Kılıç Artıkları!

Toplum sözleşmeleri hazırlanırken küçük siyasi hesaplar üzerine değil o ülkede yaşayan her insan gözetilerek hazırlanır. Evrensel değerler baz alınır; o ülkenin kültürü inancı gözetilir. Bizde ne mi yapılıyor? İşte ortada ne yapıldığı; Her türlü hakaret küfür, ötekileştirme gırla gidiyor. Utanç duyuyorum/ duyuyoruz. Nasıl bu hale geldiğimizi anlatmakta zorlanmıyorum zira biz ezelden beri böyleydik.

Gölgeleriniz zaman zaman sizi çağırır mı bilmem ama beni sık sık çağırır. Ruhlarımızın karanlık bölgesi olan gölgeler ayaklandığında acılarıma yeniden yeniden neşter atılır. Her neşterin izi tarihsel hafızamda göç yollarında kafası gövdesinden koparılan insanları ve onlardan geride kalanları getirir. Bir de o vahşetin arkasından dile getirilen nefret söylemlerini. O söylemlerden biri de son günlerde yeniden hortlayan “kılıç artığı” kavramıdır.

Aslında yeniden hortlamamış hep zihnimizde uyuyan yeri geldikçe kullandığımız bir küfür, aşağılama bu. Anadolu’ya baktığımızda halkların çoğu kılıçla terbiye edilmeye çalışılmış. Komik olansa kılıç artıkları diyenlerin de aslında kılıç artıkları olduğudur. Bu kavram elbette egemen literatüre hangi gurup hakimse onun diline pelesenk olmuş ve nefret dili olarak kullanılmıştır. Onun için Anadolu “Kılıç artıkları” zindanı ve “Amok Koşucusu” gibi kendi ölümüne koşan egemen kültürün nefret dilidir.

Okuyanlar bilirler; Stefan Zweig“Amok Koşucusu” adlı kitabında önüne gelen herkesi öldüren birini anlatır.  Hikâyenin ana teması; “Zamanında bir adam çılgın bir biçimde koşmaya başlar ve önüne gelen her şeyi herkesi hançerden geçirir. Ağzı köpüklü, çılgınca ve amaçsızca koşar, koşar, koşar ve önüne geçen herkesi öldürür. O yüzden o şehrin insanları ona deli anlamına gelen ‘Amok’adını verirler.”

Bugün yaşadıklarımıza baktığımda kılıçları kullananları “Amok Koşucusu”na benzetiyorum. Onlar da ellerinde kılıç durmadan koşuyorlar. Ah ah! Bunlar hiç yorulmuyorlar.

Müslümanlar gayrı Müslimleri ikna ile Müslümanlığa geçiremeyince kılıçtan geçirirler. Ölenler ölür kurtulur ama kalanların vay haline. Müslümanlar için onların Müslüman olması bir şey ifade etmez. Onlar her zaman “Dönme”dir. Dönmelerin bir çoğu her ne kadar iktidarın gölgesine sığınıp iktidara yaslanıp yaşamayı seçse de günü geldiğinde “Dönme”likleri acımasızca anımsatılır. Dönmeler ne kadar hacca gitse, bırakın beş vakti yirmi dört saat namaz kılsa yine “Müslüman ama dönme” dirler. “Müslüman ama Ermeni” dirler. “Ama Alevidirler.” “Ama Yahudi’dirler” “Ama Yunan’dırlar”

Ellerinde kılıçla koşanlar kılıçlarını gömmek zorundalar. Herkes kendine sadece kendine sormalı “Ben kimim?” Ayrıca bastırılmış arzularınızı, fantezilerinizi gidin nerede tatmin ederseniz edin ama kadim halklar üzerinde denemeye kalkmayın. Ayıptır, günahtır.

Toplumun kılcal damarlarına yayılmış nefret duygusu ve ötekileştirme, bu günlerde  akıl almaz boyutlara ulaştı. Sanki dünyanın sonuymuş gibi görülen referandum çalışmalarında yine Pandora’nın kutusu açıldı. Yine umut içerde kaldı. Umudu kutudan çıkarak gün dilerim 16 Nisandır. O gün oy verirken anlık değil geçmişten bu güne düşünerek oy vermek gerekiyor. Umuda, barışa, emekten yana olana, eşit adil toplum idealine oy vereceğiz. Bu körlüğü, bu düşmanlığı yok etmek zor ama imkansız değil.

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları