Kader bak felek çıplak…

Adalet mülkiyete temel oluştursa da, Sümer, Babil ve Asur devletlerinde iddia odur ki, mülk seçilmişlere Tanrılar panteonundan devredilmişti. Yani mülk sahipleri aslında tanrısal emanetin bekçileriydi. Dolayısıyla, insanın kendisine daha sonrasında devrettiği mülk hakkı, gelip geçici dünyada tanrısal olanın gaspıydı. Mülk sahibi yeryüzüne halife olurken, gerçeği klavuz bilenler, Adem‘in devrinden beri bir ve aynı davanın tarafı oldu. Gerçeği ve yalnızca gerçeği söylemeye talip oldular

Babil Kulesi

Babil kulesini Tanrısal görkeme erişme arzusuyla inşa edenin yalandan halifeliği, kulenin yıkılması ile son buldu. İnsanın kendisiyle olan savaşı, varlık yokluk meselesi, ölüm korkusu ve ölümsüzlük arayışı kuleyi yıktı. Tanrısallığı arzu eden insan, tam olmak bahsiyle yahut ölümsüzlük arayışıyla felekten ömür formülleri dilenirken, kaderin mevcudiyetini unuttu; Bütün varlıklar yokluğu tadacaktır kıssası, gelip geçici yaşamın tiyatral sahnesinde, dünyaya hakimiyet hevesine kurban gitti. Yerin derinliklerinden öğrenilen üç beş kozmik numara, herşeyin teorisine dönüştü. Oysa ki herşey aslında bir yanılsama, kaderini kendi çizen insansa hakikatti.

Tarihin kimi kritik evrelerinde, adalet sözde değil, şekilde değil doğrudan ve bizzat tanrılar katında yahut daha içerden bir kavramla haq divanında görülmek üzere icra edilir. O vakitlerde hakikat gereği Babil kulesi yıkılır, Nuh tufanı gerçekleşir, Musa denizi yarar, İsa çarmıha gerilir, Seyit Rıza idam edilir…

Toplumsal vicdanın teraziye konduğu evrelerdir bu vakitler. Toplumların yaşamlarında binlerce yıla varan süreç, insan yaşamının sayılı vaktinde icra edilen, alem var alem içinde hallerinin provası gibidir. Kum saati çalışır o vakitlerde, öyle ki bütün olasılıkları içeren kainatın seyrinde yargı süreci başlar. Böyle zamanlarda adaleti -mış- gibi icra etmek, olasılık dışına düşer, çünkü o davanın doğrudan sahibi haq olur.

-mış gibi icra edilen davalar, sonsuz olasılık içerisinden, duruma en uygun olanların seçilmesiyle şekillenir.  Dosyaya en uygun olan olasılıklar bir bir toplanarak yerleştirilir. Bir resmin içinde gizlenmiş hakikat detayları üretilmiş kopyalarla örtülür, detayında yer alan gerçeklerse kurgusal zeminde tasarlanan hikayelere dönüşür. Bir anda onlarca ilizyon içerisinde kaderin belirlediği hakikat kaybolur, hak olur batıl, batıl olur hak… mağdur olur zalim, zalim olur mağdur… Göz yaşları timsahın gözyaşlarına dönüşür. Vefa ve haysiyet önemini yitirir, halifenin korunması için hiç edilir. Yukardan aşağıya sıralanan suçlar kader ve feleğin kapışmasına dönüşür. Bir yanda kaderin savunması, diğer yanda feleğin canbazlığı.

Yargı süreçlerinin tamamı, günahlarını örtmek isteyenlerin kadere açtıkları savaşla şekillenmiş. Yerkürede kuralına uygun yargıyı yönetenler, suçlarının örtülmesi için mevcut tüm olanaklarını seferber ederken, kaderlerini gerçeğin adımları ile şekillendirenler,  feleğin çarkından öğütülmeden yol almış. Çünkü yol cümleden ulu olmuş.

Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylememek

İnsan cürmünde gelinen dünyada yaşanan hayatlar türlü türlü hatalar içersede, esas belirleyen anda alınan tutumlardır. Yaşam biter yol bitmez. Seyit Rıza‘nın sözüyle feleğin karşısında ‘başa çıkılamayan tuzaklar‘, boyun eymeyişe dönüştüğünde ilizyon bozulur, kader kendisini inşa eder. İşte Seyit Rıza‘nın tarihsel gücü de burdan gelir. Seyit Rıza kendi kaderini dolayısı ile insanlık aleminin haktan yana kaderini belirleme hakkını kullanıp, idam ipini boynuna kendisi geçirdi. Yaşanan onca olumsuzluğa rağmen dostun bir tek gülüne bile gönül koymadı, kendisini idam etmek isteyenlerin tezgahına kendi adımlarıyla ilerledi. Kahramanlık değildi amacı… Sadece gerçeği ve yalnızca gerçeği söylemekti ve gerçeğe sadakatti… İdam sehpasını kendi tekmeledi ve hünkarın halifeliğini red etti. Böylece hakikat unutulmaması gereken bir not olarak insanlık bilincine işlendi. Feleğin yalana boyalı sırları, bir insan bedeninde çözüldü. Haq malını geri aldı.

Seyit Rıza ve arkadaşlarının yargılandıkları davada da insanlığı özgürleştiren unsur buydu. Buğday meydanı davası onların, hakk nezdinde Hünkara boyun eymeyişleriydi. Koruma sözleri, verilen güvence, örtülü ödenek parası vb onlarca teklife biat edilmedi… susulmadı. Kadere yüründü. Anda aldıkları tutumla kaderleri özgürleşti.  Feleğin oyununa gelinmedi… öyle ya bu dünya geçici, öyle yada böyle varılacak yer bir davadan diğerine hak meclisi…

Felek yenildi buğday meydanında, felek yenildi İsa‘nın çarmıhında, felek yenildi Kızıldeniz yarıldığında ve Nuh Tufanında, felek yenildi kılıfına uygun yargı zamanlarında, çünkü yargıyı kendinde gerçeğe dönüştüren insanlar vardı, yalnızca gerçeğe kul olan insanlar, tüm olasılıkları sıfırlayan ve hakikati aşikar eden insanlar… ardından birer birer devrildi kuleler, yıkıldı Babil efsaneleri, felek kendisini gizleyemedi, kaderini kendi çizenlerin adımları hakikate yürüdü… Hakikat çıplak gezdi, işte Seyit Rıza‘nın Hünkar‘ın yargısına hatırlattığı şey tamda bu oldu, Hüda bak Hünkar çıplak dedi.

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: