Marksist-Leninist Roman Yazarı: Vedat TÜRKALİ

“Hayat,
bütün tercihlerinin bir özetidir!”[1]

Kimileri için “İflah olmaz komünist, işçi sınıfı ve özgürlük sevdalısı”ydı;[2] kimileri için de, “Ezeli, ebedi ve edebi inatlaşmanın adı”ydı[3] Vedat Türkali…

Hasan Kıyafet’in, “Türkiye, yerini dolduramayacağı aydın, duyarlı bir sosyalist değerini kaybetti. Türkali’yi yitirmedik, onun yazıları, filmleri, romanları, gelecek kuşakları aydınlatmaya devam edecek,”[4] vurgusuyla betimlediği; Zeynep Oral’ın, Aydın sorumluluğuna ilişkin verdiğiniz ders için… Edebiyatın ve sanatın muhalifliğine inandığınız için… Zulme karşı direnişin kaçınılmazlığını savunduğunuz için… Son güne dek Türk Kürt kardeşliğine ve barışın kaçınılmazlığına yönelik verdiğiniz mücadele için,”[5] teşekkür ettiği O; “Halkın sanatçısı, halkın savaşçısı demektir… Savaşçılar ölür, fakat onların yarattığı birikimler, onların bıraktığı sağlıklı miras, çok sonralara ulaşacaktır… Onun yaşamasını hiçbir kuvvet, hiçbir güç önleyemeyecektir,”[6] gerçeğinin kanıtıydı…

Kızı Deniz Türkali’nin, “97 yaşındaydı, 98’ini sürüyordu. Ama hayattan hiç vazgeçmedi. Hayata çok bağlıydı. En son benden bir telefon istedi. Kulağında bir alet vardı, onunla uyumlu bir telefon. Bluetooth olması gerekiyordu filan. Asistanıyla birlikte bir kitap yazıyorlardı. Ama işte bir anda böbrek yetmezliği çıktı, sonra çoklu organ yetmezliği derken gidiverdi. Birdenbire… Son ana kadar senden benden çok daha iyi! Bunama filan soruyorsan hiç yoktu…”[7]

Oğlu Barış Pirhasan’ın, “Yoksul bir aileden geliyordu. Hem geldiği yerin hem de çok erken yaşta benimsediği ideolojinin mayasına hep sadık kaldı. Marksist ve Leninist olarak yaşadı, öyle öldü. İnsanlar bunu romantik buluyor olabilir ama bence bu çok değerli. Bunu kör bir inanç hâline getirerek değil; her seferinde büyük bunalımlar yaşayarak; düşüncelerini yıkıp yeniden kurarak yaptı. Hayat zor; insanlar yıkılıyor, yoruluyor. Ama o devrimci mücadele içinde yorulmadan, yıkılmadan gitti…”[8] notunu düştükleri İstanbul aşığı Onun dimağı ve duruşu hep dinç ve aydınlıktı.

* * * * *

Son nefesine kadar hem kalemiyle, hem de eylemleriyle mücadelesini asla bırakmayan bir komünistti O. 1 Eylül 2016’nın Dünya Barış Günü’nde, kendisine yakışır biçimde, Türkçe- Kürtçe “Yaşasın Halkların Kardeşliği/ Bijî Biratiya Gelan” sloganlarıyla sonsuzluğa uğurlandı.

“Savaşa Hayır, Barış Hemen Şimdi”, “Bu Sana Sözümüz Devrim Olacak”, “Komünist Türkali Umudumuzdur”, “Yaşasın Devrim, Yaşasın Sosyalizm”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza”, “Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep beraber Ya Hiçbirimiz”, “Barış ve Kardeşlik Kazanacak”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Komünistler Birleşin Devrim İçin Savaşın”, “Bu Saltanat Yıkılacak, Bekle Bizi İstanbul” sloganları atarak Harbiye’den Mecidiyeköy’e doğru yürüyen topluluğa Cevahir AVM’nin önünde polis müdahalede bulunurken;[9] bu hiç de “sürpriz” olmadı…

Kolay mı uğurlanan, “Kur’an’ı 6 defa okudum sonra komünist oldum,” vurgusuyla “Onlar gibi düşünmedin mi, suçlu olacaksın. Hırsıza hırsız, katile katil demeyeceksin. Ya ortak olacaksın ya göz yumacaksın her yaptıklarına. Ölmek kötü değil ki bundan? Bu ne rezil dünya? Yükseklerden, kırmızı ışıkları parlayıp sönen bir uçak geçiyordu. Düşme tehlikesine aldırmadan ne güzel uçuyor? Dünya bu işte,” diyen Vedat Türkali’ydi…

Doktorunun ağlayarak CNN Türk’e bağlanıp, “Sosyalist camianın, edebiyat camiasının başı sağ olsun,” deyip, “Vedat Türkali bir komünistti, devrimciydi, bir devrimci olarak yaşadı, bir devrimci olarak öldü,” diye bize acı haberi verdiği O Atlara binip giden; izi ve etkisi silinemeyecek güzel insanlardandı…

* * * * *

Sonradan ailenin asıl kökenini belirten Pirhasan soyadını alacak Vedat Türkali’nin asıl adı Abdülkadir Demirkan. 13 Mayıs 1919’da Samsun’un şehir merkezine uzak, yoksul mahallesi Kökçüoğlu’nda yaşayan ailesine üç kız çocuğun ardından, ilk erkek çocuk olarak katılır yaşama…

“Ben dünyaya talihli geldim. Samsun’un Kürkçüoğlu mahallesi’nde doğdum. O mahallede Kürtler, Lazlar, Çerkesler ve Boşnaklar bir aradaydı. ‘Komünist’ adlı kitabımda anlattığım gibi, ben dokuzuncu sınıftayken TKP’yle ilişkisi olan ‘Komünist Mehmet’ diye bir çocukla tanıştım. O benim dünyamı değiştirdi,” diyen Vedat Türkali, doğduğu 1919 yılından bugüne Cumhuriyet’in her aşamasına tanıklık etti. O, Türk edebiyatı ve sinemasının en önemli isimlerinden…

40’ın üzerinde senaryo, üç film, 4 tiyatro oyunu ve 8 romana imza attı. 1951’de edebiyat öğretmenliği yaparken TKP davasında yargılandı, 7 yıl hapis cezası aldı.

Cezaevi yılları ona sinemanın kapısını araladı. O yıllarda senaryo yazmaya başladı. Cezaevinden çıktığında değişen yalnızca hayatı olmadı. Yazdıkları sansüre takılmasın diye, Abdülkadir Pirhasan olan adını Vedat Türkali olarak değiştirdi. 1960’da

Atıf Yılmaz’ın yönettiği Dolandırıcılar Şahı’nın ve Türkan Şoray’ın ilk kez başrol oynadığı Otobüs Yolcuları’nın senaryosunu yazdı.

Ardından Türk Sineması’nın efsane filmi ‘Karanlıkta Uyananlar’ geldi. Edebiyat serüveni ise, ‘Bir Gün Tek Başına’ adlı romanıyla başladı.

1 Mayıs 2010’da Taksim meydanındaydı O…

* * * * *

Her fani gibi doğrusu ve yanlışlarıyla bizi bırakıp giderken; arkasında müthiş bir kalıt ile daha da yükseltilmesi gereken mücadele sancağı bıraktı; belleklerde yer etmesi geren satırlarıyla:

• “Biriyle konuşup bölüşmedin mi, en güzel anılar boynu bükük öksüz çocuklar gibi kalıyor”…[10]

• “Yeryüzünde yalnız olmadığını bilmek, yok edilmeyen paylaşma güdüsüyle yakınlık duyduklarımıza çağrı çıkarmaktır roman yazmak”…

• “İnsana güvenmeden düşte bile yola çıkılmıyor”…

• “Nâzım’ın dizelerindeki gibi. ‘Nereden, nasıl geleceğini bilmeden gelecek dehşetli güzel günlere inanıyorduk!’…”[11]

• “Kim büyük sanatçı olabilmişti başkaldırmadan?”[12]

• “Kendinle alay etmesini bilirsen gerçeği daha iyi görürsün!”[13]

• “Yeniğim. Yenemediğim sürece yenik olacağım hep. Nasıl yenerim? Yenildiğini bilmeyen kişiyi yenemezsin”…[14]

• “Bitmeyen ne var ki? Dünya da bitecek. Güneş bitecek. Yıldızlar bitecek. Kıpkırmızı umudumuz, sevgi yüklü tomurcuk, sen bitmedikçe hiçbir şey bitmeyecek!”[15]

• “Yüreksiz devrimci kanatsız kuş gibi; uçamaz bir türlü! Uçanı da vururlar bu ülkede”…[16]

• “Yıkılası değerler nasıl kuşatmış bizi?.. Yöremiz tuzakla dolu”…[17]

• “Bir yere ulaşmanın çeşitli yolları var; onursuzunu seçmek de yürek işidir. Kafasına yükselmeyi koymuşsa etini de sunar, beynini de. Güçlük onurlu yürümekte”…[18]

• “Düşündüğünü söylemekten korkmaya başlarsa bir kişi, düşünmekten de korkmaya başlar”…

• “Taşları sürekli dönen bir değirmendir kafa dediğin, arasına bir şey koymazsan, kendi kendini öğütür, bitirir”…[19]

• “Kural kaygısından arınmadıkça ortada olanı yineler durursun”…

• “Devrimcinin özel bir ahlâk yapısıyla güven yaratması güzel bir şey; gerekli, belki de zorunlu!”[20]

• “İktidar tehlike gördüğü her şeyi yasaklama yoluna gider. Sanatçı da edebiyatçı da sansürle karşılaşır. Türkiye’yi korku yönetiyor çünkü! İktidar muhalefetten korkuyor, muhalefet iktidardan. Halk işsizlikten, açlıktan da korkuyor, devletten de! Sanat en güçlü muhalefet biçimi”…[21]

• “Ozanlığı ile komünistliğini nasıl ayırırsın Nâzım’ın?”[22]

• “Devrim şiir gibi oğlum; başka dile çevrilmesi güç iş!”[23]

• “Zulmün olduğu yerde direniş de olacaktır”…[24]

• “Türkümüz, Kürdümüz aynı teknenin hamuru, aynı tarlanın çamuruyduk”…

• “Çağlar boyu, iç içe ezilen, ezdirilen halkların coğrafyasındayız. Türk’ü, Kürt’ü, Ermeni’si, Süryanî’si, aslında tarihsel varsıllığı ülkenin. Her kasırga kopuşunda nice güzel kültür sanat değerleri yitip gitmiş!”[25]

• “Nesini seveceğiz biz bu dünyanın Zilancığım? Bin kez batsın böyle dünya!”[26]

• “-Kapitalizm nedir, biliyor musunuz? Bakışıyorlardı. Sessizce gülümsedi doktor gene. Küçümsendiğinin ayrımına varmış gibi, – Kitabı bırakın ben söyleyeyim size, dedi Muhittin. Çok parası olanın, olmayanları sinek gibi görmesidir! Gerisi ıvır zıvır! Sinek gibi gördüklerinden de ödleri patlar heriflerin, ellerindeki balı kapışacaklar diye!”[27]

• “Ne görüyoruz bugün? En geri tefeci-bezirgan zümrelerle, kapitalizmin en son aşamasının emperyalizmin, kucaklaşıp tapındığı bir ülke… Finans-kapital saltanatı”…[28]

• “Yetişmiş en iyi gençlerini düşman gören toplumda yaşamak ne ağır işti!”[29]

• “Halksız, işçisiz demokrasi olur mu be? Koyun sürüsü ettiler milleti…”[30]

• “Bütün insanlar çürüyorsa siz tek başınıza ne yapacaksınız bakalım!”[31]

• “Bütün ülke kocaman bir cezaevi! Birisi etmişti bu sözü, kimdi? Nâzım’ın hapisten çıkması sırasındaydı… Demek bizden başkaları için de cezaevi bu ülke… Kimler için? Kimler için değil ki? Çok küçük bir azınlığı çıkardın mı geri kalan herkes için cezaevi. Yalnız kimileri bilincinde, kimileri değil. Acı çektiğinin bile bilincinde değil kimileri! Acı çektiğini belli etmeden yaşamasını bilmek gerek?”[32]

• “Kılık değiştiriyor, allanıp pullanıyor, her gün biraz daha yellozlaşıyor bu dünya!”[33]

• “Ne serüvenlerden geçecek bu dünya kim bilir? Pusuda ne acılar bekliyor daha mutluluk düşündeki insanları! ‘Herhâl ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri.’ Büyük Nâzım’ın özlem dolu dizesini yinelemek hiç değişmeyecek yazgımız mıdır yoksa?”

• “… ‘Nasıl bir şey bu aşk?’ dedi. Bana da bir anlatsana! Gözlerini umursamazlıkla dikti doktora: Yaşaması kolay değil ki, anlatması kolay olsun.”[34]

* * * * *

Ardında “Bekle bizi İstanbul” diyen onurlu bir mücadele ile unutulmayacak sözler bıraktı.

Komünistti. Bilinç insanıydı. Dev yürekliydi. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlikten yana oldu.

Son nefesine kadar muhalif ve devrimciydi.

Yaşama müdahale eden bir insandı. Bu nedenle hapishanelerle tanışan aydındı.

Özellikle Türkiye’nin Ermeni Sorunu, Kürt Sorunu gibi gerçekten belirleyici ve yakıcı sorunları karşısında çok sağlam bir tavır aldı. Bu tavrını da hayatı boyunca değiştirmedi.

Kürt sorununda, TKP’yi eleştirdi ‘Bir Gün Tek Başına’da: “… ‘Benim Kürtlere karşı aşırı sempatim olduğunu söylüyorlar…” İşte en hayati cümle bu. Evet, benim aşırı bir sempatim var. Niye? Anam Kürt değil, babam Kürt değil. Ben yeryüzünde hangi halk acı çekiyorsa, işkence görüyorsa, 70 yıldır devlet baskısı altında sömürülmüşse en çok o halkları seviyorum. Onların yanında oldum, olacağım. Benim tek etik inancım bu. Marksist, Leninist olmak bu demek,” diyerek…[35]

2010 yılında Kürt sorununun 1925’ten beri Türkiye’nin en temel sorunu olduğu vurgusuyla, “Ben Kürt değilim ama Kürt halkımızın neler çektiğini çok iyi biliyorum. Rahat rahat ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyebilmek için Kürt halkının sorunlarını çözmek zorundayız,” diyen Vedat Türkali’ye göre: “Kürt sorunu çözülmeden bu ülkenin hiçbir sorunu çözülemez[di]… O yüzden bu ülkenin gerçek sosyalistleri, komünistleri ve demokrasiden, özgürlükten yana olan tüm ezilen kesimleri, Kürt halkının yanında yer almalı[y]dı.”

Kürt hareketinden devrimci desteğini esirgememişti; “sosyalizm” adı altında milliyetçilik oyunu oynayanlara, öğretecek çok şeyi vardı…

Haramilerin saltanatını yıkmaya adanmış bir insan olarak hatırlanacaktı…

Coğrafyamızın devrimci tarihine tanıklık ettiği gibi, bu tanıklıkla ilgili bedel de ödemişti; “Son Komünist” olarak anılıp; yüzyılları etkileyecek bir miras bırakmıştı.

* * * * *

“Ben 91 yaşında, Marksist-Leninist bir roman yazarıyım” diyerek, ilerleyen yaşına karşın yazınsal etkinliğinden vazgeçmemiş, hep üreterek yaşayan Vedat Türkali, bir ömür boyunca inandığı idealler uğruna yaşadı ve romanlarında da senaryolarında da insanca bir hayata olan özlemini dile getirdi. Türk romanının klasikleri arasında olan ‘Bir Gün Tek Başına’da[43] 1960’lı yılların toplumsal durumunu ve dönemin siyasal eylemlerini konu edinen yazar, sonraki romanı ‘Mavi Karanlık’ta da 12 Eylül darbesinin öncesindeki siyasal ve toplumsal gelişmelerin arka planını anlattı. Toplumun değişik kesimlerinden seçtiği karakterlerin, aydın ve küçük burjuvaların durumunu anlattığı yapıt Bodrum’da geçer.

Vedat Türkali, 90’lı yılların başından itibaren sessiz bir sürece girmiştir. Bunun en büyük nedeni de, “Bir Gün Tek Başına, bu kitabı yazmak için kullandığım bir müsveddeydi,” dediği ‘Güven’i yazmak için on yılı aşkın süre Londra’da yaşamasıydı.

‘Güven’ İkinci Dünya savaşı’nda Türkiye’yi, solunu, Komünist Partisi’nin eleştirel öyküsünü anlatır.[44] Server Tanilli’nin deyimiyle, “Roman, hatalarıyla sevaplarıyla Türkiye’de sol hareketin aynasıdır.”

TKP tarihçesi niteliğinde kaleme alınan ‘Güven’in ilk adımları, 1956 yılında Vedat Türkali cezaevindeyken atılmıştır. Bu kitabı kaleme alırken ilk tepki yıllarca çalıştığı yayınevinden gelmiş ve bu “tehlikeli” kitabı basmak istememiştir.

Gendaş yayınevi ile anlaşan Vedat Türkali’nin kitabı çıkar çıkmaz farklı kesimlerden sesler yükselmiştir. Kimileri bu kitabın Türkiye sosyalist hareketinde önemli bir rol üstlenen TKP tarihini çarpıttığını söylerken kimileri de kitabı edebi açıdan ele alarak değerlendirmiş ve ‘Güven’deki çelişkili noktalara dikkat çekmişti.

Her türlü eleştiri ve itirazın üstünde Türk(iye) romanının/ edebiyatının önemli figürlerinden birisiydi O.

Kolay mı? Uzun yaşamının başından sonuna kadar kimseye minnet etmedi, ne Necip Fazıl gibi başbakanlardan para talebiyle arkadaşlarını ihbar etti, ne Peyami Safa gibi her devrin adamı oldu, ne İsmet Özel gibi güçlünün teknesine atladı.

O tıpkı Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Nâzım Hikmet gibi inandığı değerler için yaşarken, edebi kalitesinden de bir gram ödün vermedi.

“Vedat Türkali bir kent romancısıdır. Konuları kentlerde geçer ve kahramanları kentlidir. Bu alanın ve bu roman türünün son elli yıllık edebiyatımızdaki en büyük temsilcisi olduğundan kuşku yok. Gerek bu özellikleri gerekse 90’lı yaşlarında da değerli ürünler vermiş bir yazar oluşuyla bütün bir dünya edebiyatının da büyük ve ender bir olgusudur.”[45]

‘Yalancı Tanıklar Kahvesi’nde insanların iç dünyasındaki kavgasını anlatırken; derin bir siyaset bilgisi ve kültüre sahip bir yazar olduğunu bir kez daha duyumsatır okura. O;,sosyalist solun ayaklı tarihiydi. Yaşadığı son ana kadar mücadeleden geri durmayandı.

Türkiye’nin yakın dönem siyasi-sosyolojik tarihine ışık tutmuş, sağlam karakterleri ve psikolojik çıkarımlarıyla kendine hayran bıraktıran usta yazar okurunu; ‘Bir Gün Tek Başına’sıyla İstanbul’a, ‘Yalancı Tanıklar Kahvesi’yle Ankara’ya, ‘Mavi Karanlık’ıyla da Bodrum’a götürmüş, yaşatmıştır.

Romanlarında yarattığı kahramanlar, dışarıdakilerden çok daha gerçektir. Bunu kaç yazar başarabilir? Kahramanların iç seslerinde -en masumundan en lekelisine kadar- her renk, her ses vardır.

İç monolog ustasıdır. Karakterler öyle iç monologlar yaparlar ki, kitabı elinizden bıraktığınızda da etkisi bir süre daha sürer.

Sayısız romanının yanı sıra yazdığı senaryolarla Türkiye sinemasına ‘Karanlıkta Uyananlar’ gibi önemli yapıtlar kazandıran Vedat Türkali; hem aşkı, hem mücadeleyi hem de insan doğasının gereği olan iç hesaplaşmaları romanlarında özgün bir şekilde okuyucuya aktaran bir yazardır.

Romanlarındaki kadın karakterleri öylesine gerçektir ki, bir kadının aklından geçen kuşkuları, kaygıları en ince ayrıntısına dek aktarır.

Okudukça insana fark ettirdikleriyle, akıcılığıyla, gerçekçiliğiyle, bakış açısıyla, tanık olduğu dönemleri-kişilikleri, içsel durumları yansıtışıyla kendisine hayran bıraktırır; tasvir gücü çok kuvvetlidir; yaratıcı hayal gücü eşsizdir.[46]

Hayat dersi niteliğindeki yapıtlarında mizah da vardır, hüzün de. Yazdıkları, Türkiye’de yaşananların bir yansımasıdır sanki. Gerçekten beslenen ve sanatı halk için icra eden büyük bir yazardı. İnsanların televizyonla, futbolla, cinsellikle uyutulduğu çağımızda gençlerin yapması gereken en önemli şeylerden biriydi Vedat Türkali’nin yapıtlarını okumak.[47]

Nihayetinde direnmenin ve üretmenin yaşı olmadığının beyanıdır; etkileyici üslubu tekrar tekrar okunması gerekendir…

* * * * *

Özetlersek, Nazım Alpman’ın ifadesiyle, “Komünist, yazar, sinemacı[ydı]… Türkiye’nin en baskıcı yıllarında Türkiye Komünist Partisi’ne katılmış yürekli bir militan[dı]… Bunu eşi Merih Abla ile birlikte yapmıştı!”[48]

Kolay mı? “Edebiyatımızın kilometre taşlarından, sosyalist, şair bir yazardı o…

Çok genç yaşta zindanlara atılmış, hayatı mücadeleyle geçmiş, ezilenin yanında olmuş, özgürlük mücadelesi vermiş, üretken bir yazarı anlatmak gerçekten çok zor.

Haramilerin saltanatını yıkmak için çabalamış, uğraşmış, hep halkın yanında olmuş bir düşün insanı, romancı, şairdi…

1951’de tutuklandı 7 yıl zindanda yattı…

Işığın kilitlendiği karanlık kafesleri, yalnızlığın kelepçesini, unutulmaya kalkan bir trenin penceresinde eski istasyona bakmayı, sonsuz özgürlüğe koşan o büyük sevdayı hiç unutmadı.”[49]

O, İstanbul’du;[50] sosyalizme layıktı.

Kaç kuşak onun “Haramilerin saltanatını yıkacağız” dizelerinden aldığı güçle sürdürmüştü isyan geleneğini…

Nihayet her fani gibi, doğrularıyla, yanlışlarıyla güzel ve dolu dolu yaşadı.[51] Ardında hepimize ders olması gereken muazzam bir yaşam öyküsü ve yapıtlar bıraktı. Edebiyatımızdan, sinemamızdan, tiyatromuzdan, düşün hayatımızdan bir rüzgâr gibi geçti.

Romancı ve sinemacı olmanın ötesinde, aydındı. Şimdilerin pop-star görünümlü yazarları arasında nitelik bir değerdi; ateşli bir devrimciydi.

Yakın tarihi, insanı, siyaseti, ahlâkı, aşkı yazdı; bu riyakâr toplumda ömrünün sonuna kadar “Ben komünistim,” dedi; “Çocuklar bizim dediğimiz,/ yüzümüze utanç duymadan bakmaktır./ Mal değil, mülk değil istediğimiz./ Size namuslu bir dünya bırakmaktır,” dizeleri eşliğinde…

N O T L A R

[*] Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, No: 12, Mart-Nisan 2017.
[1] Albert Camus.
[2] Canan Mengul, “İflah Olmaz Komünist, İşçi Sınıfı ve Özgürlük Sevdalısı: Vedat Türkali”, İşçilerin Sesi, No:54, Eylül 2016, s.16.
[3] İnönü Alpat, “Ezeli, Ebedi ve Edebi İnatlaşmanın Adı: Vedat Türkali”, Halkın Sesi, Yıl:11, No:266, 5-20 Eylül 2016, s.16.
[4] “Türkali’nin Cenazesi, Kızıl Karanfillerle İstanbul’da”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2016, s.15.
[5] Zeynep Oral, “Türkali’ye Söz: Haramilerin Saltanatını Yıkacağız”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2016, s.15.
[6] Işık Öğütçü, “… ‘Halkın Savaşçısı’ydı”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2016, s.15.
[7] “Annemle 17 yaşında falan birbirlerine âşık olmuşlar. Büyük bir aşk vardı aralarında. Ama boşandılar. İkisi de 70 küsur yaşlarındayken, 10 yıl sonra tekrar evlendiler.” (Ayşe Arman, “Deniz Türkali: Babamla Aramızdaki İtişmeli Kakışmalı Bir AŞKTI!”, Hürriyet, 13 Eylül 2016, s.6.)
[8] “Mihri Belli’yle gırtlak gırtlağa gelirler, küserlerdi ancak ona bir şey olsa canını verebilirdi. Behice Boran ve tabii Doktor Hikmet (Kıvılcımlı). Doktor Hikmet çok önemliydi babam için. Birçok şeyi ondan öğrendiğini biliyordum.” (Kübra Par, “Barış Pirhasan Babası Vedat Türkali’yi Habertürk’e Anlattı”, Habertürk, 4 Eylül 2016… http://www.haberturk.com/gundem/haber/1291956-baris-pirhasan-babasi-vedat-turkaliyi-haberturke-anlatti)
[9] Ceren Çıplak, “Barışın Sözcüsü ‘Barış Günü’nde Uğurlandı”, Cumhuriyet, 2 Eylül 2016, s.15.
[10] Vedat Türkali , Güven, Cilt:1, Ayrıntı Yay., 2015.
[11] Vedat Türkali , Tek Kişilik Ölüm/ Komünist, Everest Yay., 2013, s.146.
[12] Vedat Türkali, Mavi Karanlık, Everest Yay., 9. Baskı, 2012, s.63.
[13] Vedat Türkali, Yalancı Tanıklar Kahvesi, Turkuaz Kitap, 2009, s.382.
[14] Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Everest Yay., 8. Basım., 2013, s.372.
[15] Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yay., 2004, s.630.
[16] Vedat Türkali , Tek Kişilik Ölüm/ Komünist, Everest Yay., 2013.
[17] Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Everest Yay., 8. Basım., 2013, s.104.
[18] Vedat Türkali , Tek Kişilik Ölüm/ Komünist, Everest Yay., 2013.
[19] Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Everest Yay., 8. Basım., 2013.
[20] Vedat Türkali , Tek Kişilik Ölüm/ Komünist, Everest Yay., 2013.
[21] Halil Türkden, “Vedat Türkali’nin ardından: ‘Zulmün Olduğu Yerde Direniş de Olacak’…”, Agos, 29 Ağustos 2016… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/16375/vedat-turkali-nin-ardindan-zulmun-oldugu-yerde-direnis-de-olacak
[22] Vedat Türkali , Güven, Cilt:1, Ayrıntı Yay., 2015, s.11.
[23] Vedat Türkali, Yalancı Tanıklar Kahvesi, Turkuaz Kitap, 2009.
[24] Halil Türkden, “Vedat Türkali’nin ardından: ‘Zulmün Olduğu Yerde Direniş de Olacak’…”, Agos, 29 Ağustos 2016… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/16375/vedat-turkali-nin-ardindan-zulmun-oldugu-yerde-direnis-de-olacak
[25] Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yay., 2004, s.531.
[26] Vedat Türkali, Bitti Bitti Bitmedi, Ayrıntı Yay., 2014, s.37.
[27] Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yay., 2004, s.476.
[28] Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Everest Yay., 8. Basım., 2013, s.123.
[29] Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yay., 2004, s.604.
[30] Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Everest Yay., 8. Basım., 2013, s.231.
[31] Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yay., 2004, s.130.
[32] Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Everest Yay., 8. Basım., 2013, s.391.
[33] Vedat Türkali, Bitti Bitti Bitmedi, Ayrıntı Yay., 2014, s.11.
[34] Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yay., 2004.
[35] “- Sizde Kürtlük var mı amca? Şerifey’di soran. Güldü Doktor
-Yok dedi nereden çıktı?
-Bizim Kürtlerde de söyleyenler oldu. Çok yakınlık gösteriyorsunuz Kürtlere!
-Acı çektirilen bir halka nasıl uzak dururum kızım! Komünistim ben, Türk’üm ama insanım önce! Ermenilere, Süryanîlere, Alevîlere de yakınlık duyuyorum. Biliyorum ki, onlara acı çektirenler, Türk’de içinde, herkese çektiriyorlar. Onlar kurtulmazsa bize de kurtuluş yok.” (Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yay., 2004, s.214.)
[36] Radikal İki, 15 Ağustos 1999.
[37] Özgür Gündem, 23 Ekim 2004.
[38] Agos, 2 Mayıs 2014.
[39] HaberTürk, 7 Aralık 2014.
[40] Özgür Gündem, 3 Haziran 2015.
[41] Birgün, 11 Ocak 2015.
[42] Özgür Gündem, 13 Şubat 2015.
[43] ‘Bir Gün Tek Başına’ başlıklı romanının film olmasına ilişkin şunları der: “Bir sanat ürününü böyle ‘kült’ hâline getirmek bizim felsefemize uymaz. Bizim ölçümüz emekçi halk yığınlarına o günün zorunlu bildirisini sunmak ve sorunlarında insanlara yardımcı olmaktır. Koşullar elverdiği kadar ben bu kavgayı yürüttüm. Bugün sinema geniş yığınlara en etki yapabilen alandır. Romanımın senaryosunu hazırlamak külfetine katlanıyorsam, bu, romanın okuyucuya verdiklerini daha geniş olan sinema izleyici kitlesine duyurmak, iletebilmek isteğimden kaynaklanıyor.
Sinema ayrı bir dildir. Biz edebiyat dilinden sinema diline aktarırken ister istemez kimilerinin hayallerine zararlı olabiliriz. Eski bir söz vardır. ‘tradittori tradittora’, aklımda yanlış kalmadıysa anlamı; ‘çevirmen haindir’. Ben, ne romanıma ne de roman okuyucularıma elimden geldiğince ihanet etmemeye çalışacağım. Sanatsal saplantılar yarar sağlamaz.”
[44] Eleştiri/ değerlendirmeleri konusunda Sevim Belli, Vedat Türkali’ye, “Usanmadan kaptanlara rota vereceğine, hiç değilse kendi gemisine kaptan olup kendi rotasını çizseydi ya! Karaya oturmuş gemilerde olmazdı şimdi herhâlde,” (Emin Karaca, Vedat Türkali Ansiklopedisi/ Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey, İnkılap Kitabevi, 2016.) der…
[45] Ataol Behramoğlu, “Bir Kent Romancısı”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2016, s.15.
[46] 24 Ekim 2010 tarihli ‘Radikal’ röportajında şunları diyordu: “Son bir soru: 1919 doğumlu olduğunuza göre cumhuriyet döneminin bütün siyasetçilerini yaşadınız. Sizce bütün başbakanlar arasında hangisi bir roman kahramanı olabilir? Hiçbiri benim roman kahramanım olmaz. Mesela Erdoğan için Orhan Pamuk demiş galiba, yazar olarak insanın ağzını sulandırıyor diye… Hiçbiri benim burnumu bile sulandırmaz. Bu ülkede insanın yaşam boyu gözleri sulanır ancak.”
[47] Eserleri: ‘Bir Gün Tek Başına’ (Roman, 1974); ‘Eski Şiirler Yeni Türküler’ (Şiirler, 1979); ‘Üç Film Birden’ (Senaryolar, 1979); ‘Mavi Karanlık’(Roman, 1983); Eski Filmler’ (Senaryolar, 1984); ‘Bu Gemi Nereye’ (Yazılar, Anılar, 1985); ‘Dallar Yeşil Olmalı’ (Oyun, 1985); ‘Tek Kişilik Ölüm’ (Roman, 1989); ‘Özgürlük İçin Kürt Yazıları’ (1996); ‘Güven’ (Roman, 1999); ‘Komünist’ (Anı, 2001); ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’ (Roman, 2001); ‘Bu Ölü Kalkacak’ (Oyun, 2002); ‘Dallar Yeşil Olmalı’ (Oyun, 2002); ‘Kayıp Romanlar’ (Roman, 2004); ‘Yalancı Tanıklar Kahvesi (Roman, 2009); ‘Bitti Bitti Bitmedi’ (Roman, 2014).
[48] Demet Yalçın, “Nazım Alpman: 95 Yıllık Yaşamın Öyküsü”, Cumhuriyet, 25 Şubat 2015, s.14.
[49] Hikmet Çetinkaya, “Elveda Usta…”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2016, s.5.
[50] ‘iz tv’deki ‘Vedat Türkali Belgeseli’nde Suavi şöyle aktarır: “93-94 yaşında. Londra’da konsere gidiyorum, Vedat abi nereye gittiğimi sordu. Londra, dedim. Ben de gelicem, dedi. Uçağa bindik, en arka sıraya konuşlandık. Uçak havalandı, Vedat abi aşağı bakıyor. O zamana dek hiç şahit olmadığım bir hüzünle döndü ve dedi ki: Suavi, bak bu kent İstanbul’dur. İnan ölümden hiç korkmuyorum ama bu kenti bir daha görememek var ya, korkum ondandır.”
[51] Doğrularına sarıldığımız Vedat Türkali’nin, “yetmez ama evet’ini kabullenmemiz mümkün değilken; yine “Açılım Mektubu”ndaki, “Bu adam ‘Şeriatçıdır, yapmaz’ önyargısıyla yola çıkmak özellikle bizim ülkede yanıltıcıdır. ‘Sol’, ‘ileri’ kavramları, laiklik-şeriatçılık aldatıcı ikilemi içine sıkıştırılmıştır çünkü. Peki, bu sorunu bu iktidar çözebilir miydi? Bunu yapabilir miydi? Evet yapabilirdi. Tarihte bir sürü örnek var,” (“Vedat Türkali TKP’ye Hakaretler Yağdırmış”, 14 Temmuz 2010… http://www.haberveriyorum.net/haber/vedat-turkali-tkpye-hakaretler-yagdirmis) diyen tavrını da onaylamamız mümkün değildir!

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: