasım 1979), VI. Demirel Hükümeti (12 Kasım 1979-12 Eylül 1980).
[13] Aktaran: Gümüş, A. (2006).”Şiddet Türleri: Bir Refleksiyon, Bir Sembol, Bir Gösterge Olarak Şiddet”. Toplumsal Bir Sorun Olarak “Şiddet”Sempozyumu, Eğitim Sen Yayınları.
[14] N. Gürbilek, “1980’lerin Kültürel İklimi”, 09/09/2008, Bianet, http://eski.bianet.org/2005/09/09/66808.htm
[15] N. Gürbilek, a.y..
[16] DİB’in 2017 bütçesi, 6.8 milyar TL ile 11 bakanlığın bütçesini aşıyor. (“2017 Bütçesi Erdoğan ve Diyanet’e Yaradı”, Birgün, 26 Aralık 2016.)
[17] Fırat Kozok, “AKP’nin Dindar Toplum Ajandası”, Cumhuriyet, 4 Şubat 2012, s.7.
[18] Erdoğan, aynı sözleri 2016’da, Cumhurbaşkanlığı sırasında, Ensar Vakfı’nın Genel Kurulu’nda da tekrarlayacaktı (http://www.yenisafak.com/gundem/dindar-nesil-yetistirecegiz-2424175).
[19] Yılmaz Esmer, Türkiye Değerler Atlası, http://www.bahcesehir.edu. tr/files/files/ATLASyüzde 20SUNUM yüzde 202_10_2012yüzde 20(2).pdf
[20] Hakan Yılmaz, Türkiye’de Muhafazakârlık: Aile, Cinsellik, Din, Ekim 2012, http://www.aciktoplumvakfi.org.tr/pdf/muhafazakârlik/04.pdf
[21] Bu araştırmalarla ilgili olarak bkz. Sibel Özbudun, “Türk(iye) Muhafazakârlığı Neden “Değişmez?”, Kadınlar: İslâm, AKP ve Ötesi, Ütopya Yayınları, Ankara, 2016 içinde.
[22] AB ülkelerine dair 1983 verileri Femmes et Hommes d’Europe en 1987 (Commission des Communautés Européennes, Direction générale Information, Communication, Culture, Service Information Femmes, X/24/88-FR)’dan, 2009 verileri ise Gender equality in the EU in 2009, Report, (Special Eurobarometer, 326/ Wave 72.2 – TNS Opinion & Social, basım tarihi Şubat 2010)’dan alınmıştır.
[23] La discrimination en Europe, Eurobaromètre 57.0. Présentation synthétique des résultats.
[24] British Humanist Association, “Religion and belief: some surveys and statistics” http://www.humanism.org.uk/campaigns/religion-and-belief-surveys-statistics
[25] Yalçın Doğan, “Her Üç Kişiden Biri Hasta”… http://t24.com.tr/yazarlar/yalcin-dogan/her-uc-kisiden-biri-hasta,15513.
[26] “CHP’den Çarpıcı Rapor: 181 Bin Çocuk Gelin Var”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2016, s.3.
[27] Güngör Uras, “Sağlığımız Ne Durumda?”, Milliyet, 20 Ocak 2016, s.10.
[28] “TÜİK Raporu: 2015’te İntiharlar Arttı, İntihar Hızının En Yüksek Olduğu İl Kars..!”… http://www.halkinbirligi.net/tuik-raporu-2015te-intiharlar-artti-intihar-hizinin-en-yuksek-oldugu-il-kars/.
[29] “Toplumsal Travma’da Yeni Soluk: Arızalanan Telefonunu Aldığı Mağazaya Kamyonuyla ‘Girdi’…”, 7 Ocak 2017… http://www.diken.com.tr/toplumsal-travmada-yeni-soluk-arizalanan-telefonunu-aldigi-magazaya-kamyonuyla-girdi/
[30] Mahmut Oral, “Siyasilerin Sözleri de Birer Silah”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2017, s.3.
[31] “Huzurda Dipteyiz”, Cumhuriyet, 22 Haziran 2016, s.2.
[32] http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2016/03/Uluslararasyüzde C4yüzde B1-yüzde C5yüzde 9Eeffaflyüzde C4yüzde B1k-Derneyüzde C4yüzde 9Fi-Yolsuzluk-Arayüzde C5yüzde 9Ftyüzde C4yüzde B1rmasyüzde C4yüzde B1-2.pdf
[33] “İşte Türkiye’deki Akla Hayale Gelmeyecek Dolandırıcılık Yöntemleri”, Cumhuriyet, 27 Mart 2016.
[34] “Bakanlık Türkiye’deki Hırsızlık Rakamını Açıkladı”, http://www.haber7.com/guncel/haber/1088276-bakanlik-turkiyedeki-hirsizlik-rakamini-acikladi. 26.10. 2013.
[35] “Türkler Gana’da Sahte ABD Büyükelçiliği Açmış”, Hürriyet, 4 Aralık 2016, s.10.
[36] “Cezaevleri Alarm Veriyor: Son 10 Yılda Tutuklu Ve Hükümlü Sayısı Yüzde 117.7 Arttı” Cumhuriyet, 5 Aralık 2016.
[37] “Korkunç Olay! Muavin 4 Yaşındaki Kızı Kaçırıp Tecavüz Etti”, Cumhuriyet, 29 Temmuz 2016, s.3.
[38] Serbay Mansuroğlu, “Van’da 38 Günlük Bebeğe Cinsel Saldırı”, Birgün, 31 Ocak 2017, s.3.
[39] Serbay Mansuroğlu, “Cinsel İstismarı Bildiren Öğretmene Sürgün”, Birgün, 9 Mayıs 2016, s.3.
[40] Nurettin Kurt, “UBAM Genel Müdürü İsmail Karakaş’ın Kirli Çamaşırları”, Hürriyet, 10 Mart 2016… http://www.hurriyet.com.tr/ubam-genel-muduru-ismail-karakasin-kirli-camasirlari-40066158
[41] “İki Ağabey Tecavüzü Kabul Etti”, Hürriyet, 20 Şubat 2014, s.3.
[42] “… ‘Öz Kızı Ve 2 Arkadaşına Cinsel İstismar’dan Gözaltına Alındı”, Cumhuriyet, 9 Nisan 2016, s.6.
[43] “Öz Babasından Hamile Kaldı”, Milliyet, 31 Mart 2016, s.4.
[44] “Öz Kızlarına Zorla Fuhuş Yaptırdılar!”, Milliyet, 19 Şubat 2016, s.3.
[45] Paşa Alyurt, “Fuhuştan Doğan Bebeği Satmaya Çalıştılar!”, Milliyet, 9 Mart 2016, s.3.
[46] Selin Ongun, “Şahika Yüsel: Pandoranın Kutusu Açıldı, Diyanet İle Bakanlık Sessiz”, Cumhuriyet, 4 Nisan 2016, s.7.
[47] Serbay Mansuroğlu- Can Uğur, “ECPAT Raporu: Çocuk Yaşta Evlilikte Türkiye İlk Sırada”, Birgün, 2 Nisan 2016, s.6.
[48] Serbay Mansuroğlu- Can Uğur, “11 Bin Çocuğa İstismar”, Birgün, 1 Nisan 2016, s.6.
[49] “Gaziantep’te 9 Aylık Bebeğe Tecavüz Edildi”, Cumhuriyet, 19 Ağustos 2016… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/587347/Gaziantep_te_9_aylik_bebege_tecavuz_edildi.html
[50] Hasan Demirbaş, “Yavru Kediye Tecavüz Edip Bıçakladılar”, Hürriyet, 17 Ekim 2016… http://www.hurriyet.com.tr/antalyada-dehset-yavru-kediye-tecavuz-edip-bicakladilar-40250900
[51] “Gaziantep’te 30 Çocuğa Tecavüz İddiası”, 25 Ekim 2016… https://www.gaziantephaberler.com/haber/gaziantepte-30-cocuga-tecavuz-iddiasi-haberi-37106.html
[52] “Şoke Eden Seks Turizmi Raporu”, Cumhuriyet, 28 Haziran 2016, s.18.
[53] “Ulus oluşturma” süreçlerinde “modernleşme” adına seküler/ Batılı değerlerin halka dayatılması, CHP Türkiyesi’ne has bir örnek değil. 1930’lar Meksika’sında köy öğretmenlerinin başkanlık ettiği ve Kilise’nin toplum üzerindeki etkilerini kırmayı hedefleyen “seküler ayinler” için bkz. Adrian A. Bantjes, “Burning Saints, Molding Minds: Iconoclasm, Civic Rituals and the Failed Cultural Revolution”, Rituals of Rule, Rituals of Resistance. Public Celebrations and Popular Culture in Mexico. William H. Beezeley, Cheryl English Martin, William E. French, SR Books, 1994.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: