Kudüs Tartışmasının Gösterdikleri: Benzin Kovalarıyla Medeniyetler Çatışmasına Koşmak

ABD Başkanı Trump’ın 1995 tarihli Kongre kararına atıfta bulunarak ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı almasıyla Ortadoğu’nun mevcut fay hatları yeniden çatırdadı. Bu kararı alan zihniyetle ona gösterilen tepkilerin yansıttığı zihniyetler, sanki bu türden sembolik boyutu yüksek sorunlar olmasaydı da Trump-gil siyasetçiler bu sorunları yaratırdı dedirtecek cinsten.

Yoğun bir küreselleşme yağmuruyla nasıl baş edeceğini bilemeyen küremiz, sağ popülist dalganın yaralarına merhem olacağı yanılsamasına kapılmış durumda. Bu dalganın, çözmeyi vaat ettiği meseleleri çözemeyeceğini, hatta daha da içinden çıkılmaz hale getireceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. ABD’den Hindistan’a, oradan Rusya’ya, Türkiye’ye ve İsrail’e kadar etkileri hissedilen bu dalga, sembolik sorunları çözmeye değil, bu sorunları “siyasetin” odağına taşımaya meyilli, çünkü buradan güç devşirebiliyor. Dolayısıyla sağ popülizmin Kudüs meselesini çözebilecek araçları varken dahi çözmek isteyebileceğini ummak çok da gerçekçi değil.

Değişmez özleri olduğu varsayılan medeniyetlerin, çatışmalarının da doğal ve kaçınılmaz olduğu söylemi, son zamanlarda “insan insanın kurdudur; dolayısıyla medeniyetimi (veya devletimi) korumak adına kötülük yapma hakkına sahibim” anlayışıyla tehlikeli bir terkip oluşturmaya yönelmiştir. Düşünün; İsrailli bir siyasetçi 1970’lerde Lübnan için “Taş devrine çeviririz” deseydi nasıl tepkilerle karşılaşırdı? Oysa İsrail İstihbarat Bakanı bu sözleri bugün söylediğinde iç siyasette desteği artabiliyor…

ABD uzun süredir İsrail-Filistin çatışmasında uluslararası hukuku tanımama konusunda oldukça kararlı bir tutum takınıyor. Bunu yaparken halen “iki devletli çözüme” sadık olduğunu iddia etmek gibi taşınması güç bir çelişkiye de sahip. ABD’nin, İsrail’in Doğu Kudüs’te yerleşimler açarak fiili durum yaratma ve bunu statükoya çevirme fırsatçılığını kınar gibi yaptığı dönemler olmadı değil. Ne var ki bu kınamalardan somut bir yaptırım veya baskı oluşabildiği söylenemez.

İsrail hükümetleri en az on yıldır, çok net bir şekilde ve eskisinden yoğun biçimde barışı imkânsız kılacak, fiili durum yaratma fırsatçılığı denilebilecek bir “politikayı” takip ediyor. İsrail’in çok büyük bir çelişkisi söz konusu: İki devletli çözümün imkânlarını dinamitlerken, tek devlet içerisinde büyük bir Filistinli Arap azınlığı kendi elleriyle yaratmakta. Eğer gidişat bu yönde devam ederse İsrail devleti, fiilen bir Yahudi devleti olmaktan daha da çıkacak ve en az iki toplumlu tek bir devlet olmanın ve asimile edilmeleri imkânsız bir büyük azınlığa sahip olmanın çelişkilerini sırtlanmak durumunda kalacak. Başka bir ifadeyle söylersek kendisini Güney Afrika benzeri bir apartheid rejimine dönüştürecek.

İsrail’deki aşırılık yanlıları, ülkedeki Filistinlileri asimile edemeyecekleri gerçeğinden hareketle onları ülkeden kovmak gibi bir çılgınlığa girişebilirler mi? Mevcut uluslararası ilişkiler düzeninde dahi çok zor ama bütünüyle imkânsız olmayan bir seçenek bu. Yine de görünür gelecekte İsrail devletinin kendi elleriyle iki devletli çözümü dinamitlemesinin, İsrail toplumuna şimdilik çok da yüzleşmek istemediği sorunlar yükleyeceğine dair tespitimizi tekrarlayalım. Bazı radikal sağcı İsraillilerin en büyük kâbusu, Filistinlilerin bir gün Yahudilerden daha fazla nüfusa sahip hale gelme olasılığı…

Aslında hem ABD’yi yönetenlerin hem de İsrail’in son dönemlerine damgalarını vuran radikal sağcı siyasilerin sahiden de “rasyonel bir ülke çıkarı” tanımları olabilseydi, şimdi yaptıkları şeyleri yapmadan önce iki kere düşünürlerdi. Kudüs meselesini yeniden kaşımak tam da yapılmaması gereken şeydi. Trump’ın iç politikadaki sıkışmışlığını aşmak adına böyle bir hamle yaptığını tespit etmek çok da zor değil. Trump’ın bu hareketiyle destekçileri arasında öne çıkan Evanjelistleri tatmin etmeyi amaçladığı genel kabul gören bir yorum. Yine Trump, İsrail’in şahin Başbakanı Netanyahu’nun ABD’deki destekçileri olan Adelson gibi zengin Yahudilere verdiği sözü tutmuş oldu. Bu hamlenin arkasında da iç siyasette bir türlü umduğu gücü biriktiremeyen, patinaj halinde bir başkanın destek biriktirme telaşı olduğunu söyleyebiliriz.

Yolsuzluk skandallarıyla yıpranan ve kitlesel gösterilerle protesto edilen Netanyahu da kendisine bu dar zamanında atılan can simidini unutacak değil. “Milli meseleler” söz konusu olduğunda güncel siyasi gerilimlerin ikinci planda kaldığı bir ülke İsrail, tıpkı Türkiye gibi.

Türkiye’deki tepkilere geçmeden önce uluslararası hukuk açısından meseleyi kısaca özetlemek yararlı olabilir. Bugüne kadar kabul gören hukuki yorum, 1947’den beri BM’nin Kudüs’ü özel statüsü olan bir kent olarak tanımlamasıyla şekillendi. İsrail ve Filistin devletleri tanımlandığında Kudüs BM’ye bağlı özel statülü bölge olarak tanımlanmıştı. 1967’ye kadar Doğu Kudüs Ürdün’deyken, kentin batı bölümü İsrail devletinde kalmıştı. 1967 Arap-İsrail savaşı tüm dengeleri altüst etti ve bugün içinden çıkılmaz hale gelen durumun fitilini ateşledi. İsrail bu savaşta Doğu Kudüs’ü ilhak etti.

Bundan sonra gelen hamle İsrail parlamentosunun 1980 yılında Kudüs’ü “birleşik, bölünmez ve ebedi” başkent ilan etmesi oldu. Fakat BM’nin bu duruma tepkisi çok netti: BM Genel Kurulu’nun 478 sayılı, 1980 yılına ait kararı, “İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesinin kabul edilemez olduğunu, Kudüs’ün statüsünün değiştirilemeyeceğini, Kudüs’te büyükelçilik açmış olan devletlerin büyükelçiliklerini kapatmaları gerektiğini” vurgulamıştır. Karar üzerine Kudüs’te büyükelçilik açan devletler bunları kapatma yoluna gitmiştir. Zira BM Şartının 25. maddesine göre bu türden kararlar bağlayıcıdır. Bundan sonraki hukuki karar ve değerlendirmeler de aynı temel üzerinde ilerlemiştir.

Trump’ın kısa vadeli siyasi güç hesapları iki devletli çözümü daha da zorlaştırıyor tespitinde bulunmuştuk. Trump’ın Kudüs kararının bir başka olumsuz etkisi, Suudi Arabistan eksenli, görünürde İran karşıtı olan ama aslında Türkiye-Katar yakınlaşmasını da karşısına alan ittifakı da zor durumda bırakması. Bilindiği gibi Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın başını çektiği bu ittifak, İsrail ve Trump liderliğindeki ABD’yle de iyi ilişkilere sahip. Bu durum, Türkiye ve İran’a ve Ortadoğu’da etkinliğini arttırmak konusunda önemli fırsatlar yakalamış görünen Rusya’ya yeni kozlar sunmakta.
Kudüs konusunda en heyecanlı tepkiyi gösteren ülke şüphesiz Türkiye. Mevcut iktidarın destekçileri, davalarına bağlı olduklarını gösterme fırsatını veya fırsatlarını kaçıracak durumda değiller. Buradaki sabırsız ve aşırı öfkeli ruh halinin elbette İsrail ve ABD’nin yaptıkları haksızlıklara yönelik bir boyutu var. Bu doğal ve haklı bir tepkisellik olmakla beraber bunun biraz daha fazlası varmış gibi görünüyor.

Bu da iç politikadaki tıkanmayla alakalı sanki. Bu ülke bir tür İslamcılık adına hürriyetsizliğe, otoriterleşmeye savrulurken, bununla yüzleşemeyen İslamcıların kendi eylemsizliklerini meşrulaştırmaya fena halde ihtiyaçları var. Bir türlü hem Berkin Elvan’a hem de Filistinli mağdurlara sahip çıkamamak gibi bir yarılmadan mustaripler. En azından bir kısmı bu derdi içlerinde taşıyor. Seçilmiş siyasi lider Demirtaş’ın hapiste olduğu bir ülkede Filistin meselesine sahip çıkmanın çelişkili bilinci, öfkeyi daha da arttırıyor olabilir. Böyle durumlarda kendi çelişkinizle yüzleşmekten kaçmanın en bildik yolu, “dış güçleri ve onların beşinci kolu olan iç müttefiklerini” hedefe koymak ve onların kötülüklerini abartarak kendinizi aklamaya çalışmaktır ki, asıl şaşırtıcı olan bu psikolojik avunmanın bu denli yaygınlaşabilmesidir.

İşin psikolojik boyutu bir yana bırakılırsa, mevcut iktidarın kendi destek blokunu tahkim etmek adına bu meseleye çok büyük önem atfettiğini söylemeye gerek bile yok. Fakat alelacele hesap edilen bir başka beklenti daha olabilir: Türkiye’deki siyaset yapıcıların Ortadoğu kamuoyuna da hitap ederek, Arap liderlerini etkilemek ve bölgedeki dikkat çekici yalnızlığını aşmak gibi bir umudu olabilir. İslam İşbirliği Teşkilatı’nda (İTT) alınan, sembolik olarak önemsiz sayılamazsa da aslında malumun ilanı olan “Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti” olarak duyurulması da, aslında kamuoyuna yönelik bir çıkış.

Türkiye bu konuda Arap liderlerine duygusal baskıyı arttırırsa, beklentisinin tersine bir tepki de yaratabilir: Türkiye’nin en azından kendisine karşı nötr olmalarını arzu ettiği Suudi Arabistan liderliğindeki ittifak, kendi kamuoylarını çok fazla dikkate almak zorunda olmayan otoriter yönetimlerden oluşmakta. Bu yönetimlerin Mursi liderliğini benimsememe nedenleri, Erdoğan’a yönelik tavırları için de geçerli: Bu liderler sokağa mesaj veren Erdoğan tarzı popülist liderlerden rahatsız oluyorlar. Bunun yerine kapılar arkasında iş çevirmeye, İsrail’le ve ABD’yle arayı hoş tutmaya meyilliler.

Sokak eğer dış politika yapımında tesirli olabilseydi belki Türkiye’nin öfke ve enerjiyi öne çıkaran tavrının bir etkisi olurdu. Ama kısa bir süre sonra hararet dinecek ve Türkiye, Suudi ittifakı tarafından tekin bulunmayan ülke olarak algılanmaya devam edecek.

Rusya’nın İsrail karşıtı havaya kapılmadığı, ABD’ye yönelik sert açıklamalardan da kaçındığı görülüyor. Rusya’nın çok fazla ses çıkarmasına da ihtiyaç yok. Rakipleri o kadar “duygusal” ve “ölçüsüz” hareket ediyorlar ki, Rusya Soğuk Savaş’tan kalma tavrını sürdürerek bile puan toplayabiliyor. Rusya’nın meselesi, emperyal kapasitesiyle, hırsları arasındaki onarılmaz mesafe.

Türkiye’yi bugün yönetenlerin, İran ve Rusya’yla kalıcı bir ittifak oluşturmaları da oldukça zor. Türkiye’deki mevcut iktidarın, Sünni Arap çoğunluğu yok sayan uzun soluklu ittifaklara yönelmesi çok güç. İran ve Rusya ile Suriye üzerinden ortaya çıkan çıkar birliği konjonktürel olması muhtemel bir yakınlaşma. Eğer bu yakınlaşma bir ittifaka dönüşürse, bunun İslamcılığın Ortadoğu’daki hırslarının reel politiğe feda etmesi olarak okunması yanlış olmayacaktır.

Filistin mi dediniz? Kimileri için halen bir davalarının, bir ideolojilerinin olduğu temiz günlere dair bir romantizm rüzgârı estirse de, Filistinlilerin gerçek sorunlarının bu kuru gürültüyle çözüme kavuşacağına inanmak için hiçbir ciddi nedenimiz yok…

Kaynak: Birikim

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları