Hiçbiryer

“Bu şiire başladığımda nerde, Şimdi nerdeyim?” der ‘Yalnız Bir Opera’ şiirinde Murathan Mungan.

Ben kendi romanımı ‘Hiçbiryer’ yazmaya başladığımda Siirt’te bir öğrenci evinde dışarıda süregelen çatışmalara karşı sığınağa ihtiyaç duyan bir çocuktum. Romanımın henüz bir adının dahi olmamasına rağmen zihnimde dolanan hikâyelere güveniyordum. Cümlelerim lokomotifin ardına dizilen vagonlar gibi art arda dizilecekti. Kitabımı ise bir bilemedin iki yıl içinde yayınlamış olacaktım.
Dedim ya; o zamanlar üniversiteye henüz başlamış bir çocuktum.
Yazdıkça bölündüm. Minos’un ruhuna rahmet okutacak labirentler ördüm. Duvarlarıma dokundum, el yordamıyla yürüdüm. Az gidip uz gidip dere tepe yol gittikten sonra bir de ardıma baktığında bir arpa boyu yol gidememiş olmanın ne meret bir şey olduğunu uykusuz gecelerimde öğrendim.
Sonra bir gün Hiçbiryerliler zihnimin ve de bilgisayarımın dışına çıktılar. Şaka değil. Sabahları uyandığımda tıkırtılar duyuyordum. Yalnız ben duysam iyi, bu sesleri eşimde işitmeye başlayınca (bu arada okulu bitirmiş ve evlenmiştim) Korktum. Hiçbiryer’i çekmeceme tıktım. Onu bitirmeyi düşündüğüm tarihi beş yıl ıskalamıştım. Bir roman taslağı, yirmiye yakın öykü yazdıktan sonra çekmeceleri tıkırdatan seslere daha fazla direnemedim;

Sığınağıma Hiçbiryer’ime geri döndüm.

Artık bir roman yazmanın zihinde dolanan hikâyelerden fazlası olduğunun farkındaydım. Ruhumdan ruh üflediklerimin biçtiğim donlara sığmayacağının ise henüz anlayamamıştım.
Gökyüzünden umutsuzluğun yağdığı zamanlardı. Diyarbakır’da Van’da, Batman’da, Dersim’de Ağrı’da… Kadınlar İntihar ediyor, erkekler öfkelerini ortalığa kusuyor, çocuklar ve gençler dağlara meylediyor, yaşlılar ise bir an önce canlarını alması için Allah’a yalvarıyorlardı. Tanıdığım herkesin kendini güvende hissedip huzur içinde yaşamak isteyeceği bir Adaya ihtiyacı vardı. Gerçek dünyada güçsüz kuvvetsiz olan ben o sığınağı; Adayı -şimdilerde yerle bir edilen Diyarbakır Sur içindeki eski Diyarbakır evlerinden birinde- kurdum. Ardından karakterlerimi bir araya getirip rollerini pay ettim. İşte o tıkırtılar tam da bu esnada seslere dönüştüler.
“Olmaz,” dediler. “Bu iş böyle olmaz,”
“Bal gibi olur,”dedim. “Sizleri ben yarattığıma göre biçtiğim rolleri oynayıp benim sesimle konuşacaksınız,” dedim.
Olmadı. Kimselere söz geçiremedim. Her bölümü o bölümün kahramanı kendi diliyle ve bambaşka bir biçemle seslendirdi. (Zor bir yoldu. Hele disleksisi olana)
Dille birlikte hikâyelerimde değişip dönüştü. Karakterlerim kulağıma doğduğum günden beri ismini anmanın dahi yasak olduğu savaşın şiddetine daha fazla dayanamayacaklarını fısıldadılar. Böylece savaştan, ölümden, çatışmalardan azade huzurlu bir dünya için romana ve hayatıma ütopyalar tıkıştırdılar.
Ada’da başlatıp mutlu sona evirmeyi planladığım hikâyem Babasının bedenine girip ruhunda, geçmişinde gezinen meczubun tekiyle başladı. Yarım yüz yıl önce Avrupa’ya göçmüş çekilen onca acıya rağmen şen şakraklığını kaybetmeyen Meryem mezarından çıkıp torunun da yardımıyla memleket yolunu tuttu. Torun ise Londra’da huzuru bulduğu tek mekân’da babaannesinin masalsı kentine doğru yol alırken herhangi bir hikayeye dahil olmaktan imtinaıyla kaçındığında yol boyu sırt çantalı dev bir göze, gözlemciye dönüşmeyi amaçlamıştı. Kompartımanına eko-köylerden, komünden, yenlerden bahseden Dikran binince işler iyice çığırından çıktı. Kurgu da hayat gibiydi. Bir türlü plan tutmuyordu.
Birden sırlı tünellerde buldum kendimi. Tünellerini ucu yeraltındaki çok kültürlülüğün ve dostluk ırmakları aktığı kentlere çıkıyordu. Hapishanelerin zapt edemediği özgür ruhlar ise geceleri özlemini duydukları dünyaları bulmak için astral yolculuklar yapıyorlardı..
Kilisesini toprağını bırakıp gidemeyen Ape Anton kayıp Ruhlarla konuşuyor, cennet ulusunun çocuklarını arıyor. Halkların bir arada yaşadığı günleri yeniden yaşayacağı hayaliyle yaşlanıyordu.
Artık açıkoturumlarda konuşulan ‘Barış süreci’ ölüm kusan sokakların yaralarına merhem olmuyordu. Çatışmalar köyleri, kentleri yutmaya devam ediyordu. Gerçeklikten kaçmaktan başka çaresi olmadığı için hayallere sığınan Azat Diyarbakır Koşuyolun’da çocuklar termosa konulmuş bombayla katledilince arkadaşlarına tutundu: sarılın bana yoksa öleceğim.
İsyan etmekten yorgun düştüğünden kendine Rıza denilmesini isteyen kahramanım ise bana bok yedirilen köylülerin çocuklarına ne olduğunu sordurtuyordu.
Soruların cevabını Barış-1 ve Barış-2 (hayır kitap için bulunmuş sokak isimleri değil ) sokaklarında yaşarken intiharına bizzat şahit olduğum dört kadından birisi dirilip romandaki karakterlerin sımsıkı tutunduğu Hiçbiryeri yaratarak verdi.
Hiçbiryer; Kimsenin bir diğerini yargılayıp sorgulamadığı ötekinin dile gelmez acılarını ve düşlerini yüreğinde hissedip ‘BİR’ olunabilindiği mekânsız bir diyardı. Zerya Hiçbiryer’İ kurarken babasının bir ömür hayali ile yaşadığı Asr-ı saadet zamanlarının aksine hayatın çok kısa olduğu Ortadoğuda An-ı saadet anlarını yarattı.
Hiçbiryer kendine Kuzu adını takan Turanî Osmanlı tasarılarıyla Diyarbakır’a gelen bir gizli polisi dahi dönüştürecek sihirli bir diyardı. Ben Kuzu nereden geldi derken; yüzyıl önce kanlı bir savaşın ertesinde bu günün çatışmalarını önlemek için dengbejya diye bir ülkeyi arayıp ‘İnsanlığın Şarkısını’ bestelemek isteyen Ermeni ve Kürt iki arkadaş kitaba girmişti.

Bu kadarı fazla diye düşünürken onlar evimize kurulup bizlerle yaşadılar. Öyle ki Kahramanlarımdan birinin ismini değiştirdim, diye eşim bana küstü. Sonunda Buket’in karnındaki bebek ‘Plasentaya Dönmek’ diye bir çağrı metni yazdırınca da her şey çığırından çıktı.

Karakterlerim yarattığımı sanırken meğersem onlarda beni yazmışlar. Plasentaya dönmeyi o zamanların sosyal medyası olan; yahoo gruplarında gerçekten paylaştım. Sonrasında Eko-köy yolculuklarına ve toplantılarına, barış yürüyüşlerine, uzun bisiklet yolculuklarına, Dersimde kırda kolektif bir yaşam kurmak için toprak satın almam, Ekojin, Bukabarane kolektiflerinin kurulması için çabalamam, Batmanda kentin ötekilerine kucak açan Tov-Ekotopya (Bu sebeple tehtidler alan ve en son mekanın sırf kapatalım diye satın alınması) diye bir mekanı açmama sebep oldular.
Dört defa bitirdim kitabımı, Dördünde de nıç, olmamış dedim. Her yeni yazışımda başka yaşamı denedim. On dört yılda nice yaşamdan geçtim. Yetti artık bitti. Bitsin.
Bende bu tılsımlı kitaba devam edecek takat kalmadı.
Geçenlerde Hiçbiryer’in çıktısını alıp yayınevine göndermeyi düşündüm. Yayın evi için birkaç kişiye danıştım (Yayınevleri hakkında bir yazar için korkunç sayılacak hikâyeler anlatıldı. Masalarının üstü dosyalarla doluymuş, dosyanın giriş kısmını dahi okutmak için referans bulmak gerekiyormuş, refarans bulunsa dahi acımasız editörler kitabını lime lime ederlermiş…) anlatılanlardan ürküp Hiçbiryer’i göndermekten vazgeçtim.
Romanımın gerçek değerinin anlaşılması için onu mükemmelleştirmek için yeniden yazmalıydım. Aslında roman bitirip ondan ayrılmanın bana zor geldiğini. Yayınevlerinin tutumunun yeni bir bahane olduğunu fark edince bu yazıyı yazdım. Amacım kitabımın bittiğini tanıdığım herkese ilan etmekti. Aksi taktirde Hiçbiryer’i yeniden yazmaya kalkışıp yaşamımı bambaşka bir maceraya sürükleyecektim.
‘Hiçbiryer’ bitti. Bitmeli.
Tıpkı Murathan Mungan’ın sözleriyle başlayan bu paylaşımım birazda Murathan Mungan’ın Yanlız bir Operasının son dörtlüğüyle biteceği gibi:
“Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: