İç savaş tehlikesi…

İç savaş tehlikesini gerektiren doğal ve yapay koşulları incelemeden önce böyle bir tehlikenin sezilmesi halinde ülke çapında Olağanüstü hal (OHAL) ilan edilir. Olağanüstü hâl ya da kısaca OHAL, olağanüstü bir yönetim düzeninin gerekli olduğu doğal afet, tehlikeli salgın hastalık, ekonomik bunalım, kamu düzeni tehlike altına sokan yaygın şiddet olayları gibi durumlarda başvurulan uygulamadır. Tüm OHAL uygulamalarında demokrasi kısmen rafa kaldırılır. Bizde yamalı bir burjuva demokrasisi olduğuna göre o da olmasa ne olur? Sınıfsal açıdan bakıldığı zaman işçilerin en doğal hakkı olan demokratik ortamda grev hakkı, toplu sözleşme ve ekonomik durumlarının iyileştirilmesi gibi haklar tamamen gasp edilmiş olacaktır. Bu da en çok işveren lehine sonuçlanan bir durumdur.

OHAL tanımında geçen unsurlar bugün için mevcut mudur, diye sorulacak olursa buna verilecek en doğru cevap “HAYIR” olacaktır. O halde bugün hala OHAL neden yürürlüktedir. Neden OHAL’de ısrar ediliyor? Bunun cevabını irdelediğimiz zaman karşımıza birbirini tamamlayan birtakım unsurların zorlaması gibi hususlar ortaya çıkmaktadır. Bunların bazılarını irdelemeye çalışacağız.

Erdoğan’ın “biz OHAL’i işçi grevlerini önlemek için kullanıyoruz,” söylemiyle gerçek niyetinin ne olduğunu bizzat açıklamıştır. Öte yandan Özal döneminden ABD tarafından ülkeye dayatılmak istenen neoliberalizmin Erdoğan döneminde uygulama alanını bulmuş olması ile birlikte militarist bir devletin eskiden kalma stratejisini yeniden kurmak için devletin yeniden yapılandırılması ilkesi de önemli koşullardan biridir. Bir diğeri Cumhuriyet’ten kopuş ile birlikte totaliter bir sistemin temsilciliğini yapan “başkanlık sisteminin” oturtulması için bazı ön koşulları şimdiden hayata geçirmek olmuştur. Bunların başında da savunma sistemi ile ilgili bazı düzenlemelerin yeniden yapılanmasıdır. Takdir edersiniz ki son Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Savunma Bakanlığı tasarrufunda bulunan birçok yetki doğrudan “Saray”a geçti. Savunma Sanayi Müsteşarlığı doğrudan Saray’a bağlandı. Diğer bir husus da mecliste görüşülürken büyük tartışma yaratan bütçe esnekliği ile ilgilidir. Bütçe ile ilgili harcamaların büyük çoğunluğu Saray’ın tasarrufuna geçti. Böylece “Saray Ekonomisi” ihdas edildi. Önümüzdeki yıl bütçeden en büyük payı sırasıyla Milli Savunma Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı almaktadır. Bununla yapılmak istenen de aslında bellidir. Hani bir atasözü der ki “görünen köy, kılavuz istemez” diye… İkinci sırada bütçe artışından Milli Eğitim Bakanlığının genel bütçenden aldığı pay ciddi bir düşüş göstermekle birlikte öğrenci ve okul bazında düşen harcama kalemleri en çok İmam Hatiplere düşmektedir. Bunun hemen ardından Diyanet İşleri Başkanlığına ciddi pay düşmektedir. Temel Sağlık Hizmetlerine pay ayrılmamış. Eğitim ve sağlık atamalarında gerekli bütçe bırakılmamıştır. Milli Eğitim Bakanının açıkladığı 100 bin öğretmene acil ihtiyacımız vardır söylemi, muallakta kalan bir deyim haline gelmiştir. Çünkü atama yapılmayacaktır. 2018 bütçesi Saray rejiminin, siyasi yol haritasıdır diyebiliriz.

Ekonomiyi güvenlik sorunu ile birlikte anmak ancak Faşist yapılanmalara özgü bir koşuldur. Bugün Türkiye’de yapılan da budur. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama gözlemler sonucu yeni bir olgu daha ortaya çıkmış bulunmaktadır. Üniversite mezunlarını, eğitim aldıkları alanlara değil de polislikte, Jandarmalıkta, askerlikte, bekçilikte, özel güvenlikçilikte istihdam ederek güvenlik sorunu olabilecek işsizlikleri güvenlik ordusunun bir parçası yapmaya [1] yönelik çalışmalar, faşizme davetiye çıkarmaktan öteye gidememektedir.

Tüm bunlar gösteriyor ki bunca güvenlik harcamalarının meşrulaştırılması ve olağanüstü başkanlık yetkilerinin kullanılması OHAL’in sürdürülmesi ile mümkündür.

Pazar günü yürürlüğe giren 696 sayılı KHK’da OHAL uygulamalarının uygulanmasına ilişkin 8 Kasım 2016 tarihli yasanın 37. maddesine ekleme yapıldı. Yapılan eklemenin içeriği şöyle: “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır.

Bu ne demektir?

  1. 15.07.2016 tarihinde Boğaziçi köprüsünde kendi askerinin boğazını “tekbir sesleriyle” kesen, gerici katillerin aklanması demektir. 15 Temmuz’da kendi askerinin boğazını kesmek ve linç gibi suçlar aklanmaktadır.
  1. Bundan sonra yine aynı sivillere “darbenin devamı niteliğindeki eylemlere karşı” bu eylemleri bastırmak için o katiller güruhuna “öldür, suçun yok” mesajı verilmektedir. Hiç şüphesiz ki bu durum ulus devletten çıkış ve kabile devletine dönüş anlamındadır. Bunun dışında bu bir faşizm olgusunun kalıcı hale getirtilmesidir.
  1. Bu KHK ile AKP yandaşları, Ülkücü tosuncuklar, Alpenler, Osmanlı Ocakları, Beyaz Kuvvetler, Özel Güvenlik, SADAT, Halk Özel Harekâtı silahlandırılacaktır. Buna karşı toplumun diğer kesimleri de kendilerini savunma içgüdüsü ile silahlanmak zorunda kalacak. Kanunlar rafa kaldırılacak ve gücü yeten yetene bir kaos ortamı yaratılacak ve ülke büyük bir felaketin eşiğine getirtilecektir.
  1. Kürtler ve Aleviler üzerindeki ırkçı, tekçi ve düşmanca girişimler alevlenecek. Büyük kentlerde Kürtlere saldırılacak. Bu da Kürt milliyetçiliğini tetikleyecek. Güneydoğu’daki Türkler de bunun acı bilançosunu yaşayacak.
  1. Olası terör eylemi gibi algılanacak olan protestolar, mitingler, yürüyüş ve grevler “terör odaklı” olarak algılanacak ve bir zamanlar IŞİD’in yaptığı kitle katliamları bu linççi ve katliamcı güruh tarafından gerçekleştirilecek ve “ben terör olayı olarak algıladım” gerekçesiyle bu katiller aklanacaktır. Öte yandan kafa kesen Osmanlı Ocakları, Ülkücü tosuncuklar ve Alperenler ile cemaat ve tarikat mensubu gerici katillere af getirtilmiş olacak. Diğer taraftan bugün yargılanmakta olan mafya mensubu Peker gibi unsurlara cesaret verecek ve barış akademisyenleri için söylediği “oluk oluk kan akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız,” tehdidi de aklanmış olacaktır.
  1. Yeni KHK ile başta Cumhurbaşkanı ve partisi olmak üzere ortağı konumundaki MHP’nin emri altındaki paramiliter güçler için Türk Ceza Kanunu yürürlükten kaldırılmış olacak ve hiç kimse bu katiller sürüsüne “bunu niçin yaptın” diye soramayacaktır.
  1. Bu kaos ortamı hiç şüphesiz ki ülkeyi bir “iç savaşın eşiğine” getirecek ve geriye dönüş olmayacaktır.
  1. “Siyasi suç yoktur”, “terör suçu vardır” diyen AKP mantığı ile artık tüm siyasi düşünceler ve düşünce özgürlüğü “terör” örgütü kapsamına alındığından, AKP ve Genel Başkanına muhalefet eden özel ve tüzel kişilikler “terörist” olarak algılanacak ve olası bir saldırı durumunda savcının, failler ile ilgili nasıl bir iddianame düzenleyeceği muamma gibi görünecektir.
  1. Malatya olayları, Maraş, Çorum ve Sivas olaylarında olduğu gibi her organizasyona yapılacak saldırı ve olası katliamların failleri hakkında bundan böyle herhangi bir kovuşturma yapılmayacak. Katliamlar, devlet eliyle kana susamış paramiliterler için meşrulaştırılacaktır.
  1. Meclis, bundan sonra devre dışı kalacak ve kanun üretilmeyecektir. 1971 sivil faşist darbesi ile olağan haline gelen KHK’lerle ülke yönetilecek. Çünkü sarayın kanun çıkarma yetkisi olmayacak. Ülke ne kadar süreceği belli olmayan KHK’ler dönemini yaşayacak. 12 Eylül faşist yönetimi sonrasında Kasım 1982-Aralık 1983 aralığında 145 KHK çıkarmıştı. Bugün AKP hükümeti sanki 12 Eylül’ün rekoru peşinde koşuyormuş gibi bir izlenimle 4 aylık süre içinde 35 KHK çıkartmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin KHK’ler ile ilgili OHAL döneminde yapabileceği hiçbir yasal yaptırımı yoktur. Diğer bir deyişle ülke artık “Ferman”larla yönetilecektir.

Hiç şüphesiz ki bu tür uygulamalar 15 Temmuz 2016’yı çok gerilerde bırakmıştır. Ülke önüne geçilemeyecek bir kamplaşmaya ve kaos ortamına sürükleyen bir adım daha atılmış olacak bu son KHK ile. Geçmişe baktığımız zaman Adnan Menderes’in kurduğu vatan cephesi buna benzer bir uygulama başlatmıştı. O, toplumu ve siyaseti bölen bir yaklaşımdı; bugün için ise çok daha büyük bölünmelere ve risklere adım atılmış bulunuyor.

Gerilere gittiğimiz zaman bu uygulamaya benzer durumların Hitler döneminde uygulandığını görürüz. Paramiliter grupların saldırı ve katliamlarını meşrulaştırma kararının benzeri, AKP’den çok önceleri Hitler Almanya’sında uygulanmıştır. Adolf Hitler’in tüm muhalif unsurları ortadan kaldırmak için katliamlar sonrasında AKP ile benzerlik taşıyan kararnamelere imza attığını görüyoruz.

30 Haziran’ı 1 Temmuz 1934’e bağlayan gece Nazi Almanyası’nda politik cinayetlerle muhalefet tasfiye edilmişti. Nazi Partisi’nin sol kanat Strasserist hizbinden Gregor Strasser, muhafazakâr Nazi karşıtları liderleri öldürülmüştü. Sturmabteilung (SA) Taarruz Bölüğü diye anılan Kahverengi gömlekliler, Hitler için bir engel oluşturulduğundan, lideri Ernst Röhm 1934 yılında katledilmişti. 1934’ten sonra SA’nın personel mevcudu 3 buçuk milyon kişiydi. Buna karşı Alman ordusunun sadece 100 bin kişilik askeri vardı. Taarruz bölüğü, Almanya içinde ikinci bir ordu haline geldi ve nasyonal sosyalistlerin politik rakiplerinin bastırılmasında önemli rol üstlendi. Nasyonal sosyalistlerin iktidara gelmesinden sonra kısa süreliğine yardımcı polis olarak atanan SA, 1934 yılında gerek SS’nin daha da gelişmesi sürecinde kendi başına buyruk haline gelmesi, değer kaybına sebep oldu ve 1934 yılının 30 Haziranı’nı 1 Temmuz’a bağlayan gece Adolf Hitler, SA’nın üst kademesinde yer alan kişilerin tutuklanmasını ve idamını emretti. Bu gece “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak anılır. Hitler, SA’yı darbe hazırlığı ile itham etmişti. Böylece Nazi paramiliter grupların saldırılarını ve katliamını meşru müdafaa kapsamına alacak bir KHK düzenlemişti. Bu katliamda 85 kişilik üst düzey muhalefet lider kadrosu öldürülmüştü. Hitler’in kararnamesine gerekçe olarak “vatan hainliğindeki saldırıları önlemek için ve hukuk devletinin kendisini savunmak için yapılmıştır,” diye gösterilmişti. Geçtiğimiz bu Pazar günü AKP’nin 696 sayılı KHK’si ile “15 Temmuz darbe girişimini ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler” kapsamında hareket edecek sivillerin hiçbir sorumluluğu olmayacaktır, diyen bu anlayış, sivil despotizmi, ileri demokrasi olarak görmesi ve nitelemesi elbette politik zihniyet ile açıklanabilir.

Dünkü gazetelere baktığımız zaman hükümetin bu KHK ile ilgili “geri adım” atacağına ilişkin haberler gördük. Sanırım gücünü TÜSİAD’dan alan AKP, TÜSİAD’ın konuyla ilgili deklare edilen görüşü doğrultusunda kısmı bir düzeltme yapması gündeme gelmiştir. Bunun gerçekleşip, gerçekleşmeyeceği henüz bilinmemektedir. TÜSİAD’ın konuyla ilgili görüşü “güven ortamı, birçok ülkede % 60 civarında iken, bizde ancak % 12’dir. Bu güven ortamını pekiştirelim, OHAL şartlarında ilerleme, demokratik değerlerimiz, güvenlik ortamımız, uluslararası etki alanımız ve (en önemlisi) ekonomik rekabet gücümüz açısından elzemdir,” diyerek hükümetin geri adım atmasını istemiştir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, bu KHK, olası bir iç savaşın habercisidir. Ülke kamplara bölünmüş durumda. Hükümet kendisi için paramiliter güçlerden oluşan Jandarma Özel Harekâtı (JÖH), Polis Özel Harekâtı (PÖH), JİTEM gibi yasadışı kontrgerilla yetmiyormuş gibi bir de eli sopalı, satırlı ve silahlı paramiliter olan Ülkücü, Osmanlı Ocakları, Alperenler, Halk Özel Harekât (HÖH), SADAT ve benzeri yasadışı katliamcı grupları devreye sokarak yapacağı katliamdan sorumlu tutmayacak. Bu KHK ile “devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” zihniyetini resmileştirmektir. Bu KHK, bir “iç savaş” yasasıdır, devletin karanlık güçlerini ve çeteleri Susurlukçulardan tutun da mafya gruplarına varıncaya kadar yandaş gruplara vur emrini vermektir. 15 Temmuz sonrasında ülke içinde genel anlamda bir düşmanlaştırma politikası üzerinden kendi darbesini örgütleyen saray rejimi, bu KHK ile birlikte meclisi, kamu düzenini, yasama ve yargıyı tümüyle ortadan kaldırma operasyonudur.

Görüntünün arkasındaki büyük fotoğrafa baktığımız zaman elbette Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmek isteyen emperyal güçleri görüyoruz. Başkanlık sistemi tamamıyla başta CIA ve ABD olmak üzere bir emperyalist projesidir. Çünkü onlar milletvekilleri, siyasi partiler ve millet meclisi ile uğraşacağına, karşılarında tek bir muhatap görmek isterler, tıpkı Ortadoğu ülkelerindeki ulus olmayan aşiret devletleri gibi. AKP lideri onlar için biçilmiş bir kaftandı. “Arap Baharı” adı altında Ortadoğu ülkelerinde akıtılan yüzbinlerce insanın kanından onlar sorumludur. Arap ülkelerinde katliamlar olur da “Türkiye’de olmaz mı” gerekçesi bugün emperyal güçlerin ülke içinde yaratmak istediği kaos ortamına ortak arama çabalarından başka bir şey değildir. Ülkede yaratılan terör örgütleri, Fethullah’çılar, IŞİD ve benzeri örgütler de hiç şüphesiz ki emperyal güçlerin ülkede ezilen büyük yığınların ve işçi sınıfının omuzlarındaki ağır yükü bir kat daha artırarak neoliberalizm adı altında tüm demokratik ve yasal haklarının gaspıdır. 2018 bütçesi, bu yığınları bir kez daha yoksullaştıracaktır. KHK’lar de hiç şüphesiz ki büyük yığınları korkutmak ve biat etmeleri yönünde atılan bir adımdır.

Selam ve sevgiyle…


[1] Deniz Yıldırım (abcgazetesi.com)

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları