Hayallerimiz başka, yaşadıklarımız başka…

Türkiye’de yaşayan herkesin hayalidir, siyasilerin, doğru dürüst adam gibi işlerini yapmaları. Bizi şaşırtsınlar istiyoruz. Mesela, hak yemesinler, hırsızlık yapmasılar, koltuğa oturdukları günle, olurda bir gün kalkarlarsa; bu arada mal, mülk ve banka hesaplarında olağan dışı bir değişiklik olmasın… Bir de, işlerini yaptıkları için, kahraman, kurtarıcı havalarına girmeden, bir marangozun, bir demircinin, duvar ustasının yaptığı gibi işlerini yapsınlar…

Evet, sosisçi gibi de olabilir…

Yaptıkları iş, göz önünde olmayı, tanınmayı sağlıyor diye hemen kendilerini bir şey sanmasınlar, havalara girmesinler istiyoruz. Tabi ki olmuyor. O koltuklara oturmanın şaşkınlığını üzerlerinden atar atmaz, bir hava, bir afra, bir tafra yanlarına yaklaşmak olanaksız oluyor.

Bu hataya topçular, popçular dizi oyuncuları da çok sık düşüyor. Onlar da hemen havaya girip kendilerini bir şey sanıyorlar. Oysa, Edirne’den ötede, bu ülkenin siyaset erbabı, topçusu, popçusu, tırnak içinde sanatçısı adamdan sayılmıyor. Ya da sayılacak bir iş yapmıyor.

Bütün başarıları, burada biz attıkları havayla aldıkları alkıştan ibaret. Dışarıda “vayy sen neymişin abi” diyen daha çıkmadı…

Mesela, “dünya lideri” diye sunduğumuz adam, üç beş senede cilasını döküp, paslandı… içeride hala alkışlayanı, kefen giyip yoluna ölmeye hazır olanlar varsa da, dışarıda yüzüne dönüp bakanı yok.  Topçuların başına gelende farklı değil. Dışarıda bir iki maçta top tepip soluğu yine burada alıyorlar. Oralarda kaldıkları süre içinde süt dökmüş kendi, burada hakeme, gazeteciye küfür eden fırlama hepsi. Popçularımız bildim bileli bize çalıp, bize oynuyorlar. Kafamızı şişiriyorlar. Dinlemeye değer, yarına kalacak bir eserleri yok. Varsa da ben bilmiyorum.

Bu ülkede yapılan/üretilen ne varsa, vasatın altında kalıyor. Bunu, bazıları kendilerini ayrı bir yere koyarak, şişine gerine eğitime bağlıyor. Tabi ki, “eğitim şart,” ama (eğitimde içinde,) bir ülkede neyin, nasıl üretildiği asıl belirleyen oluyor. Yani üretim biçimi belirliyor. Siz üretiminizi, merdiven altıda yapıp, dünyaya fason çalışıyorsanız. O zaman, eğitim sisteminiz de içinde olmak üzere, siyasetiniz, yargınız, sanatınız, kültürünüz, sporunuz ve hatta biliminiz de ona uygun, onun kalitesinde olur.

Bu kalitesizlik, üretilen hizmet ve malın satılmasını pazarcı tekniklerini kullanmaya zorlar. Kalitesizlik, yerli ve milli olmasıyla örtülmeye çalışılır. O olmadı mı, muhlis tüccar zihniyeti devreye giriyor, başında takkesi, ahlaksızlığı göze alarak her yola başvuruyor. Bir kez olsun düşünmeden, akıldan, mantıktan yoksun, her argümanı kullanıyor. Örneğin, camiye imam seçerken anlamlı olabilecek, “alını secde görüyor” argümanı, ülkenin başına cumhurbaşkanı, başbakan seçilirken kullanılıyor.

Bu hal, iktidar sahibi, İslamcılarla sınırlı, bir hal değil elbette. Ömrü hayatında ip atlamayı becerememiş, ama çağ atladığına kendini inandırmış kesimler içinde geçerli. Bildiğiniz şu değneğin diğer ucunu da, onlar tutuyor. Başka türlü olması da mümkün değildi.

Aynı kültürel havuzdan beslenen birbirinden en uzak uçların arasındaki mesafe, tutukları değneğin iki ucu arasındaki kadardır. O mesafe, bu toplumun, yaşadığı coğrafyanın sınırları dışına taşmaz. Taşmasını isteyende yok zaten. Çünkü hayallerimizin başka, yaşadıklarımızın başka olmasını sağlayan, o sınır bir kez yırtılırsa gerçek kaybeden onlar olacak…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları