Eğitimin amacı ve eğitimcinin rolü

Eğitim sözcüğünün Türkçedeki karşılığı, herhangi bir varlığı bir amaca göre geliştirip yetiştirmedir. Bu bağlamda eğitim, düşünsel, töresel ve bedensel olarak ele alınabilen bir alıştırma ve yetiştirme işidir. Bütün toplumlarda eğitimin genel amacı, yeni kuşaklara bir kültür birikimi aktarmak, gençlerin davranışını yetişkinlerin hayat tarzı yönünde biçimlendirerek, onları gelecekteki toplumsal rollerine doğru yönlendirmektir.

Eğitim ve öğretim her toplumsal düzenin kendi karakterine ve egemenlik ilişkilerine bağlı olarak yapılmıştır. İlkel toplumlarda örgün/formel eğitim, okul ve öğretmenlik gibi uzmanlaşmış kurum ve işlevler yoktu. Yetişkinlerin tümü öğretmen konumundaydı, eğitim ve bilgi birikimi kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Daha sonra gelen sınıflı toplumlarda örgün eğitim uzmanlaşmış kurum ve öğretmenliği meslek edinmiş kişiler tarafından sürdürüldü. İlk, orta ve yüksek aşamalarda örgünleşen eğitimin yarattığı okul, sistemin niteliğine bağlı olarak çocukları ailelerinden koparttı. Günlük hayatla bağlarını azaltarak eğitimi önemli ölçüde pratikten soyutlanarak eğitim, egemen sınıfların ideolojik, politik, etnik, kültürel, inançsal ve etik düzeyde çok yönlü çıkarlarını korumanın bir aracı haline geldi.

Köleci toplumlarda köle sahiplerinin, feodal toplumda toprak sahiplerinin, kapitalist toplumda da burjuvazinin egemenlik ilişkileri tarafından belirlenen eğitim sistemleri her birinin kendi özgün biçimlerine göre uygulandı. Kendisinden öncekilerden farklı olarak genişletilmiş üretim ve yeniden üretim ilişkilerine dayanan kapitalist toplumda eğitimden sanata, ekonomiden politikaya kadar her alanda sistemin temel işleyişi meta ilişkileri haline dönüştü. İnsan ilişkileri dahil her şey metalaştı, pazarda alınıp satılır hale geldi.

Emperyalist çağda eğitim ve öğretim ilişkileri neredeyse sistemle bire bir örtüşmeye başladı. Hızlı sanayileşme ve teknolojik gelişme, eğitimin biçim ve içeriğinde de sürekli değişikliğe yola açtı. Toplumun teknik ve bürokratik örgütlenmesini yönlendirmek için kadro ihtiyacı arttıkça, eğitilmiş ve becerili insan gücü önem kazandı. Kendi dünya görüşü doğrultusunda insan yetiştirmeyi amaçlayan burjuvazi, eğitim, kültür ve bilgi üretimi olanaklarını genelde toplumun hizmetine sunuyor görünerek, her şeyi kendi sınıf çıkarları için kullandı.

Pedagoji ile politikanın birbirleriyle karşılıklı ilişkileri ve giderek artan önemi de bu tarihsel süreç içinde ortaya çıktı. İtalyan Marksist Antonio Gramsci, eğitim sisteminde eğitimin iradeci yönünü, yani eğiticinin müdahalesinin gerekliliğini vurgulayarak şöyle demişti: “Eğitmek için bir kültür aygıtı lazımdır. Bu aygıt sayesinde eski kuşak, geçmişin tüm deneyimlerini yeni kuşağa iletir; belirli eğilim ve alışkanlıkların edinilmesini sağlar ve geçmişin mirasını aktarıp zenginleştirir. İlkesel olarak eğitim öğretimden ayrılamaz. Öğretmen öğrenci ilişkisi sadece pedagojik teori ve pratik içinde veya eğitim kurumu içinde rol oynamaz. Bu ilişki, entelektüel ve entelektüel olmayan kesimler, yöneten ve yönetilenler arasında olmak üzere toplumun bütününde kendini gösterir.”

“Gramsci’nin Marksist Pedagojisi” kitabının yazarı Franco Lombardi, Gramsci’nin eğitimci tanımlamasını şöyle yapmıştı: “Eğitimci, sadece okulda ders veren kişi değil; toplumsal baskı ve bireysel özerklik arasında dinamik ve diyalektik bir denge kurmaya çalışarak toplumun eleştirel bilincini temsil eden, okulda bulunacak kolektif insan tipini öngören, global toplum ve büyüme çağındaki gencin kişiliği arasında aracılık misyonu üstlenen ve gelişme sürecini destekleyip teşvik eden kişidir.” Bu tanım, bir eğitimcinin devrimci ve demokratik rolünü belirlemektedir.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları