Kutlayacak cumhuriyet mi kaldı?

Bugün 29 Ekim, Cumhuriyet 94 yıl önce bugün ilan edildi. Her yıl olduğu gibi bu yılda, sabahın erken saatlerde devlet erkanı Aslanlı yoldan yürüyerek Atatürk’ün huzuruna çıkacak, Erdoğan, deftere cebinden çıkardığı, önceden hazırlanmış mesajını yazacak. Büyük olasılıkla, büyüyen ekonomi falan der, hukuk devleti, demokrasi der. İçerde ve dışarıda dize getirdiğimiz terör örgütlerinden söz eder, 15 Temmuz’a lafını bağlayarak noktayı koyar.

Sonra öğlen saatlerinde Anıtkabir halka açılır.

Pazar günü olmasının da etkisiyle binler, çoluk çocuk, genç, yaşlı Anıtkabir’e ellerinde bayraklar akın edecekler. Fotoğraflar çekilecek. Uzatılan mikrofonlara gururla Cumhuriyetin dimdik ayakta olduğu, Atatürk’e minnet borcundan söz edilecek.

Geride balkonlardan, pencerelerden sarkıtılmış bayraklar kalacak…

Akşam haberlerinde ve sosyal medyada paylaşılan fotoğraf ve görüntülerle cumhuriyete sahip çıkmanın gururu ve heyecanı bir kez daha tazelenecek.

Peki, neydi cumhuriyet?

Bir gün, o da bugün yapılan kutlama mı?

Bayrakları alıp, Anıtkabir’e yürümek mi?

İşi zora sürüp kitabi tanımlara girmek istemiyorum. Çok bildik tanımıyla, Cumhuriyetin bir devlet biçimi olduğunu söyleyerek başlıyım. Devlet biçimi siyasal iktidarın yapısı, siyasal rejimin niteliği ile belirleniyor. Yani iktidarların seçimle iş başına geldiği devlet biçimine cumhuriyet diyoruz. Bunun karşıtı da halkın seçmediği tek bir kişinin yönettiği devlet biçimi, yani (hükümdarlık) monarşi/saltanat diyoruz. Birbirine temelde karşıt olan bu iki biçim arasında, üçüncü bir yol/biçim var. Buda seçimle işbaşına gelmiş bir iktidar olduğu halde kralın/sultanın yetkilerinin sınırlandığı devlet biçimi yani meşrutiyet.

Yukarıdaki tanımdan yola çıkarak, yazının başlığına da bir yanıt vermek gerekirse; Türkiye’de olduğu haliyle hala bir cumhuriyetten söz etmek mümkün. Ancak bu cumhuriyetin iyi olduğu, halk için hayırlı olduğu anlamına gelmiyor. Cumhuriyet rejimlerinde de, kabul edilemeyecek uygulamalar veya iktidarın seçiminde kısıtlamalar olabiliyor. Baskıcı bir cumhuriyet olabileceği gibi demokratik bir cumhuriyete olabilir. Cumhuriyetin baskıcı veya demokratik bir cumhuriyet olması onun özü ile yani devletin niteliği ile ilgili… Bu da son tahlilde, devletin hangi sınıf ve katmana hizmet ettiği ile doğrudan ilintilidir.

Cumhuriyet rejimlerinde seçim yapılıyor olması, iktidarın seçimle iş başına gelmesi tek başına bir anlam ifade etmez. Örneğin İran’da da seçimler yapılıyor. İran İslam Cumhuriyeti de kim ne derse desin bir cumhuriyettir. Suriye’de öyle… Ancak bu cumhuriyet rejimlerinin baskıcı olduğunu ortadan kaldırmaya yetmeyebilir. Halkın sandığa gitmesi, seçimlere aşırı vurgu yapılması, “mili irade”den sıklıkla söz edilmesi cumhuriyetin demokratik olduğu/olacağı anlamına gelmez. Ancak her şeye rağmen, Cumhuriyet yine de, iktidarın babadan oğula geçtiği mutlak bir hükümdar/sultan tarafından yönetildiği monarşilerden daha iyi ve daha kabul edilebilirdir. Fakat diğer yandan cumhuriyet, demokratik olmadığı sürece, Hollanda, Belçika, İsveç ve İngiltere de olduğu gibi, yetkileri sınırlanmış da olsa, hala birer kraliyet (meşrutiyet) olan ülkelerin gerisinde kalabilir.

Bir cumhuriyetin, kutlanmaya değer bir rejim olmasını sağlayan, seçim yapması, yöneticilerin sandıktan çıkması olamaz. Çünkü bu, cumhuriyetin pekâlâ baskıcı ve/veya çoğunluğun baskıcı rejimi olmasının önünü de açabilir. Seçim sandığının kurulduğu iki dönem arasında yönetenlerin denetlenmesini mümkün kılacak kurumların varlığı, bu kurumların bağlı kılındığı demokratik tahammüller veya toplum sözleşmesi (anayasa) olmadan cumhuriyetin demokratik olması sağlanamaz.

En basit haliyle yürütmenin (hükümet ve cumhurbaşkanının) güç ve etki alanından uzak, bağımsız bir yargının olması gerekir. Yargı hükümeti ve en üst düzeyde yönetenlerin tümünü denetleyebilecek güç ve yetenekte olması gerekir. Yargıdan önce halkın seçtiği vekiller mecliste (yasama organında) hükümet ve cumhurbaşkanını denetleyebilmeli. Meclisin imkân ve kabiliyetleri içinde denetlemenin sağlanması mümkün olmadığı duraksamada, yargıyı halk adına göreve çağırma olanağına sahip olabilmelidir.

Günümüz çağdaş demokrasilerinde çoğulculuğun sağlanması için kuvvetler ayrılığı ilkesinin bu üçlü saç ayağı ile yetinilmediği, meclis dışı muhalefetin, yani güçlü sivil toplum örgütlenmelerinin önünün açıldığı, kendini ifade etmesinin yasal güvencelerinin sağlandığı ve bağımsız, özgür basının dördüncü güç olarak varlığının gerektiği de artık kabul edilmekte.

Tekrara düşmeyi de göze alarak, bütün bu anlatılanlardan sonra, Türkiye’nin hala bir cumhuriyet olduğundan söz edebiliriz.

Öyle de…

Ancak bu cumhuriyetin burjuva alamda dahi demokratik bir cumhuriyet olmadığı da açık. Özelikle son yıllarda girdiği yol itibarıyla, demokratik bir cumhuriyet olma eğiliminden ve/veya iyimserliğinden dahi söz etmek ne yazık ki mümkün değil.

Hiç kuşkusuz baştan beri cumhuriyetin demokratik olmadığı, değişik kesimlere ağır afe dilmesi zor mağduriyetler, acılar yaşattığından söz etmek, mümkün. Ancak yine de saltanatın yıkılmış olması, halkın genel seçimlere gidebilmesi, başta kadınlar olmak üzer bazı kesimlerin kazanımları görülmezden gelinecek şeyler değil. Diğer yandan gerek konjonktürle gerekse mücadeleyle zaman içinde kazanılmış kimi haklar ile cumhuriyetin ağır aksakta olsa demokratikleşme eğilimi içinde olduğu dahi söylenebilir.

Ama ne var ki, bu süreç AKP üzerinden, taşra burjuvazisinin pekişen iktidarıyla giderek zor bir sürece doğru hızla girmiş gözüküyor. İslamcı bir lakırdıyla kulak tırmalayan gerici ideolojik söylem, özünde bu sınıfın çıkarlarının öne alınması anlamına geliyor. Cumhuriyetin demokratikleşmesinin önüne geçilerek ve zaman içinde kazanılmış demokratik hakların yok edilmesiyle bu sınıfın hızla palazlanmasına çalışılıyor. Büyük burjuvazinin de işine gelen bu yol kısmı demokratik hakların yok edilmesi/geriletilmesi anlamına geliyor.

Özelikle 15 Temmuz sonrası, hepten hızlandırılmış olan bu süreç, 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle geriye döndürülmez bir noktaya taşınmak isteniyor…

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları