‘En büyük itirazım açık kimliğimle yaşamak’

Ankara ve İstanbul Valiliği’nin LGBTİ etkinliklerine koyduğu yasaktan sonra bir transseksüelin hayatını anlatan oyunuyla ses getiren Seyhan Arman’la konuştuk

Yarattığı Matmazel Coco karakteriyle ünlenen Seyhan tanık olduğum en sıkı aktivistlerden biri. Kadına şiddet ve LGBTİ bireylerle ilgili nerede bir etkinlik varsa, orada Seyhan’a rastlamanız mümkün. Adana’dan İstanbul’a gelip öteki kimliği ile hayata tutunabilen bir başarı öyküsü onunki. Şimdilerde kendisinin yazıp oynadığı tek kişilik oyunu ‘Küründen Kabare’ ile sadece ezber bozmuyor, izleyenleri tokatlıyor da.

– Sen kalk Adana’dan buraya gel ve öteki kimliğinle hayatta kal! Büyük bir dönüşüm olmalı bu; Matmazel Coco’dan Serpil’e dönüştüğün gibi… 

Ay Adana da ülkemizin güzel bir şehri; sanki Papua Yeni Gine’den geldim İstanbul’a. Şaka şaka, o kültür şoku ayrı bir röportaj konusu zaten. Matmazel Coco’dan Serpil’e bir geçiş yapmadım aslında, ikisi aynı anda devam ediyor. Hatta geçen gün önce oyunu oynadım, oradan Halloween partisine Matmazel Coco olarak gittim. Zaten bu hayatta hepimizin farklı maskeleri var. İş yerinde başka, alışverişte başka, evde başka, akraba toplantılarında başka maskeler takıyoruz. Yani herkes rol yaparken benim iş icabı rol yapmam çok zor olmuyor. (Gülüyor)

– Seyhan, oynadığın oyunu sen yazdın, başrol oyuncusu da sensin; öncelikle ‘Küründen Kabare’ ne demek? 

LGBTİ bireylerin kullandığı ve ‘Lubunca’ diye adlandırılan argo bir dil var ve ona göre ‘kür’ yalan demek. ‘Küründen’ yalandan demek. Kabare ise sorunları iğneleyen, alaya alan, yeren bir dille anlatan bir tiyatro türü… İçerisinde danslar, şarkılar da olan, güldüren, eğlendiren ama ciddi meselelere de değinen bir tür. Bir başka anlamıyla da meyhane demek ama bizim oyunda alakası yok! (Gülüyor)

– Oyunun konusundan biraz bahseder misin? Bu senin hayatın mı? 

Hayır, benim hayatım değil! Benim hayatımdan olan bölümler de mevcut ama daha çok gördüğüm, duyduğum, etkilendiğim olayları anlattığım kurmaca bir oyun. Oyun kişisi Serpil Serin. Nam-ı diğer ‘Diyarbakırlı Deli Serpil’. Serpil 30’lu yaşlarında telefonla devre-mülk tatil satmaya çalışan bir trans kadın. Her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmış bir insan. Bir yanıyla aslında bir yol hikayesi; Serpil’in varoluş yolculuğu. Seyircinin hem çok yabancı olduğu hem de çok tanıdığı, bildiği bir hikâye.

– Bu oyunun amacı transların neler yaşadığını mı anlatmak? 

Aslında çıkış noktam burası değildi. Tek kişilik bir oyun yapmak istiyordum ve anlatmak istediğim şeyi bulamıyordum. Birçok derdim vardı ve bunları oyun aracılığı ile aktarmak istiyordum. Hatta asla bir trans hikayesi anlatmayacağım diye çıkmıştım yola, çünkü benden bekleneni yapmak istemiyordum. ‘Bir trans sahnede ajitasyon dolu hikayesini anlatacak ve biz de ahlar vahlar içerisinde izleyeceğiz’ gibi bir beklenti varmış gibi geliyordu. Onlarca oyun okundu, birçok kişiye başvuruldu ama hiçbiri bir şekilde olmadı. En son Engin Alkan kulağımı çekip, ‘yapacaksan yap da görelim’ dediğinde cebimdekini çıkarmaya karar verdim. Önce kendi karakterim Matmazel Coco için ‘’Coco Nasıl Kurtulur’’ diye bir oyun yazdım. Bir ‘drag queen’in tiyatro sahnesinde olması fikri hoşuma gidiyordu. Ama o proje rafa kalkınca Küründen Kabareyi yazmaya başladım. Bunu yazmamın çok kolay olduğu ve şıp diye oynadığım düşünülmesin, çünkü hayatımdaki en zor proje oldu.

– Zor olan neydi? 

Çünkü hem kendi beklentim yüksekti hem de bir trans hikayesi anlatacaksam en iyi, en doğru şekilde anlatmalıydım. Bıçak sırtı bir konu… İşim zordu çünkü ana akım tiyatro seyircisi son 3-5 sezonda pek çok başarılı trans hikayesini ünlü ünsüz birçok oyuncudan izlemişti. İşim zordu çünkü trans birey olmam sebebiyle oyuncu olamayacağımı düşünen bir güruhun dikkatini çekmek bile bir efordu. İşim zordu çünkü bir LGBTİ aktivisti olarak hiçbir bireyi de incitmemeliydim. İşim zordu çünkü hem ana akım tiyatroda hem de aktivizm alanında sergileyebilmeliydim. İşim zordu çünkü bir yandan ‘entelektüel’ kitleye diğer yandan hayatında hiç tiyatroya gitmemiş veya çok bağı olmayan bir seyirci grubuna hitap etmeliydim. En zor yanı da benim gibi patavatsız birisinin bu oyunu yazıyor olmasıydı. Benim kadar dramaturg (oyun yazma ve yönetme kurallarını bilen tiyatro yazarı) Sinem Özlek de bayağı zorlandı; beklentim o kadar yüksekti ki Sinem’i canından bezdirdim. (Gülüyor)

– Bayağı cesur bir oyun; açık açık kimsenin anlatamayacağı şeyler anlatıyorsun. Bazı sahnelerde gerçekten de attığın tokat hissediliyor. Bunu tamamen gerçekçi olmak için mi yapıyorsun? 

Az önce dediğim gibi, seyirci çok fazla izledi trans hikayelerini. Benim anlatacağım hikâye farklı olmalıydı. Seyhan olarak benim bu hayattaki en büyük farkım da gerçek olmam sanırım. Mış gibi yapmayı sevmem. E, madem ben yazıyorum, gerçekçi ve gerçek bir hikâye olmalıydı. Bir trans kadının hikayesini bu defa taaa en içerden anlatmam gerekiyordu. Daha önce hep farklılıklar üzerinden anlatılmıştı, ben benzerlikler üzerinden anlatmayı tercih ettim. Amacım İstanbul’un trafiğine rağmen tiyatroya gelen seyirciye hem seyir keyfi yüksek bir oyun izletmek hem de o salondan boş göndermemek adına onları tokatlamaktı. Sanırım bunu başarabildik.

– İnsanlar nasıl tepki gösteriyorlar? Hiç kötü bir tepki aldınız mı? 

Henüz kötü tepki almadık. Seyircinin tepkisi her seferinde farklılaşıyor. Bu gerçekten inanılmaz. Aynı sahneyi aynı anda izleyen, yanyana oturan seyirciler bile birbirinden farklı tepkiler veriyorlar. Bir sahneye bir seyirci kahkahalarla tepki verirken hemen yanında oturan seyirci şoka girmiş şekilde izliyor. Oyunun prova sürecinde fark ettiğimiz bir şeydi bu; biz hikayeyi anlatırken, bakın bu olay budur demiyoruz. Ortaya koyuyoruz ve seyirci kendi yaşanmışlıkları ile birleştiriyor. Bir puzzle gibi. Ben bir parça koyuyorum seyirci diğer parçayı koyuyor. Bu sebeple tepkiler hep farklı. Ama finalde hep olumlu oldu. Çok şükür.

– Ben oyununa geldiğimde, bir sürü yaşlı seyirci görmüştüm. 

Evet. Beşiktaş Belediyesi sponsorluğunda oyunumuz ücretsiz oynandı; mahalleden teyzeler amcalar kalkıp gelmişlerdi. Ne bir trans hikayesi olduğundan ne de tek kişilik oynandığından haberleri vardı. Oyun sonunda seyirciler oyuncuları bekler ya, ben o gün öyle bir şeye ihtimal vermediğimden bayağı geç çıktım kulisten. Bir baktım o teyzeler, amcalar bekliyorlar beni. Hepsi gelip Serpil kızım diyerek sarıldılar bana. Daha ne isterim ki?

– Geçen hafta Ankara’da oyununu sahneleyemedin; sebebi neydi? 

Çankaya Belediyesi’nin ‘25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Haftası’ etkinlikleri için oynayacaktık oyunu. Ama aynı zamanda ‘20 Kasım Nefrete Kurban Giden Transları Anma Haftası’ sebebi ile de Çankaya Belediyesi ile Pembe Hayat LGBTİ derneği bir araya gelerek ortak etkinlik gibi planlamışlar o günü. Bizden önce paneller olacak, biz de çıkıp oyunu oynayacaktık. Hem 20 Kasım hem de 25 Kasım için… Ama Ankara Valiliği, LGBTİ derneklerinin tüm programlarına yasak getirince o gün yapılacak tüm etkinlikler iptal olmuş oldu. Şimdi belediye ile gün kararlaştırırsak, bu hafta bitmeden 25 Kasım için oynayacağız.

– Yasağa rağmen mi?  

Bana bir yasak yok ki! Ben bir LGBTİ organizasyonu değilim. Oyun zaten herhangi bir tiyatro oyunu. Bir tiyatro oyununu yasaklamak için toplumda infiale sebep olması gerekir sanırım. Küründen Kabare’de böyle bir durum yok. Karakterin trans birey olması hikâyeyi ‘bir trans hayatı anlatılıyor’a indirgemesin. Biz oyunda bir insan hikayesi anlatıyoruz.

  • Son yıllarda LGBTİ bireylere karşı bakış açıları daha da yumuşamışken Ankara Valiliği’nin böyle bir karar almasını nasıl değerlendiriyorsun peki?

  • Ben hiç şaşırmadım. Şaşıranların neye şaşırdıklarını da anlamadım. Bu bakış açısı dün de böyleydi, bugün de böyle, belki yarın da böyle olacak. Biz ötekilerin bile ötekisiyiz sonuçta. Yumuşama olarak algılanan şey bence LGBTİ bireylerin ayaklarının üzerine sağlam basmasıyla, kalıplardan çıkmasıyla, görünür olmasıyla alakalı bence. Sonuçta sen ne kadar sağlam basarsan yere, yıkılman o kadar zor olur. Sebep dediğimiz ne? Ahlak mı? Neye ya da kime göre ahlak? Ben kendime göre gayet ahlaklıyım! Bir başkası beni ahlaksız sayıyorsa da bu onun sorunu. Eğer iş ahlaka kalırsa, ohooo dağlar yıkılır hepimizin üstüne. Herkes önce taktığı maskelerini çıkarsın da öyle konuşalım.

– Aynı zamanda aktivist bir birey olarak bu konuda bir şeyler yapmayı düşünüyor musun? Topluca itiraz etmek vs.? 

Topluca itiraz etmek en kolayı. Onu zaten Ankara’daki derneklerin avukatları yapmışlar. Yapabileceğim en büyük itiraz açık kimliğimle yaşamak. Böyle bir dünyada kendimi saklamadan, yalan söylemeden, bir şeylere yaslanmadan ayan beyan ortadayım işte. Daha ne yapayım!

– İnsan her şeyle mücadele etmeyi öğreniyor, ırkçılıkla bile ama bireylere yapılan saldırılarla mücadele etmeyi nasıl başardın? Bu saldırıları yapanlar sence fobikler mi, ırkçılar mı, senin gibi olmak isteyen ama olamayanlar mı; yani sen nasıl adlandırıyorsun onları? 

İnsan kendi gibi olmayanı öteki sayıyor hemen. Beyaz siyahı öteki sayıyor, siyah da beyazı. Fakat saldırıya geçmek, nefret etmek başka bir ruh hali. Bazen yapamadıklarının öcünü alırken, bazen sadece kıskançlıktan olabiliyor. Veya bir güç gösterisi olsun diye. Kendisini ‘güçlü’ olduğuna inandırmak için belki de. Büyük balık küçük balığı yutuyor sonuçta. Fobiklik meselesine gelirsek, bir kişi fobik olabilir; fakat gidip başka bir insanı –sebebi ne olursa olsun- 54 yerinden bıçaklamak uzmanların çözeceği bir konu. Trans cinayetlerinde mesela savunma hep benzerdir. Bana ters ilişki teklif etti diye. Hatta mahkemeler de buna tahrik var diye ceza indirimi sağlıyordu. Yahu kardeşim birisi sana, sana ters olan bir şeyi teklif ettiyse kabul etmezsin. Hadi zorladı diyelim ve ‘cinnet’ geçirdin öldürdün; 54 bıçak darbesini açıkla bana? Üstüne bir yere götürüp yakmayı açıkla? Neyin nefreti bu? Sana aslında olduğun ama inkâr ettiğin bir şeyi hatırlatmış olmasın. Aynalardan kaçtığın gerçeğin, orgazm sonrası pişmanlığı olmasın o! Toplumsal cinsiyet baskısının ağırlığı veya erkek gibi erkek olmanın dayattıkları… Başka sebepler de olabilir muhakkak ama ben nefret etmenin sebebini olamamaya / kıskanmaya / ayyuka çıkmaya bağlıyorum.

– Bize oyunda kullandığın ‘lubunca’dan biraz örnek verebilir misin?  

Aaaa onu da oyuna gelin öğrenin. Kolaya kaçıp her şey ayağınıza gelsin diye beklemeyin. Neyse hadi iyi tarafıma denk geldi; broşürümüzden birkaç kelime söyleyeyim bari!

Kür: Yalan
Belde: Para
Laço: Erkek- Orta yaşlı erkek
Şugar: Güzel/Yakışıklı/İyi
Madi: Kötü/Çirkin
Gullüm: Şaka/Komik/Eğlence
Domez: Çırak/Hizmetçi/Yardımcı

Oyuna gitmek isteyenler için: www.kurundenkabare.com sitesinde oyunla ilgili tüm bilgiler mevcut, oradan bilet de satın alabiliyor veya @kurundenkabare sosyal medya hesaplarından takip edebiliyorsunuz.

SEYHAN ARMAN KİMDİR? 

1980 Adana doğumlu Arman, oyunculuğa 1994 yılında tiyatro ile başlayarak, Dilruba Saatçi’den oyunculuk eğitimi aldı. Engin Alkan’ın yönettiği Islah Evi, Küskün Müzikal ve Huysuz isimli oyunlarda reji ekibinde çalıştı.

Pek çok dizi ve filmlde oynadı. But Kısa Film Yarışması ve Kadrajımda Pozitif Öyküler Kısa Film Yarışması’nda jüri üyeliği yaptı. Teslimiyet filmi ile 22’nci Ankara Uluslararası Film Festivali Seçici Kurul Oyunculuk Özel Ödülü ve Güneşi Gördüm filmi ile 23’üncü Uluslararası Singapur Film Festivali En iyi Performans Ödülü alan sanatçı sahnede ise Mc-Queen Matmazel Coco karakterini canlandırıyor. İnsan hakları aktivisti olan Arman çeşitli tiyatro dergileri ve web sitelerine yazılar yazıyor.

Not: Bu söyleşi ilk kez 26 kasım 2017 tarihinde ArtıGerçek‘te yayınlanmıştır…

Bunları da beğenebilirsin