Hakikatin Bilgisiyle, Dersim’in Mana Dünyasına Yolculuk

Doğum ile ispat olundu vücut
Rahmet çeşmesi Fadime’de mevcut”
Başköylü Hasan Efendi

Munzur nehrinin tersten akışını izlersen, o yol seni Ana Fatma ziyaretine götürür. Munzur’un kıyısındadır. Vadinin Hızır (Xızır) kavşağının ardından gelen ziyaretlerdendir.  Kutsal vadiye girmeden evvel ilk duraktır. Suyu şifadır.  Ana Fatma rahimdir. Rahmet çeşmesidir… Kubbe-i Rahman’ın sahibidir.

Ana Fatma Ziyareti, Munzur Ovacık Yolu Üzeri

Dersim kültürünün dünya inanç ve kültür çeşitliliği içinde, en önemli özelliği kapsayıcı olmasıdır. O varlığın bilgisini içeren bütün referansları kendi bünyesinde toplamıştır. Kutsala ait ne varsa içerir. Her kilometre başında bir evliyanın mekanı ile karşılaşmak, bir ziyarete denk gelmek mümkündür.  “Ayağımızı vurduk su çıktı yüze” (Başköylü Hasan Efendi) sözü, aslında biraz da bunun ifadesidir. Yerden çıkan tatlı su kaynakları, beyaz ardıç ağaçları, Êzidî prenslerden kalan Sultan Melek ziyaretleri, Ermeni keşişlerinden devralınan Vank ziyaretleri, Zerdüşt zigguratları, ana göletleri, yüksek dağ zirveleri, evliya mağaraları, derviş ve mürşit ocakları, kutsal hayvanları ve doğanın kendisi bir bütün olarak o Rahim prensibinin, Ana’nın rahmet deryasıdır.

Bu rahmet deryasında bütün inançların Hakk yanı Dersim’de buluşmuş gibidir. Yazılı kaynaklara genel olarak güvensizliğini belirten Dersim dervişlerinden Ali Hıdır Çetin’in de belirttiği gibi “Bakıyoruz, ey Allahım! İnsanlık aleminin vebali günahı din alimlerinin boynuna olsun ki; Hz. Musa’nın Tevrat’ına uymadılar, Tevrat’ı kendilerine uydurdular. Hz. İsa’nın İncil’ine uymadılar, İncil’i kendilerine uydurdular. Müslümanlar da Peygamber efendimizden sonra Kuran’a uymadılar, Kuran’ı kendilerine uydurdular. Dini kendi saltanat, menfaat ve çıkarı için kullandılar. İnsanlık alemini bir birine düşman ettiler ve birbirine düşürdüler. Yüz suhuf, dört kitap, yüz yirmi dört bin peygamber sadece ve sadece Cenab-ı Hakk’ın emrini insanlara tebliğ etmek için gelmişler… Hakk birdir, yol birdir” sözlerinden de anlaşılacağı üzere yazılı kaynaklar, sözün sahibince değil, onları yazanlarca tahrif edilerek, hakikat yanı örtülmüştür.

Bu bilgi, pirlerin, dervişlerini, keşişlerin, mürşitlerin vb. tüm Kâmillerin kendi aralarında geliştirdikleri ortaklaşan ve kuşaktan kuşağa, bilgi ve eğitim aracılığı ile aktarılan hakikatin bilgisidir. Her inancın hakk yanını bünyesinde barındırıp, batıl yanını ise sahiplenmeyen anlayışı gereği, bir Dersim Seyidi ile bir keşişin kirveliği, yani ikrarlığı, şaşılacak bir şey değil, bilakis evrenin oluş davasındaki birliktir. (Seyit Rıza ile Vang’li keşiş’in birlikteliği buna örnek verilebilir.)

Evrenin oluş davası;

Hakk’ın kelamında mana aleminin hakikati, zahir dünyanın perdelenmiş gerçeklerinin üzerinde seyreder. Hakikatin bilgisine erişemeyen toplumlar, mevcut ilizyon içinde geliştirilen yalan dünya efsanlerinde yol alarak, bu dünyaya geliş sebeplerini anlamaktan uzaklaşır. İnsanlık aleminin cenneten kovulma diye dile gelen binlerce yıllık hikayesi bile bu meselede dünkü çocuktur belki de… Aslında Adem ile tarif edilen, anlaşılmak istenen bile yakın tarihtir. Ya ondan evveli dediğimiz vakit, dönüp Harabi’den edindiğimiz bilgiye bakıyoruz; ‘Daha Allah ile cihan yok iken,
biz anı var edip ilan eyledik, Hakk’a hiçbir layık mekan yok iken
hanemize aldık mihman eyledik’ sözleri Allah’ın evvelinden gelen bir başka oluşa işaret eder ki bu oluş, günümüzde en az hissedilen ve bilgisine vakıf olunan Hakk’ın mihmanlığının hikayesidir belli ki… Hane gönüldür, saf olanın, öz olanın gönlünde mihman edilir Hakk…    

Zamanı var ederek oluşu başlatanın, yahut çarkı feleği çevirenin, iki ayrı alemin birbirine karışmazlığı üzerinden başlattığı hikayede Hakk batıl arasında ki çelişki; ‘Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerinin ki tuzlu ve acı, iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhat koyan O’dur.’ Furkan 53 ayetinde de açıkça işaret edilir. ‘Hakk ile batıl, sağ ile çürük ayrılmalıdır…’ (Ali Xıdır Dede) ifadesi de bunu desteklemektedir. Öte yandan Zerdüştizmin temel kaynağını oluşturan iyi ve kötü (Ahura Mazda / Ehriman) arasında ki ayrım, yahut Nur ve Zulumat deryasındaki fark, evrenin temel çelişkisi olarak tarif edilmektedir.

Bu dünya, ruhlar aleminde süregiden, tatlı ve acı suyun sahipleri ile olan kavgayı ele alır. İncil’de “Babil’in Fahişesi‘ olarak tanımlanan Vahiy 17’de ‘Dünya fahişelerinin ve iğrençliklerinin anası kadının; kutsalların ve İsa’ya tanıklık etmiş olanların kanıyla sarhoş olduğunu gördüm’ ayetinden de görüldüğü üzere, insanı ve tek insanı değil meleklere kadar var olanı etkileyen bir tesir yaratır. Anlaşılacağı üzere bu alemden evvelki bir vakte denk düşen bir meseledir ve  tarafları vardır. Tesiri yüksek olan kötülüğün etkisinde melekler kadar belki de İnsanı Kâmil dediğimiz kişilerin de kalması söz konusudur ki Tevrat’ta bu; Yer.23:15 ‘Bu nedenle her şeye egemen Rab, peygamberler için şöyle diyor; ‘’Onlara pelinotu yedirecek, zehirli su içireceğim. Çünkü Yeruşalim peygamberleri Tanrısızlığın bütün ülkeye yayılmasına neden oldular.”

Şerrin seyri öyledir ki kimi zaman en yakınında yer alır da fark etmek zaman alır. Aldatır aldatıcıdır… Vahiy 17 de belirtildiği gibi ‘Dünya kralları onunla fuhuş yaptılar, Yeryüzünde yaşayan canlılar onun fuhuşunun şarabıyla sarhoş oldular… Bunu anlamak için bilgelik gerek. Yedi baş, kadının üzerinde oturduğu yedi tepedir; aynı zamanda yedi kraldır… Düşünce birliği içinde olan bu krallar güçlerini ve yetkilerini canavara verecekler. Kuzuya karşı savaşacaklar, ama kuzu onları yenecek… gördüğün kadın dünya krallıkları üzerinde egemenlik süren büyük kenttir.’

Kutsal Kitaplar’ı referanslarında kadın bir şehir olarak geçer. Babil Fahişesi olarak tanımlanan da bir kenttir. Öte yandan Kutsal Sion şehri’de kadındır. Yeruşalimde… Şehir metafor olarak kadının bedenidir, aklıdır, yaratıcı gücüdür, ilmin deryasıdır. Halkının yani çocuklarının yaşadığı korunaklı yerdir. Bu yüzden şehirlerin ele geçirilmesi temsili olarak rahim prensibinin ele geçirilmesi gibidir.  Babil’in kralı Nebukadnezar’ın Kudüs’ü ele geçirdiği ve Yahudileri kırıma tabi tutup, sürgün ettiği vakit aslında zaptedilen yer, tanrının evininde inşa edildiği, kutsal kenttir…

İncil’de de yer verildiği üzere Kudüs civarında olan Yeruşalim, İsa’nın (Yuhanna İncili) Bundan sonra yeni bir gökle yeni bir yeryüzü gördüm. Çünkü önceki gökle yeryüzü ortadan kalkmıştı. Deniz de yoktu artık. (Yuhanna İncili) Kutsal kentin, yeni Yeruşalim’in gökten, Tanrı’nın yanından indiğini gördüm. Güveyi için hazırlanmış süslü bir gelin gibiydi.’ Vahiy 21 ayetinden de anlaşılacağı üzere aslında kutsalın kenti, onun rahim prensibidir.

Bilinmek istenenin, tezahürü olarak oluşan evren, kainat ve bilip de bilmediğimiz bütün alemler, gerçeğin peşine düşenin macerasını içerir. Öyledir ki her vakitte bir ve aynı olayın farklı tezahürleri ile karşılaşılır. İsimler değişir, vakitler değişir, mekanlar değişir. Değişmeyen ise hakkın anlaşılmak ve erişilmek istenen seyir defteridir. Bitirilmesi gereken, Oly divanında mevzu bahis olan dava, Hasan Efendi’ninde belirttiği gibi ak defterde kayıtlıdır. Ve o divanda ‘aff katiyen yoktur’.

Hakk ile batılın karışan dünyası, ‘hakk olmuş batıl, batıl olmuş hakk’ (Ali Xıdır Dede)  ifadesinden de anlaşılacağı gibi hakk’ın batıl tarafından perdelenmesi, evrensel kötülüğün marifetleri ile insanlık aleminin gidişatını zora koymaktadır. Yine Ali Xıdır dedenin anlatımı ile söz gelimi Ana Fatma’nın, hamileliği sırasında, Ömer tarafından, kılıcının kını ile vurularak kaburgasının kırılması, çocuğunu düşürmesi ve ardından “Adalet” simgesi olarak İslam dünyasına sunulması ve halifelik makamının verilmesi manidardır. Kuşkusuz Dersim inancı açısından bu ve benzeri örnekler kendisine ait kültürden gelmemektedir. Lakin etkileşimde bulunduğu kültürlerin örnekleri açısından ilginçtir.

Zahir’deki evresinde Hz. Muhammed’in kızı olan yahut Muhammed’in tarifi ile gelişi Cebrail tarafından müjdelenen ‘babasının annesi’ olan Fatma’nın, daha da ötesi ‘yer gök yok iken’ varolanın temsiliyetinin, maruz kaldığı şiddet, milyon yıllık davaya verilecek en olgun örneklerden biridir. Batılın yalandan beslenerek oluşturduğu ilizyon, hakikatin perdelenmesine dönüktür. Bir anda Hakk batıla batıl ise hakka dönüşmüştür.

Ali Xıdır Dede’ye gore bu dünyada, iyinin sahiplerinin koruyuculuğunda, “ikrarların hatırına” insanlık aleminin “bağışlanması” gerekir. Bu bağışlanmada insanlık; din, dil, ırk gibi günümüz dünyasının kavramsal ayrıştırmasından öte bir anlam taşır. Buna göre “sağın çürükten ayrılması” gerekmektedir. Sağ kavramı ise 73. millette toplanır. Ovacıklı Firik Dede’nin sorusu “gönül ne ararsın 72’de seç özünü 73’e varalım” bunu anlatır. Mesele her insanın özünde var olan 73’e (hasına) erişmesidir. 73 ise Kubbeyi Rahman’dan beri özünü arayanların yoludur. Yol, Abdal Musa tarifi ile “8 uçarlar”ın yolu, yahut hakikatin peşinde davasına sahip çıkanların yoludur…

“Tüm dinlerden alıntım var” diyen Gazi Metin Dede, “İslam bizim neremizde?” diye bir soru atarken ortaya, tamda bu noktaya değinir, binlerce yıllık geçmişinde farklı isimlerle de tarih sahnesinde yer alan Dersim halklarının temel özelligi Hakk’ı, hakikati, ikrarı kendisilerine referans almasıdır. Buna bir örnekte, halifeliğin Yavuz’a Mısır’dan devralındığı evrelerde verilebilir. Başta Dersim bölgesi olmak üzere Mezopotamya’nın geniş havzasında yaşayan farklı halkların bir araya gelerek (örneğin Êzidîler), Şah İsmail’i destekleyen tutum alması, (Ehlibeyt erkanına) Hakk davasına verdiği destek sebebiyledir. Hakk Ehlibeytle yol alır. Ehlibeyt ise her nesilde farklı farklı bedende, devri daim gelendir.

Dersim 1937- 1938 kırımı pek çok İnsanı Kamil başta olmak üzere Kızılbaş Aleviler tarafından Kerbela’nın 2. tekrarı gib değerlendirilir. Kerbela ve sonrasında Ehlibeyt soyuna dolayısı ile peygamberlerin, embiya ve evliyaların ve onları takip edenlerin yani taliplerin ‘ruhsal’ soyuna yönelik ‘fani dünya’ savaşıdır. Literatüre girmediği için kavramsal olarak ‘soykırım’ olarak tanımlanması tuhaf gelse de, Ana Fatma evlatlarından 72’sinin Kerbela’da öldürülmesi, 11 ehlibeyt soyundan gelen imamın geri kalanlarının ise büyük oranda zehirlenerek öldürülmesi ve taliplerin kılıç zoruyla yok edilmesi soykırımın eski devirlerdeki görünümüdür. Dersim hafızasında ise Seyit Rıza ve 71 arkadaşının yani 72 kişinin yargılanması ve 7 kişinin idamı (Tartışmalıdır, 11’ de denilmektedir) sembolik olarak Kerbela ve 12 imamlara gönderme olarak okunmaktadır. Bu zatlar Adem’in devrinden beri ata belinden ana rahmine hakk’ın emri rızası ile düşüp gelenlerdir.  Yolun talipleri olarak  Ana Fatıma bir çok kez devri daim gelip giden olarak bilinir. Başköylü Hasan Efendi’nin de belirttiği gibi; ‘Fadime kim olduğun edelim beyan, Gahi kız geldi, gahi oğlan ayan’ pek çok kez farklı zamanlarda farklı kimliklerde farklı kültürlere gelip gidene işaret etmektedir.

Fotoğraf: Belgin Cengiz

Oly Divanında Kerbela nasıl bir yer taşırsa, Dersim 1937-1938 soykırımı da sembolik olarak aynı yere oturur. ‘M.A harekatı’ olarak, Devlet resmi kaynaklarında şifrelenen ve ‘manevra’nın kısaltması olarak tanımlanan Dersim harekatı tuhaf parametreler içerir. Tamamen uzun zamanlı planlamayla ve beraberinde diğer tüm yerli halkların, başta gayri müslim olarak tanımlanan Hristiyanların tasfiyesi ile başlayan süreç, Dış Dersim’den başlayarak içeri doğru ilerleyen bir zulmün son durağıdır. Seyit Rıza’ya göre esas mesele Dersim’in ‘temsil ettiği değerler’ nedeni ile yok edilmesidir. Kurulan türlü türlü oyunlar, atılan iftiralar, itibarsızlaştırma çabası, yalan üzerinden halkın ikna edilmesi, para ve mal üzerinden insanların iştahını artırılması, paralı askerliğin paralı haydutluğa çevrilmesi gibi bin yıllardır bilinen zulüm argümanlarının kullanılması bir yana, 1937-38’e dönük batılın daha konsantre olan hazırlığı aşikar oldukça insanın için ürpermektedir.

 Dersim Ana Fatma taliplerinin diyarıdır. Kutsal şehirlerin bir diğer noktasıdır. Nasıl ki Küdüs’ün, Yeruşalim’in, Şam’ın, Mekke’nin, Şengal’in, İstanbul’un, Tur Abdin’in ve sayısız dünyanın pek çok yerinde kutsal’ın kentleri varsa, işte Dersim eyaleti de onlardan biridir. Pençe’i Ali Aba denilen 5’lerin (Kubbeyi Rahma’nın sahipleri) taliplerinin yok edilmesine yönelik gerçekleştirilen, akıllara durgunluk verecek incelikte planlanan ve uygulanan soykırım,  bölgenin yerli halklarının zahir ve batın birlikteliğine de vurulan darbedir. Dersim kırımını bütünlüklü ele alacak olursak bir bölgenin, binyıllardan bu yana getirdiği Hakk inancının bitirilmesi, acı suyun tatlı su üzerinde ki hakimiyeti yahut şerrin zahir alemde ki zaferine yönelik geçen yüzyılda ki eseridir. O sebeple şerrin ‘hile hurdaları’ ile başa çıkamayan Seyit Rıza, buna karşılık şerre boyun eğmeyerek bu dünyada ki vadesini tamamlamıştır. Dersim bölgesel kırıma tabi tutulmuştur. Has olanın hamlaştırmak üzere…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları