Kendime susuyorum…

Herkes kendine susuyor burada. Başkalarına anlatıp, kendilerine dönüp susuyorlar. Korkunç bir sessizlik, derin bir karanlık oluyor her yer… Anlamını çözemeden bende öğreniyorum kendime susmayı ve içimdeki karanlığa dönüp kayboluyorum. Her yer uzak bir karanlık, her yer biraz sessizlik denizi…

Serin sularda, derin bir yalnızlığın karanlığa döndüğü saatlerden geçiyorum. Sustukça büyüyor, sustukça derinleşerek koyulaşıyor karanlık. Sonra gecenin bilinmez bir saatinden geçiyor, güne bulaşıyor. Birdenbire gün ortasında, elimdeki kitabın sayfalarına düşüyor, giderek büyüyor. Annem oturduğu yerden dışarı bakarak, “yağmur yağacak” diyor, elleri dizlerinde. Susuyorum. Ben sustukça yeniliyor söylenmesini.

Yine böyle iklim yağmurlarının öncesi, serin akşamların başladığı, hırkaları, ince ceketleri dolaptan çıkardığımız günlerden birindeydik. Yolculuk telaşı içindeydim. Çoktan karar vermiş, uzaklara gidecektim. Herkes gibi kendimi haklı çıkaracak sebepler bulmanın, sıralamanın hiçbir anlamı yoktu. Kararımı çoktan vermiştim. Önce ona sustum, sonra kendime ve gittim…

Ne kadar, “olması gereken bu, yapılması gereken” dedimse kendimi ikna edemedim. İçimde tarifsiz bir huzursuzlukla çıktığım her yol bilinmeze uzadı. Sebep ile sonuç arasında kuramadığım diyalektik bağ bitmesini, geride kalmasını engelledi. Geçmişte bitmemiş, eksik yaşanmış anların yol kesen, geçit vermeyen, güne bulaşan bir huyu var.

Bu yüzden bir ara her şeyi göze alarak geri dönmeyi istedim. Olmadı. Akan her ırmakta bir kez yıkanılıyordu, bir ikincisi yoktu.

En zor kısmıydı, yaptığımız hataların, aldığımız kararların aceleyle alındığını, yanlış olduğunu kabul etmek. Keşke, diyerek söze başlamak acıtıyor her seferinde. Ustaca uydurulmuş yalanlara sığınmak, kendimizi haklı çıkarmaya çalışmak hiçbir işe yaramıyor. Her deneme zavallı bir çaresizliğin itirafı ve ifadesi olarak kalıyor. Bulduğumuz, bulacağımız her bahane, içimizde yükselen yalnızlık duvarına daha sert çarpıyor, daha büyük, daha çoğalan bir yankıyla bize geri dönüyor. Dayanılmaz, katlanması zor bir hale geliyor. En sonu, giderek yükselen, tiz bir çığlığa dönüyor değdiği yeri yıkıyor.

Çocukluğumun Üsküdar’ında her sokakta, her dar çıkmazda karşılaştığım yıkılmaya yüz tutmuş çoğu ahşap evler geliyor aklıma. Önünden geçerken üzerimize koca bir tarih yıkılacak diye korkardım. Tarihin zamana direnen inadıyla hiçbiri yıkılmadı, ateşe verilene kadar. Sahipleri yaktılar, müteahhitte verip bir apartman dairesine hapsoldular.  Her şehrin bir tarihi var, her insanın bir geçmişi, kendine yenildiği içten içe yandığı bir susuşu, gittiği bir bilinmezi var.

Kendimden uzaklarda, deniz kenarında buluyorum sustuğum ne varsa. Avazım çıktığı kadar bağırmak geliyor içimden, dalgaları büyüten bir çığlık olsun istiyorum sesim. Ama ne sesim çıkıyor ne deniz dinginliğini bozuyor. Bildik devinimini izliyor her şey. Yıldızlar uzak duruyor, ay sessizce yükseliyor, ben kendime susuyorum…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: