Geçmişi Anlatın Dedi Ben de Anlattım

Cumhurbaşkanı seçim konuşmalarından birinde bir cümle kurmuş. Emeklilere seslenmiş.  “emekliler, gençlere geçmişi anlatın” demiş, hem de “lütfen” demiş!

Emekliyim ya, üzerime alındım. Görevdir, verilmiş, yapmamak olmaz. Çayımı demledim, koyusundan. Bardağa doldururken tüten buharındaki kokuyu kokladım. Bir taraftan çayımı yudumlayıp, damağımda bıraktığı lezzetin tadına varırken diğer taraftan da usulca çocukluğuma kadar gittim, geçmişimin uzun yıllarını adımlayarak.

Çok fazla birlikte yaşayamadığım, ancak 14 yıl birlikte olabildiğim, çok gülmeyen ama gülünce içime umut dolduran babamla geçirdiğim kısa yıllarımı, sayfa sayfa okumaya çalıştım, yeniden ve özenle.

Lise mezunuydu. Diploması da vardı. O yıllarda lise mezunu bugünlerin lisans üstü diploması gibiydi. Askerde çavuş olur, bölük komutanlığı yaparlardı. Garibim 30 ay askerlik yapmış ama bir tane mi askerlik anısı olmazdı, anlatmazdı.

Annemle evlendiğinde laborantmış. Sonra kurslara katılıp polis olmuş. Polisliğe bir türlü ısınamamış. Sonra ayrılıp şoförlük yapmış. O yıllarda ehliyeti olmak da önemliymiş.

Şoförlük yaptığı sırada bir kaza yaptı. Karşı taraf 8/8 suçlu. Ama belediye başkanının oğlu. Suç babama yıkıldı. Çalıştığı firmadan işten çıkarıldı. Ceza kesildi.

Şimdi bunu hatırlayınca aklıma Sevim Tanyürek geldi nedense!

Başka iş buldu. O dönemler, diploması ve ehliyeti olana iş çoktu. Yeter ki çalışmak istesin. Eli tutan tutmayan her insan çalışıyordu. Sadece para için değil, toplum kalkınsın, insanların durumları daha iyi olsun diye.

Yokluk vardı elbette. Kuyruklar da vardı. Bazı maddeler zor bulunuyordu. Yine de ne kuyruklarda kavga ne insanlarda isyan vardı. Hatta o kuyruklarda bile dostluk vardı. Muhabbet vardı. Günlük haberler alınır, genel durum öğrenilirdi. Kuyruklarda tanışılıp evlenmeler bile olurdu.

Yönetim şimdikine göre çok adildi. İnsanlar hakkını arayabiliyordu. Yönetenlerin hepsi okumuş, diploma almış, haklı olarak da saygın insanlardı. Az da olsa yolsuzluk da vardı ama yapanın gözünün yaşına bakılmaz cezaevine konurdu. Başbakanın yiyeni bile ceza aldı.

Okullarımız tertemiz, öğretmenlerimiz bilgili ve istekliydi. Öğretmenlerimizden korkardık. Bizleri sokakta oyun oynarken bile görseler kızarlardı. “Neden okuyup öğrenmiyor, daha iyi olmaya çalışmıyor, oyunla vakit geçiriyorsunuz” diye azarlarlardı. İyi de yaparlardı ki onlar sayesinden öğrenmenin tadına vardık. Onlar sayesinde gerçekleri gördük. Onlar sayesinde haksızlıklara karşı olduk, boyun eğmedik.

Camiler azdı. İmamlarımız öğretmenlerimiz gibi, sadece dini olarak değil ilmi olarak da sorularımıza cevap verir, bizlere yardımcı olur, bizleri yönlendirirdi. Hiçbir imamdan zarar gören çocuk olmazdı. Başımızı okşadığında mutlu olur, korkmazdık. Başka şeyleri de bilmiyorduk o zamanlar! Şimdiki duyduğumuz iğrençlikler kimsenin aklına bile gelmezdi.

Mahallemizde bulunan herkes akraba gibiydi. Kimisi Kars’tan çalışmaya gelmişti, kimisi Urfa’dan, aynı memleketli olmak gerekmiyordu zaten. Hiç kimse diğerine ne dinini ne dilini ne soyunu sormazdı. Gerek duymazdı. İnsan olmak yeterliydi o zamanlar. Çocukların kime ait oldukları da önemli değildi. Mahallede her insan, kadını, erkeği, genci, yaşlısı, kim olursa olsun hep birlikte korurlar, severler, okşar, öperlerdi. Kötü niyet, farklı duygularla sarılma, okşama yoktu.

O zamanlar insanlar gerçekten insandı.

Herkes birbirinin durumunu, acısını, hüznünü, sevincini bilir, paylaşırdı. Olmayana hissettirmeden, üzüp kırmadan yardımlar yapılır, hasta ziyaretleri, yardımlaşmalar içten ve sıcak biçimde gerçekleştirilirdi.

Ne kimse varlığıyla övünür ne de yokluğuyla utanırdı. Zaten arada çok büyük uçurumlarda yoktu insanlar arasında. Yokluk vardı ama huzur da vardı.

Akrabalar, her yıl, köyden bizlere erzaklar gönderirlerdi. Köylerde bolluk vardı. Fazlası vardı. Kurutulmuş sebzeler, salça, üzüm pekmezi, üzümle yapılan pestil ve sucuklar, ceviz ve badem içleri. Neler yoktu ki. Her yıl köyden gelen erzaklarla bayram ederdik.

O zamanlar kredi kartı, tüketici kredisi yoktu. Ne kadar paran varsa o kadar yaşardım ama para kıymetliydi. Çalışan aç kalmazdı. Ücretler yeterliydi. Et, süt, yumurta, sebze meyve boldu ve ucuzdu.

Sıkıştın mı, mahalledeki her insandan borç alabilirdin. Olan verirdi. Kimseler faiz ya da farklı bir şey düşünmez, verir ve vade koymazdı. Bilirdi ki olduğu gün geri gelecekti verdiği para. Hırsızlık veya dolandırıcılık yoktu ya da biz görmedik.

Bugünkü marketler, alışveriş merkezleri de yoktu o zamanlar. Mahalle bakkalları vardı. Gittiğinde yüzüne gülümseyen, sohbet eden, uğurlayan insanlardı. Paran yoksa defterlere yazılırdı. Senet sepet olmazdı. Maaşını aldığında öderdin, defter sayfası silinir, yeni alımlar için boşaltılırdı.

Ne internet ne cep telefonu ne televizyon vardı. İnsanlar bir araya geldiğinde şimdilerde göremediğimiz samimi sohbetler yapılırdı. Haberler bu sohbetlerle dağılır, kitleler bu sayede olanları öğrenirdi.

Siyasi sohbetlerde kavgalar olmaz, en karşıt düşüncedeki insan bile diğeriyle güler yüzlü ve samimi bir şekilde konuşur, tartışırdı.

Bir de mektuplarımız vardı, sevdiklerimize, yakınımız olan uzaktakilere yazdıklarımız. Her satırını ilmek ilmek özenle döşeyerek, içerisine sevgimizi koyup yolladığımız ve cevabını beklediğimiz mektuplarımız.

Babam işten eve geldiğinde yemeğini yer, gazetesini okur, arada bizlere bir iki öğüt verir sonra da yatardı. Korkardık kendisinden. Saygıya dayalı bir korkuydu. Oysa bir fiske bile vurmamıştı bizlere.

“Okuyun ve adam olun” derdi, “adam” olmak nedir bilmezdik ama okurduk, öğrenmek ve olmak için.

Sadece bir öğüdünü tutmadım, bilemedim. İçtiği sigarasını gösterip, “bu dünyanın en kötü şeyi, sakın içmeyin” derdi. Ben de o küçük aklımla, “ kötü olsa kendisi içmez, şaka yapıyordur” derdim, içimden. Keşke dinleseydim!

Babam, be 14’üne girdiğimde yakalandığı ülser’in kansere çevrilmesiyle yaşamını yitirmişti. Doktorlar üzüntüden demişti. Benim de 5 yıl önce geçirdiğim ve 16 günlük ilaç kürüyle atlattığım ülserin tedavisi o dönemler yoktu. Ama hastaneler tertemiz, doktorlar insancıl ve ellerinden gelen her şeyi yapan, gerektiğinde gecesini bile hastanın yanında geçiren kişilerdi. Ayrım yapmadan herkesle ilgilenir, imkânlar doğrultusunda ellerinden geleni yaparlardı ki babam için her şeyi yaptılar, olmadı!

İşte böyle gençler. Bizim çocukluğumuz ve gençliğimiz böyleydi. İnsanlar iyi ve güzeldi. Yokluk vardı ama huzurluyduk. Toplumda bölünmüşlük, kin, nefret yoktu. İnsanlar birlik içindeydi. Taciz ve tecavüz, kadın katliamları, yolsuzluk, talan, hiç yoktu diyemem belki ama yok denecek kadar azdı.

Kin ve nefreti içeren, ayrımcılığı körükleyen nifak tohumları, çocukluğumuzun bitip gençliğe adım attığımız 60’lı yılların sonuna rastlar. Sonra da her geçen yıl çoğaltıp paramparça ettiler bizi.

Neyse gençler, anlatılacak konu çok, zaman kısa. Şimdilik bu kadar, belki daha sonra devam ederiz.

Cumhurbaşkanı istedi, ben de anlattım…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları