Lozan Antlaşması ve Kürtler

Zarrab’ın itiraflarını ve Man Adası belgelerini göz ardı etmek için Erdoğan gündem değiştirmeye devam ediyor. Bu kez Yunanistan ziyaretinde diplomatik nezaketi bir yana bırakarak, 94 yıl önce imzalanan Lozan Antlaşması’nı tartışmaya başladı. Sanki Türkiye bu antlaşmanın tüm hükümlerine sadık kalmış gibi Yunanistan’ın Trakya Müslümanlarına uyguladığı politikalarını eleştirerek, Lozan’ın bazı maddelerinin güncelleştirilmesini istedi. Oysa Türkiye antlaşmanın, “Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerini en geniş biçimde korumasını yükümlenmiştir” (Madde 38) hükmünü hiçbir zaman uygulamadı. Bu nedenle Lozan Antlaşması’nın Kürtler için ne anlama geldiğini sorgulamak ve tarihsel olguları hatırlatmak istiyorum.

Lozan’da “Azınlıkların korunması” ile ilgili oturumda konuşan İngiliz temsilci Lord Curzon, Türkiye’de yaşayan Hıristiyan azınlığın karşısına Müslümanları bir blok olarak koydu ve sorunu “dinsel bir platform” anlayışıyla ele aldı. Bu nedenle Yahudilerden, Rumlardan, Ermenilerden, Nasturilerden söz eden Curzon, Kürtlerin adını hiç anmadı. Curzon’un bu tavrı Misak-ı Milli kararlarını genel olarak onaylayan İngiltere’nin Kemalist Hükümet’le uzlaşma çabasını yansıtıyordu. Misak-ı Milli sınırları içinde bir “Müslüman azınlık” kavramına karşı çıkan Kemalist hükümet de, Balkanlardaki (Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan) Müslüman azınlıkların haklarının korunması için çaba gösterdi.

İtalyan temsilci Montana’nın başkanlığında toplanan Alt Komisyon’da Türkiye’yi temsil eden üyelerden Dr. Rıza Nur, “Türkiye’de yalnız Türklerin ve Kürtlerin bulunduğunu, Kürtlerin kaderinin Türklerin kaderiyle ortak olduğunu ve Kürtlerin azınlık haklarından yararlanmak istemediklerini” iddia ederken, İnönü de, “Türkiye’de hiçbir Müslüman azınlık yoktur” demişti. Kürtler, Türk Delegasyonu’nun talepleri doğrultusunda antlaşmanın 38. maddesindeki “milliyet, dil, soy ya da din ayırt etmeksizin” Türk halkının “tümü” içinde sayıldı. Lozan Antlaşması ile Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin azınlık hakları sağlanırken, Müslüman azınlık olarak” Türklük formu” içinde değerlendirilen Kürtlere Sevr’de vadedilen ulusal haklar görmezden gelindi. Meclis-i Mebusan’dan beri sorgulanan “Osmanlılık-Türklük” formu tartışmaların son verilerek Türk milliyetçiliğine dayalı üniter devlet yapılanması dönemi başlarken, Kürdistan üçüncü kez (İlki 1639 Osmanlı-İran Antlaşması’yla, ikincisi 10 Ağustos 1920 Sevr Anlaşması ile olmuştu) bölündü. Bu bakımdan Lozan Antlaşması Cumhuriyet döneminde Kürtler için bir dönüm noktası oldu.

Lozan’da Kürtlerle ilgili sorunlar, sadece “Musul sorunu” tartışılırken, gündeme geldi. Musul müzakerelerinde İnönü, “TBMM Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Milli Meclis’e girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadır” diyerek çifte standartçı bir tutum sergiledi. Lozan’da azınlıklarla ilgili sunulan tasarının Müslüman azınlıkları da kapsamasına karşı aynı Lozan görüşmelerinin yapıldığı Meclis’in gizli oturumunda hükümet adına konuşan Hasan Bey, “Irki azınlık, lisani azınlık bizde mevcut değildir. Nitekim Misak-ı Milli de bu maddeyi yazarken bundan anladığımız mana, tarihi anladığımız manadır. Müslüman olmayan azınlıkları kastetmişizdir. Hiçbir vakit ırki, lisani azınlık mevzubahis değildir” dedi. Sonuç olarak Türk milliyetçiliğine dayalı egemen ulus ve devlet refleksi ile Kürt ulusal kimliği yok sayıldı. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın Misak-ı Milli kararı, Sevr’den Lozan’a uzanan süreçte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna ve bir “milli müdafaa hattının” oluşmasına kaynaklık etti. Devlet ve hükümet bu milli refleksi, Sevr ile Lozan hattı arasında çifte standartçı tutumlar ile kafasını kuma sokan deve kuşu misali inkârcı, imhacı ve asimilasyoncu politikalarını günümüze kadar sürdürdü.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: