Kötülüğünde bir tarihi var…

Muğla’da yaşananları medyanın bir kesimi görmedi. Ana akım medya, yandaş medya gözlerini yumdu görmezden geldi. Bir şey diyecek olanlardan bazıları, “Ama bomba araması” diyerek lafı ağzında geveledi. O büyük sessizliği, mizah yaptığını sanan bir derginin iğrençliği bastırdı.

Tanrı firarda, İslamcılar sus pus.

Bizim mahallenin medyası daha çok internete sıkışmış bir medya. Sayfa, vuruş sınırı yok. Bu yüzden uzun sayfalar dolusu şaşkınlık, utanma, öfke, daha çok dizlerin dövülüşü eşliğinde ah vah okuduk.

Biz ki, 12 Eylül’den bu yana en iyi diz dövenleriz, en çok yaptığımızı yaptık yine…

Nereye baksa çıplak adamlar gören, eşyaların üzerine üzerine geldiği, uykusuz geceler. “Nasıl olur bu kadarı?” sorusunun cevapsız kaldığı satırlar. İnsanlığın olmadığı bir çıkmaz sokağa bütün ülkenin hızlı girişinin yarattığı büyük korku, telaş…

Sona doğru, ağır abı ayarı, “Bunu bunu yaparsanız, ülkeyi kendi ellerinizle bölersiniz” bilmişliği…

Benim için şaşırtıcı olan, bizim mahalleden birilerinin, yazan çizen İslamcıları, adamdan saymış olmalarına hayıflanmaları, gerçek yüzünü bu olayla görmüş olmaları… Biraz geç kalınmış da olsa, bunu da ileri bir adım olarak kabul etmek gerek…

Ne zaman kötü bir şey olsa, “hangi ara bu kadar kötü olduk” diyerek şaşkın bir çehrenin altında, çaresiz söylenip duranları ilk görmüyorum.

Ayıbımızı kendimizden saklamanın bu çaresiz uğraşı, ruhumuzu onarmaya yetmiyor. Kendi ellerimizle iğdiş edilmiş bir ruhun kendini onarması, bütünlük içinde ayağa kalkması mümkün değil.

Nasıl beceriyoruz bilmiyorum. Söylediğimize inanmış, kendimizi haklı çıkarmaya çalışıyoruz. Belleğimizi zorlayarak, geçmişte yaşanmış güzellikler, iyilikler arıyoruz. Bulabildiğimizi süsleyerek, eklentiler yaparak kadim zamanlardan kalma bir masal tadında anlatıyoruz.

Gökten üç elma düşmeden, masal bitiyor. Yüzleşmeye korktuğumuz gerçek, bu ülkenin bütün ötekilerini çırılçıplak asfaltta boylu boyunca yatıyor. Yaklaşmaya, dokunmaya korkuyoruz, uzaktan korkarak seyretmekle yetindiğimiz o gerçek, bu ülkenin ötekilerinin her gün yaşadığı olarak kalıyor.

Hiçbir şey yeni değil.

İyiliğin olduğu gibi, kötülüğünde bir tarihi, bir geçmişi var. Hiçbir şey bir günde oluşmuyor. Birilerinin “ol” demesiyle olmuyor. Zamanın içinde, zamanın ruhuna bırakıyor kendini, onun usta ellerinde kılık değiştiriyor, aramızda tebdili kıyafet geziyor. Bazen kaba, hoyrat, bazen ince, ama daha yıkıcı, daha kıyıcı can yakacağı günü bekliyor.

Kuşaktan kuşağa yaşanarak beslenen, çoğaltılarak aktarılan bir şeydir kötülük. Gündelik hayatımızın içinde küçük kazanımlar, küçük üstünlükler elde etmek için sarıldığımız, canlı tutuğumuz bir şeydir kötülük…

Onun her koşul altında; yarışacağı, geçmek istediği bir rakibi, sevilmeyen bir ötekisi, dövüşeceği bir düşmanı olur. Bunlar olmadan var olması, varlığını sürdürmesi mümkün değil.

Kötülük, yalnızlığını mitleştiren, altında ezildiği büyük yanılgıları, yenilgileri, korkuları olan adamları/kadınları sever. Onların ruhlarını ele geçirir, yıkıcılığını önce bu ruhlar üzerinde dener, güç kazanır.

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları