Medeniyet İle Dalaşma

Kendi Evini İnşaa Etme 3

Mavi hap mı?
Kırmızı hap mı?

Zihnin sana on sekiz yıl önce izlediğin filmden kalma sorular soruyorsa her halükârda hapı yutmuşsundur.

Ben Hap niyetine kocaman bir kaya parçasını kaldırıyorum. Hayat bir film platosu değil. Gerçek şu ki yaşamının dönüm noktalarında kimse sana soru sormaz. Seçimlerine de, doğrusu, pek saygı duyulmaz. Genellikle biz doğduktan hemen sonra yapmamız gereken işlerin haritaları çıkarılmıştır. Bize de seçim yapıyormuşuz hissini içselleştirmek kalır.

Yaşam zordur, imkânlar kısıtlı hayal ettiğimiz dünyayı kurmaya genellikle işlerimiz elvermez. Okuyup iş sahibi olmak gerekir sonrasında aile ihmal edilmez, çocuğu okutmak lazım sonra belki en sonra güneyde bir balıkçı kasabasında (öyle bir kasaba kaldı mı?).  Hem Herkes evini yapmak için bir arazi bulamaz yani satın alamaz. Biz bu konuda şanslıyız demek isterdim ama değiliz. Hayalimizi gerçeğe dönüştürmek için para toplamak gerekiyordu, sıkı çalışmak, toprak aramak en önemlisi ise iradeli olmak. Kolay olmadı, hem de hiç… Satın alınan arazide beraberce üretip, ürettiklerini paylaşacağın dostların olması gerekiyordu ki bu en zoruydu. En iyisi meselenin bu kısmına hiç girmemek, hem insan kucağında kocaman bir taş ile çetrefilli düşüncelere dalmamalı.  İşte böyle düşüne taşına bir tür medeniyet günahkârı olarak ilk taşı yuvamızın sınırlarını belirleyen çizginin üzerine bırakıyorum.

Evin temeli için birden çok seçenek var ama biz taş ile örme kararı aldık. Belimde bir yırtık iki de fıtık var. Yanlış bir harekette çamaşır suyu ile yıkanmış beyaz çamaşır gibi çaaaart diye gideceğimin ve uzun süre yatakta yatacağımın farkındayım.  Her ne kadar dikkat kavramı ile aramızda yaptığımız mukavelelere pek de sadık kalamasam da bu defa kurallara uymak zorundayım. Bu arada duvar örmeyi bilmiyorum. Harç yapmak konusunda biraz deneyimim olsa da uzun süreden beri herhangi bir işte çalışmadığımdan ziyadesi ile hamım. Daha işin başında olduğumuzdan evi Ayşegül ile bir başımıza bitirme sözüne ise ayrıca sadığım. Bir önceki yazıda düşlemek işin yarısından fazlasıdır diye yazmak iyi hoştu da işin yapım kısmı sanki işin yarısından çok daha fazlası gibi.

Bir taş taşıyorum, bir tane daha biraz sırtım ağrıyor, omzum ve kollarım da… Havada cehennemi sıcak, anca sabahın ilk saatleri ve akşamüstleri çalışabiliyorum. İşe başlamadan önce internetten bolca duvar örme videoları izleyip ayrıca duvar ustalarına danıştım.  Videolardan, ustalardan da pek bir şey anlamadığım her an yıkılacakmış gibi duran eğri büğrü ördüğüm duvardan anlaşılıyor. Neyse ki İkinci gün Mersin kırsalına yerleşen arkadaşımız Esra imdadıma yetişiyor. Onun telefonda; ‘iki büyük taşı karşılıklı olarak birbirine daya orta kısımları küçük taşlarla doldur,’ Sözüne uyunca duvar sağlamlaşıp estetik kazanmaya başlıyor. İki gün daha bu şekilde duvar örmeye devam ediyorum. Bu arada sıcaklık git gide artıyor. Yanımda yöremde dolanan hayvanların hareketleri yavaşlıyor, bitkiler büyümeyi durduruyor. Doğa: ‘Dur!’ diyor. ‘Benim bağrımda çalışırken bana uy,’ Eyvallah deyip sekiz günlük Eyyam-ı Bahur tatiline giriyorum.

Tatil sonrası işler her nedense kolaylaşıyor. Vücut yaptığım işin bilincine varmış gibi. Taşı soluk alarak kaldırıp soluk vererek yere indiriyorum. Bu spor salonlarında hiçbir yere gitmeyen bisikletleri sürmeye ya da kasları kasmak dışında pek bir işe yaramayan ağırlıkları kaldırmaya benzemiyor. Bedenin olgunluğu da kaslar gibi çalıştıkça gelişiyor, bırakınca hamlaşıyor. Akşam olduğunda yorulmuş vücut uzanmak, dinlenmek, uyumak istiyor. Yemek yiyor, bazen biraz yazı yazıyor ardından kitabımı alıp yatağıma gidiyorum. Derin bir uyku beni içine çekiyor. Direnmek ne mümkün şeker yedikten sonra ağzını şapırdatan bir çocuk gibi unutmak istemediğim bir tat damağımda dolanıyor. Uyku gökyüzünde hareket eden devasa bir bulut gibi beni usulca içine çekiyor. Sabahları kendiliğimden güneş doğar doğmaz uyanıyorum. Çalışmanın hediyelerinden biri de bu işte huzurlu bir uyku ve yeniden işlemeye başlayan vücudun saati. Sabah, yeni uyanmış bir kedi gibi vücudumu gerdikten sonra yüzümü yeni doğan güneşe dönüyorum. Güneşi bedenimle beraber selamlayıp elimi göğsümün üzerine koyuyorum. İç ritmimi duymaya çalışıyorum. Kalbimin sesi doğduğum andan itibaren benimle; Ona uy… Onunla çalış… Kümesin kapısını açıyor, tavuk ve horozlara yemini veriyor ardından sulama sırası gelen sebzeler için damla sulamaların musluklarını açıyorum. Sadece kendi ürettiklerimizden müteşekkil bir kahvaltı ve iş başı yapıyorum.

Taşları taşıyor, bir yere yığıyor ardından yerlerine yerleştirmeye başlıyorum. Yorulduğumda ya da işten bezdiğimde elimi kalbimin üzerine götürüyorum. Beş dakikalığına onu dinliyorum. Soluk alıp Soluk veriyorum: “Kaygılar ve korkuların geçici kalbinin sesi ise hep seninle. Onunla at, onunla birlikte damarlarında ak… Beş dakika, sadece beş dakika aklın yerine onu dinle, onunla ol. O ol” Kesinlikle iyi geliyor. Derin bir sessizlik sarıyor çevremi. Taş taşırken ve taşları dizerken tuhaf ama dinlendiğimi hissediyorum. Hiçbir şeyin bu haşmetli yalnızlığımı delip geçmesini istemiyorum. Acelem yok, kalbimin hızı yeter bana. Tık tık tık… Taşları ölçüp biçiyorum. Lego gibi ayırıp birleştiriyorum. Yerlerine sığmadıklarında kırıyorum. Yeni bir roman yazdığımda karakterlerimden birinin;  sakin, sabırlı, taşı dahi yola getirebilen, her bir şeyi yerli yerine yerleştirmede maharetine sahibi bir usta olması gerektiğini düşünüyorum. Karakterim ben taşları dizdikçe ete kemiğe bürünüyor, ellerinden tutuyorum. Çevre köylerden geçmişin karanlık çağlarında yerlerinden yurtlarından edilmiş Ermeni ustaları geliyor. Bir sis sarıyor çevremizi; mekânların, hikâyelerin, meselelerin içinden geçiyoruz. Bu arada ben hiç durmadan taş taşıyorum, taş kırıyorum, taş diziyorum, harç yapıp taşların arasına döküyorum. Üzerimizden Sabah çağları, akşam asırları geçiyor. Uykudan uyanır gibi bir de bakıyorum ki; yirmi iki metre uzunluğunda elli santim yüksekliğinde ve altmış santim eninde taş temelim bitmiş. Bana sorsan ömürler geçmiş ya! Kalan iş dört günde bitmiş.

Rahatlıyorum tabi. Birkaç gün önce taş duvar yapma hakkında hiçbir fikri olmayan ben; bu zaferi nasıl kutlayabileceğimi düşünüyorum. Tam da işte bu an hevesimi kursağımda bırakan bir görüntü beliriyor. Yazıya Matrix filmiyle başladım ya Matrix filminden bir sahne ile bitecek, bir de hani Ortadoğuluyuz ya her iyi şeyin ardından illa kötü bir iş ya da fikir belirecek. Karşımda kırmızı hapı seçtiği için pişman olan, arkadaşlarına ihanet eden, pis bıyıklı, kel kafalı, pişmiş kelle gibi sırıtan Cypher var. Cypher arkadaşlarını katlettiği anda Trintiyle aralarında geçen diyaloğu üzerime boca ediyor:

“Bu dünyadan bıktım.  Savaşmaktan bıktım. Düşünmekten bıktım. Bize yalan söylediler Miraz. Bize oyun oynadılar. Onlar (O dediği, bu yazı da Morpheus değil tabi kırda bir ömür mutlu yaşamış dedelerin, nenelerin anlatımı, Murray Bookchin, Bill Morison, Fukuoka felan filan işte) bize gerçeği anlatmış olsaydılar, Morpheus’a o kırmızı hapı kıçına sok derdim.” Role girip Trinity gibi üzgün bir sesle cevap veriyorum.

“Bu doğru değil Cypher onlar bize özgürlüğümüzü verdi.”

“ Özgürlük mü? Sen buna özgürlük mü diyorsun.” İşte tam bu an bir şeyler oluyor Cypher Matrix’te değil de benim yanımda Dersim’de kırda zorlukla yapılmış bir ev temelinin yanında olduğunun farkına varıyor. “Bana Kentle kır arasında seçim yapma şansı verilse ben kesinlikle kenti seçerdim. Bence kentler bu dünyadan daha gerçek. Burada tek yapacakları bir Hes inşaasına başlamak, altın madeni çıkarmak ya da köyleri ortadan kaldırma kararı vermek. O andan itibaren sen büyük bir emek ve sevgiyle ektiğin ağaçların ve doğanın ölümünü izleyeceksin. Sonrasında mutlu olmak için geldiğin kırda ömrün güvenlik kaygısı ve doğa karşıtlarıyla savaşarak geçecek. Börtü böcekle yaşamayı hayal ederken böyle yaşamaktan, düşünmekten ve onlarla savaşmaktan bıkacaksın. Hem sen burada büyük bir iş yaptığını sanıyorsun değil mi? Kentte bir ev satın alıp ya da kiralayıp şehrin rahatlığını yaşamak varken. Doğal beslenme, doğayı dinleme, iç huzuru arama hepsi safsata sen o eciş bücüş temeli bitirinceye dek kentlerde kaç evin anahtarı yeni sahiplerine teslim edildi biliyor musun? Yüz, beş yüz, bin, on bin, çık, çık bunlar sıradan rakamlar değil kentte eklenen apartmanlar ve mahalleler. Senin Otomobil merkezli kentler karşısında karınca kadar hacmin yok. Hem kendini ne sanıyorsun ki, evini yapacakmış, kendine yetecekmiş, çalışmak ve yoksunluk dışında kime ne vaat edebilirsin; seni çamura bulanmış şey seni…  Sistemin bizler için ördüğü Alışveriş merkezlerinde dolanmak, cafe ve restaurant ağlarında dinlenmek ve çalışmak varken kurgulanmış hayattan sapmayı özgürlük sandığın için aptal olmalısın. Kaçmaya çalıştığın o kentler var ya onlar her geçen gün daha fazla büyüyüp serpilecekler. Onların yollara ihtiyacı olacak, enerjiye, doğal kaynaklara ve bir gün ihtiyaçları için bu bahçenin de fişini çekecekler. Hayır, benden nefret etme Miraz ben sadece gerçekleri söylüyorum.”

“Ve ben hevesim kursağımda öylece kalakalıyorum.”

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları