Kadının Köleleştirilme Tarihi Kaç Bin Yıllık

Kadının Köleleştirilme Tarihi Kaç Bin Yıllık

Kadının ikinci cins haline dönüştürülmesinin, köleleştirilmesinin tarihi, nedenleri ve de kadının ikinci cins olarak ezilmesinin, bastırılmasının tarihi gelişim çizgileri sosyalist kadın hareketinin önemli inceleme ve tartışma başlıklarından biridir.

Ne var ki; kadının köleleştirilme tarihinin kaç yıllık olduğuna dair ilişkin soru çerçevesinde sosyalist yazını okumaya başladığımızda yaygın olarak iki tarihlendirme ile karşılaşıyoruz. Bunlardan biri: “binlerce yıllık” söylemidir. Bu belirsiz bir süre olduğu için analiz dışında tutmak gerek. Diğeri, ki bu yazının da asıl konusunu oluşturur; “beş bin yıllık” tarihlendirmesidir.

Öncelikle bu tarihlendirmenin siyasi coğrafyamızda, esas olarak, insanlık tarihinin beş bin yıllık tecavüz kültürü tarihi olduğu, kadının beş bin yıllık kölelik tarihine sahip bulunduğu söyleminin ardından; Kürt ulusal hareketinin hegomanik gücünün etkisiyle, hızla, yaygın olarak kabul gören bir anlayış haline geldiğini söylemek gerekiyor.

Böylesine yaygın olarak kabul gören ve kullanılan bu anlayışın bilimsel altyapısının neye dayandığı, hangi tarih anlayışıyla tespit olunduğu, muhtevasının ne olduğu hususları ise görünen o ki, irdeleme dışı bırakılmış, doğruluğu önsel olarak kabul edilmiş durumda.

Kadının beş bin yıllık köleleştirilme tarihi olduğu tespitinin arkasında yatan tarihsel yaklaşımı ve içeriğini anlaşılır kılabilmek için, öncelikle bu tespite ikinci bir soru yönelterek sağlamsını yapmak gerekiyor. Bunun için gereken soru ise; “İnsanlığın kabul edilen tarihsel varlığı kaç yıllıktır?” sorusudur. Bilim dünyasının bu soruya cevabı : “Beş bin yıl”dır. (Burada bir parantez açıp söz konusu olanın tarihsel varlığı olduğunu; 7 milyon yıl kadar eskilere uzanan ilk insansı maymunların evrim sürecinde doğal varoluşu olmadığını belirtmek gerek.)

O halde, kadını köleleştirme tarihi ile; insanın tarihsel varlığının tarihi, aynı süre, beş bin yıl ise bu ne anlama gelir? Açıktır ki, bunun anlamı: kadın ve erkek cinsin başlangıçtan beri süregelen ve değişmeyen bir ilişki içerisinde bulunduklarıdır. Bu haliyle de bu tez bize; kadının köleliğinin esasında tarihsel olmayıp, doğal olan bir ilişki biçimi olduğu; kadının kölelik durumunun insanlığın başlangıcından beri var olduğunu söylemektedir. Kadın beş bin yıldan beridir erkeğin kölesidir demek, kadın insanlığın başlangıcından beridir köledir, demektir. Adem ile Havva ve kimi dinsel anlatıdaki Lilith yaratılış anlatısında olduğu gibi, bu durumun ilk insandan beri süre geldiği kabulü, idealist tarih anlayışının ürünüdür. Yani bu yaklaşım tamamen burjuva-idealist tarih anlayışına dayanmaktadır.

Soruna tarihsel materyalist yaklaşım:

Bilindiği üzere tarihsel materyalizme göre insanlık tarihinin, bu toplam, beş bin yıllık serüveni boyunca beş toplum yapısı gündeme gelmiştir. Bunlar sırasıyla; 1) İlkel-Komünal, 2) Köleci, 3) Feodal, 4) Kapitalist 5) Sosyalist-Komünist toplumlardır. İlkel-Komünal (geçmişin), Komünist (geleceğin) sınıfsız toplumları olup bunların dışındakiler sınıflı toplumlardır. Ve de yine materyalist tarih anlayışına göre; toplumsal ilişkiler her toplumun maddi altyapısınca, üst yapı ilişkileri olarak egemen üretim ilişkileri ve toplumsal güçlerce belirlenir. Ezme ezilme, sınıf ilişkileri ve köleleşme özelmülkiyetle birlikte ortaya çıkan sınıflı toplumlarla var olabilecek kategorilerdir. Dolayısıyla; ilk-toplum biçimi olan ilkel-komünal toplumu (ki aynı zamanda kadının önderliğinde olduğu içindir ki; anayanlı eşitlikçi hukuğun belirleyici olduğu, anayanlı eşitlikçi toplumdur da) kadının ya da başka türden bir köleliğin bulunduğu bir toplum olarak ilan etmek tarihsel gerçekliğe aykırı olduğu gibi; tarihsel materyalizmi red etmek, gerçeğe sırt dönmektir.

Şüphesiz ki, kadının tarihsel varoluşu insanın tarihsel varoluşudur. Bu oluş insanı kendinde var eden cins olması açısından en çok da kadın cinsi için böyledir. İlk toplum olan ilkel-komünal toplumdaki kadının merkezi rolü de insanın kadından olduğu gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır.

Tarih, Kadınla Başlar

O halde kadının köleleştirilme tarihini doğru tespit edebilmek için öncelikle insanlığın ortaya çıkış tarihini incelemeliyiz. İnsanlığın ortaya çıkışı, bilinçsiz doğal evrimden kopuş ve nitel bir sıçrayıştır. Bu sayede ilk kez madde kendisinin bilincine varır ve artık tarihin başlangıcı karşımızda durur. Engels’in Doğanın Diyalektiği esrinde yapmış olduğu “insanla birlikte tarihe gireriz” tespiti de bu nitelik sıçramasını ifade etmektedir.

Günümüzden beş bin yıl önce gerçekleşen bu sıçrayışın nedenlerine ilişkin olarak, esasta iki ayrı kampa ayrılmış olan iki felsefi yaklaşımın; idealizmin ve materyalizmin, iki ayrı görüşü vardır. İdealistler, insanın “daha alt” hayvanlardan, üstün zekasıyla ayırt edildiğini ve bunun için insan evriminin itici gücünün kültürel evrim süreci olduğunu, yani bilincin önce geldiğini, belirlediğini söylerken; Materyalistler, Alman İdeolojisi çalışmalarında Marks ve Engels’in ifadeleriyle:

“İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da istediğiniz herhangi bir başka şeyle ayırt edilebilir. İnsanlar, kendi geçinme araçlarını üretmeye başlar başlamaz –ki fiziksel örgütlenişleriyle koşullanan bir adımdır bu- kendilerini hayvanlardan ayırt etmeye başlarlar. İnsanlar kendi geçimlerini üretirken, dolaylı olarak, kendi maddi yaşamlarını da üretirler.” Birazcık derinlemesine inildiği zaman da, maddenin ilk kez insanla kendi bilincine varma düzeyine sıçramasının nedeninin; ilk tarihsel eylemin, dolayısıyla insanları hayvanlardan ayıran ilk eylemin, insanların düşünmeleri değil; kendi geçim araçlarını üretmeye koyulmaları olduğunu. Yani emeğin olduğunu, maddi uğraşın önde gelip belirlediği görülecektir.

Bu noktada tarihsel materyalizmin temel tezini bir kez daha anımsamak yerinde olur: Varlık bilinç tarafından değil, bilinç varlık tarafından belirlenmektedir.

Özel Mülkiyetin Tarihi Kadının Köleleştirilme Tarihidir

Engels “O [emek], insanın tüm varlığının başlıca temel koşuludur ve belirli bir anlamda bu öyle bir ölçüdür ki, emek insanı bizzat yaratmıştır demeliyiz” derken yine insanlığın üzerinde yükseldiği bu maddi temele işaret etmektedir.

Emek, insanın geçim araçlarının üretilmesinin temeli haline geldiği içindir ki; bilinç, tarihe ancak insanla birlikte dahil olur. Daha önce değil. İnsan bu noktada toplumsal ilişkilerinin bütünlüğü içerisinde insan olur. Bunun içindir ki, “Toplumsal gelişmenin tarihi aynı zamanda bizzat maddi değerleri üretenlerin tarihidir, üretim sürecinde başlıca güç olan ve toplumun varlığı için gerekli maddi değerlerin üretimini sürdüren emekçi kitlelerin tarihidir” derken Stalin [SBKP (B) Kısa Tarihi] emeğin bu rolünden hareket eder ve tarih biliminin üretim süreciyle ilişkisini ortaya koyar. Bu ilişki aynı zamanda, tarih biliminin mülkiyetle ilişkisini de ifade eder. Neticede Marks’ın söylediği gibi, her üretim; “belirli bir toplum çerçevesi içinde ve onun aracılığıyla doğanın birey tarafından mülk edinilmesidir” ve de mülkiyet ilişkileri üretim ilişkilerinin temel belirleyici biçimidir.

Ezme-ezilme, köleleştirme ilişkileri özel mülkiyetin ya da onun doğrudan faaliyeti olan işbölümünün ürünüdür. Öyle olduğu için özel mülkiyet tarihi, aynı zamanda kadının köleleştirilme tarihidir. Zira erkek özel mülkiyet ile özdeş hale gelmiştir ve bundan dolayı köle olma durumu ilk olarak kadının payına düşmüştür. Kadının köleleştirilmesinin tarihsel kesiti ilk toplum biçimi olan ilkel-komünal toplumun yıkılışına denk gelen kesittir. İlkel-komünal toplum sınıfsız olmanın yanı sıra kadının önderliğinde oluştuğu için analık hukukunun belirleyici olduğu, anayanlı eşitlikçi toplumdu. Haliyle kadının ya da başka türden bir kölelik ilişkisinin bulunmadığı bir toplumdu. Buna karşı idealist tarih anlayışına göre toplam insan tarihinin bütün boyutunda kadın köledir. Bu haliyle de, onlara göre, kadının köleliği aslında doğaldır onlara göre. Kadının ve erkeğin doğasının dolaysız ve kaçınılmaz bir sonucudur.

Oysa tarih bir kültür tarihi olmadığı gibi, kadının köleleştirilmesi de beş bin yıllık bir maziye, tarihin başlangıcına, dayanmıyor. Zira kadın tarihin en başında önderlik ettiği anayanlı eşitlikçi, ilkel-komünal toplumla birlikte “özgürce” duruyor.

Kadının köleleştirilme tarihi ile özel mülkiyet arasındaki ilişki açık olduğundan özel mülkiyetin tarihinin aynı zamanda kadının köleleştirilme tarihi olduğu da açıklığa kavuşmuş bir durumdur. Peki özel mülkiyetin tarihi o halde kaç yıllık bir maziye dayanmaktadır. Bu konu da henüz başkaca bilimsel bulgular ile yadsınmadığı için Engels’in araştırma sonucu güncelliğini koruduğundan ona dayanmak durumundayız. Engels; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı çalışmasında : “Yeni uygar toplumu, sınıflı toplumu başlatan şeyler –aç gözlülük, zevk düşkünlüğü, cimrilik, ortak mülkiyetin bencil yağması gibi- en aşağılık çıkarlardır; eski sınıfsız toplumu kemiren ve yıkılmasını sağlayan şeyler –hırsızlık, zor, kalleşlik, ihanet gibi- en utandırıcı araçlardır. Ve bizzat, yeni toplum varlığının ikibinbeşyüz yıllık süresince, (abç) küçük bir azınlığın, büyük bir sömürülenler ve ezilenler çoğunluğu zararına gelişmesinden başka hiçbir şey olmadı ve bugün, her zamandan da çok, böyledir” diyor. (sf., 115-116)

Ve yine aynı eserin başka yerinde: “ ve gerçekte, siyasal denilen bütün devrimler, birincisinden sonuncusuna kadar, mülkiyetin, belirli türden bir mülkiyetin korunması için yapılmış, ve gene bir başka türden mülkiyetin zoralımı, başka bir deyişle, çalınmasıyla tamamlanmıştır. Bu o kadar doğrudur ki, özel mülkiyet, ikibinbeşyüz yıldan beri, (abç) ancak mülkiyete saldırarak varlığını sürdürebilmiştir.” (sf., 135) diyerek özel mülkiyetin tarihini bize bildirmektedir.

O halde, kadının köleleştirilme tarihinin kaç bin yıllık olduğu sorusuna diyalektik materyalist tarih anlayışının verdiği yanıt ikibinbeşyüz yıllıktır!

Şüphesiz ki, ikibinbeşyüz yıl demekle ne kadın cinsinin tarihsel ezilmişliği yarı yarıya azalmış olur; ne de erkek cinsin suçu yarı yarıya azalır. Burada asıl olan cevaptaki nicelik değildir. Eğer öyle olsaydı kadının köleleştirilme tarihini ilk insani pirmatlar olan, homonoidlerin görülmesinden 7 milyon yıl öncesinden başlatmak daha yerinde olurdu.

Asıl olan; doğayı ve toplumu gerçekliğinde inceleyip, değiştirmeyi sorun etmektir. Bizim niteleğimizi belirleyen de budur.

Beşbin ile ikibinbeşyüz yıl arasındaki niceliksel farka gelirsek, işte tam da burada bu farkın bizim soruna idealistçe mi materyalistçe mi yaklaştığımızın; niteliğimizin ne olduğunu belirleyeceğini söylemek gerek. Ne de olsa, diyalektiğin bir yasası da niceliğin niteliğe dönüşme yasasıdır.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: