“Jandarma biz sosyalistiz!”

İnsan ilk defa ayağa kalkıp yürümesiyle ilk savaş aracı olan keskin taşı buldu. Mızrak yaparak savaşa soyundu ve o gün bu gündür savaşsız günümüz geçmiyor. İnsanın içindeki ölüm ve haz dürtüsü o günde vardı bugün de var. Sanırım değişen tek şey evler, giysiler ve gelişmiş silahlar.

Ölüm ve hazzı kontrol etmek daha doğrusu dengede tutmak ilkel atalarımız için çok zordu. Çünkü onlar ayakta kalmak ve soylarını devam ettirmek için haz almayı ve ölmemek için de savaşmayı seçmişlerdi, belki de bundan başka çareleri yoktu.

Aradan asırlar geçti ölüm ve haz hala insan ruhunun en derinlerinde var olmaya devam ediyor. Ama farklı biçimlerde kimi kişiler bunu insani değerlerle dengeleyip daha insancıl bir dünya tasarımı hayalinin peşinden koşuyor. Kimi kişiler de insani değerleri ve yaratıları hiçe sayarak ilkel insanın haz ve ölüm dürtüsüyle eylemlerini devam ettiriyor. Başta da dediğim gibi ilkel atalarımız bunu yapmak zorundaydı. Günümüz insanı ilkel atalarımız gibi davranmak zorunda değil.

İşte 12 Eylül, bu ülkenin kendisiyle yüzleşmesiydi aslında. Özellikle solcuların ütopyalarının yıkılmasından sonra kendileriyle bir türlü yüzleşemediler. Hal böyle olunca da ceberrutlara gün doğdu tabii. Haz ve ölümü kutsayanlar da ceberutluğuyla bu günlere geldiler. Tıpkı ilk ve en ilkel ataları gibi yaşamalarının sonuçlarıysa hep kan ve ölüm oldu. Neyi arıyoruz ki? Tarihe bakmak yeterli değil mi? Bu topraklarda şimdiye kadar yapılan tüm katliamların altında bu iki ilkel güdü yatmaktadır. Ne yazık ki bu toprağın vicdanı olanlar her çağda bu iki dürtü karşısında çaresiz kalmış ve yenilgiye uğramıştır.

Dünyaya soldan bakanların günleri durmadan katliam lanetlemekle geçiyor ne yazık ki. Bizim asıl sormamız gereken ölüm ve şiddetin bu topraklardan gözünü niye ayırmadığıdır.

Elbette işi ideolojik paradigmalara bağlayıp oradan da bakabiliriz ama bu paradigmaların içinde de insan var. Çünkü bu paradigmalar, öldürme ve işkence işini cinlere ya da uzaylılara yaptırmıyor ki insanlara yaptırıyor. Onların eline gelişmiş silahlar, işkence aletleri veriyor. Böylece onlar öfkelerini boşaltırken geri kalan lümpen kitle de onlar üzerinde ruhlarındaki öfkeyi ve kızgınlığı boşaltıyor.

Ne yazık ki bu döngü bu toprakların kaderi olmuş durumda. Bunun arkasında ise üzülerek söylüyorum Nasyonalist Irk kuramının yani faşizmin çekirdeği var. Böyle kanlı geçmiş ve böyle bir çekirdekten üremeseydik ruhumuzda öfke olmaz, kendimizi pekala edebiyat, sanat ve bilim alanında yaratacağımız eserlerle gerçekleştirebilirdik. Bugünkü bu hazin durumu, Türkiye’deki sosyal medya paylaşımlarında apaçık görebiliriz. Çünkü içlerindeki öfke, kin ağızlardan çıkan küfürle hayat buluyor.

Yine 12 Eylül öncesi ya da hala Türkiye’deki solun bir kesimi, faşizmle uğraşmayı bırakıp; “Jandarma biz sosyalistiz, dostuz sana” marşını söylerken de yine aynı ruh halini yaşadı ve yaşıyor. Toplumsallaşmayan ideolojileri kabul ettirmek kolay değildir. Bir de anlamadıkları dilden konuşunca havaya konuşmuş oluyorsunuz. Sözgelimi o zamanlarda da dünyanın düşünce ve kültürel tarihi mirasından bi haber köylüye, işçiye “üç dünya teorileri” ve benzeri şeyleri anlatmakla geçmişti. Onların bildiği iki dünya vardı çünkü.

Tüm bunlara rağmen hala bir şansımızın olduğunu düşünüyorum. O da insan olmaya çabalamak ve hapsedilen duygularımızın zırhını delmek için yeniden başkaldırmaktır. Onun için belki Eylül ayı sembol olabilir hepimiz için kara bir gündür. Her evde kitaplar yanmış, işkenceden geçmeyen kalmamıştır.

Tüm bunlara rağmen 12 Eylülden sonra Kürtleri tanıdık. Telafisi mümkün olmayan kayıplarımız yanında bu da kazanç diye düşünüyorum. 12Eylül’de tanıdığım ve hayatımın on yılını geçirdiğim sevgili Dr Mehmet Emin Ayhan’ı da özlemle anmadan geçemeyeceğim. Emin de Devrimci bir Kürt olduğu için 1992 yılında faili meçhul cinayete kurban gitti. Elbette katilleri tanıyoruz. Onlar halen aramızda.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları