Filistin (5)

Hitler Faşizmi döneminde soykırıma uğrayan Yahudiler, Filistin topraklarında emperyalizmin çıkarlarını temsil etmek ve jandarmalığını yapmak uğruna Yahudi göçünü hızlandıran ve soykırım karşısında tepkisiz kalan Siyonistler, 14 Mayıs 1948’de Filistin toprakları üzerinde korsan bir devlet kurarak, bölgede şiddet ve katliamın, vahşet ve talanın adı olmuştur.

Geçmişten günümüze bir ideoloji olarak Siyonizm, Filistin topraklarında Yahudiler için yeniden bir vatan kurulmasına destek veren uluslararası Yahudi siyasi hareketidir. Siyonizm’in temel kaynağını Tevrat’ta aramak gerekir. Tevrat’ta sözü edilen İsrail Diyarı adı verilen topraklardır. 1948 tarihinden buyana, yani İsrail devletinin kuruluşundan başlayarak Siyonist hareket biçim değiştirerek öncelikle Modern İsrail devletinin desteklenmesi amacı ile bugün varlığını sürdürmektedir.

Siyonizm, tarihi olarak M.Ö. 1200 – M.S. 70 yılları arasında İsrail Diyarı ile Yahudileri bir arada tutan tarihsel bağlar ve dinsel temellere dayanmaktadır. Günümüzde Siyonizm, Yahudi milliyetçiliğidir.

İsrail devletinin kuruluş aşamasında Filistin topraklarının % 6’sına sahipti, bugün ise % 83,65’lik bölümünü işgal ve ilhak etmiş durumdadır. 2015 yılı itibariyle İsrail 20.770 km² ‘dir. Filistin’in elindeki topraklar 26.990 km² iken bugün sadece 6.220 km²’ye düşmüş durumdadır. İsrail, Arap komşuları arasında sıkışmış, her an yok olma ihtimali ile tedirgin durumda bir devlet iken en büyük destekçisi başta ABD olmak üzere, İngiltere ve Fransa’ya güveniyordu. Komşu Arap ülkeleri de kendi aralarında pek geçimli de sayılmazdı. Gerçi halen de geçimli ve barışık olduğu pek söylenemez. İsrail’i halen resmen tanımayan Suudi Arabistan, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında hemen her ülkede çıkan Arap Baharı adı altındaki kanlı eylemler sonucunda Suriye yönetimi ile arasındaki husumet, hala resmen tanımadığı İsrail ile yakınlaşmasına neden olmuş, Suriye yönetiminin bir an önce alaşağı edilmesi için radikal İslamcı grup olan IŞİD terör örgütüne lojistik, silah, mühimmat, gıda ve parasal destek sağlamıştır. Suudiler, kendi kraliyet yönetiminin yıkılmaması adına ABD’ye her türlü tavizi vermiştir. Suudilerin bu tutumu, Ortadoğu’da diğer ülkelerle ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. 70 yıllık düşman olan İsrail ile dostane ilişkiye geçişi, Suriye ve İran tarafından pek hoş karşılandı da denemez. Zaten öteden beri İran’ın Suudi Arabistan ile ilişkileri dostane değildi. Belki de bu tutumu bardağı taşıran son damla da olabilirdi. Suudilerin nezdinde İran genişliyordu. Nüfuzu, kraliyet ailesinin damadı olan Lübnan başbakanı Saad Hariri bile İran ve Suriye yönetimi ile iyi ilişkiler içindeydi. Buna ek olarak Hizbullah örgütü artık Lübnan’da en büyük etkiye ve nüfuza sahipti. İran, Suudiler ve hatta körfez sermayesi için bir tehdit idi. Bu tehdit her geçen gün artıyor ve Ortadoğu ülkeleri arasında önemli sayılabilecek bir nüfuzu da beraberinde getiriyordu. Bu nedenle de İsrail, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar ve Yemen gibi ülkelerle iyi geçinmek zorundaydı. Ancak son zamanlarda Katar ve Husileri bahane gösterdiği Yemen’in Babu’l Mendeb boğazı üzerindeki hak iddiaları, İran ile arasının açılmasına neden olmuştu. Öte yandan Müslüman Kardeşler örgütüne yardım ediyor gerekçesi üzerine Katar ile ilişkilerini diğer körfez ülkeleri ile birlikte kesme kararını aldı. Elbette görüntünün arkasındaki büyük fotoğrafta her zamanki gibi ABD gizlenmişti. Mısır dâhil Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ile diğer bazı Arap ülkeleri Katar ile ilişkilerini kesmesi de diplomatik krize yol açtı. Örneğin Mısır, “ikinci bir emre kadar” hava sahasını Katar uçaklarına kapattı. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn de tüm hava, kara ve deniz trafiğini kesme kararını aldı. Ayrıca bu yetmiyormuş gibi Katar’lı diplomatların ülkelerine dönme talimatını verdi.

Hiç şüphesiz ki tüm bu olup bitenler diğer bir deyişle Ortadoğu ülkelerinde uygulanan sistematik Arap Baharı, Filistin sorununu gölgede bırakmıştı. Uzunca bir aradan sonra sanki Ortadoğu’nun hamisi gibi davranan Suudiler, erozyona uğrayan itibarlarını geri kazanmak amacıyla bir yandan İsrail ile iyi ilişkiler içine girmeyi, öte yandan Ortadoğu’da İran lehine olan dengeleri değiştirmeyi amaçlamıştır. Tüm bu ilişkiler için de ABD’nin emperyal amaçlarından ders çıkarmamış gibi kendi içinde saray darbesini gerçekleştirmişti.

Suudiler, Arap Baharı sürecinde özellikle Mısır’a yönelik tutumunda Müslüman Kardeşler, önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Liderlik iddiası bulunan ve kendi kontrolü duşundaki gelişmelere güvenmeyen Kraliyet yönetimi, Müslüman Kardeşlerin Mısır’da olası bir başarı sağlamasının bölgede yaratacağı dalgalanmanın yanı sıra Mısır’ın Arap dünyasındaki liderlik pozisyonunu geri alması gibi endişeleri [1] beraberinde getirmekteydi.

Arap Baharı’ndan bu yana Suudi Arabistan’ın, Filistin yönetimi, İran, Katar, Mısır, Lübnan ve Yemen ile yaşadığı problemlerin kökeni oldukça eskiye dayanmaktadır. Ne de olsa Ortadoğu her zaman sürprizlere açık olmalıydı.

Yemen’in, gerek stratejik konumu ve gerekse katmanlı bir toplum oluşu, ittifakları ve tarihsel geçmişiyle Suudilerle ortak bir yapı arz ediyordu. Yemen, Riyad yönetimi için bir sınavdı. Nüfusun % 42 gibi küçümsenmeyecek bir kesimi Şii mezhebindeydi ve İran ile ilişkileri kesmek istemiyordu. Bu sorunlar yumağı Suudiler için çözülmesi oldukça girift bir durumdu. Onlar için çözülmesi zor olan sorunlardan biri İran ile girdiği rekabetti. İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Şah döneminde olan iyi ilişkileri bozulmaya başlamıştı. İkinci durumdaki sorun ise hiç şüphesiz ki petrol fiyatları ile ilgiliydi. Suudiler, kendi aleyhine bile olsa İran’ı güç duruma sokmak için petrol fiyatlarını düşürmesi, Obama’nın giderek İran ile yaptığı gizli pazarlıklar, yönetimin ekonomik gelirinde belki de telafisi mümkün olmayan zararlara neden olmuştu. Böyle bir durumda bölgede olası biri çatışmada her ne kadar teknolojik olarak askeri donanımın ileri düzeyde olmasına rağmen, ordunun yeterli beceriye sahip olamaması, eksiklik ve isteksizlikleri büyük kayıplara sebep olabilecek düzeydeydi. Suudiler, Yemen’de giriştiği askeri harekâtta kayıpları gizlese de uğradığı hezimeti atlatması ve İran ile olası bir çatışmanın eşiğine gelebileceği riskine karşı İsrail ile politik ve siyasal ilişkileri düzeltmek zorunda kalmıştı. Bu nedenle bir yandan kraliyet damadı Lübnan başbakanı Saad Hariri’yi ve Filistin Lideri Mahmud Abbas’ı acilen saraya çağırıp istifalarını isteyecekti. Hariri’nin istifasının ardından eğer Abbas, ABD’nin sunduğu “Ortadoğu barış planını kabul etmezse istifası”nı isteyecekti. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mahmud Abbas’ın, ABD Başkanı Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner (Yahudi asıllı)’in hazırladığı planı kabul etmesi için baskı yapacaktı. Şayet kabul etmezse parasal yardımı keseceğini ve seçimlerde rakibi olan ve tüm destekçilerinin El Fetih içerisinde tasfiye edilen, hiçbir fonksiyonu kalmayan Muhammed Dahlan’ı desteklemekle tehdit etmişti. Barış planında İsrail’in tanınması ve direnişin silahsızlandırılması konularını içeriyordu.

Ortadoğu’da her ne kadar rüzgâr ABD, Suudi-İsrail ittifakına yönelik esiyor olsa da, ABD’nin Suriye çöllerinde kaybolması, Ortadoğu bataklığına saplanmasını gizlemek pahasına kendi egosunu tatmin amacıyla önceleri Temsilciler Meclisi’nde İsrail’in başkenti Kudüs ile ilgili tasarının kabul edilmesinden sonra gelen başkanlar bunu ilan etmek yerine her seferinde ertelemişlerdi. Trump’ın saplantılarını hafifletmek ve Birleşmiş Milletler kararına rağmen Kudüs’te atılan imza bile onun tükenmiş imajını diriltemiyordu.

Suudilerin Ortadoğu’da oynadığı ikiyüzlü politikasın kaynağında İran fobisi yatmaktadır. Riyad yönetiminin damadı ve Lübnan başbakanı Hariri’nin, IŞİD’e karşı Suriye yönetimini ve Hizbullah’ı desteklemesi, İran ile yakınlaşması ve Lübnan’da Hizbullah ile koalisyonu Suudi saray ailesini rahatsız etmişti.

Suudilerin yeni yönetimi 4 Kasım 2017 tarihinden beri süren yolsuzluk operasyonu çerçevesinde İran ve Lübnan’a yönelik sert açıklamalar yaparak Lübnan’daki Suudi vatandaşlarını, ülkeyi terk etmesini istedi. İran, Lübnan, Irak ve Suriye’de artan nüfuzuna karşı Suudilerin İsrail ile ittifaka gidebileceğini yüksek sesle dile getirmeye başladı. Lübnan başbakanı Saad Hariri’nin Suudi Arabistan’da zorla tutulduğuna ilişkin haberler üzerine Fransa’dan gelen açıklamalar da çare olmadı. Hariri’nin 4 Kasım günü Suudi polisinin kendisinin ve korumalarının cep telefonlarına el koyduğu anlaşıldı. Eşi ve çocukları Riyad’da bulunan Hariri’nin ev hapsinde tutulduğu iddia edildi. Suudilerde başlayan gözaltı dalgasında sonra 208 kişinin gözaltına alındığı yolsuzluk operasyonları kapsamında prens, bakan, üst düzey bürokrat ve işadamlarına işkence uygulandığı iddia edildi [2].

Ortadoğu’da dengelerin bir anda değişmesi ABD yönetimini ve işbirlikçisi Türkiye’nin politik iflasını beraberinde getirmişti. Bu durum Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)müttefiklik ilişkilerinde dağılmaya sebep oldu. Hamas’ın BOP’tan yana Şam yönetimine karşı tutum almasında öncü rol oynayan Türkiye, Ortadoğu politikasında iflasın eşiğine geldi ve çözümün dışına doğru itildi. Mursi yönetimindeki İhvan (Müslüman Kardeşler) merkezli toprak satımına dayalı Mısır-Suud anlaşmasıyla somutlaşan çözüm de bozuldu [3].

İsrail, Filistin’i devlet olarak tanımadığı sürece ve taraflar arasında barış sürecinde başarı sağlanmadığı ve Suudi Arabistan ile olan “ortaklık”, hep Filistin sorununun gölgesinde [4] kalacaktır.

(Devam edecek)


[1] Abdullar Erboğa (Arap Baharı sonrası körfez güvenliği ve savunmacı aktivizm, Mart 2016, sayı 154)

[2] İsrail-Suudi Arabistan İttifakı (Takvim Gazetesi, 11 Kasım 2017)

[3] Hamide Yiğit (Trump’ın Suud-İsrail eksenli yeni Filistin komplosu, sendika.org 20 Kasım 2017).

[4] Jonathan Marcus (Suudi Arabistan ve İsrail’in “örtülü ittifakı” BBC Türkçe Haberler 25 Kasım 2017)

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları