Diktatörler ve âşık kadınlar…

Diktatörlere âşık olan kadınların beyni incelenmeye değer. Güçlü bir baba, güçlü bir kocaya sahip olma isteği kadınların hüsranı oluyor. Tarihin en korkunç diktatörü Hitler’e âşık üç kadının trajik sonuna bakalım mı?

16 yaşındaki Mimi ilk kurbanıdır Hitler’in. Evlilik hayalleri sonuçlanmayınca intihara teşebbüs eder ama aşık bir kadının intiharı diktatörün umurunda olmaz. İkinci kurban; Hitler’in “ tek âşık olduğum kadın” dediği üvey yeğeni Geli’dir. Geli, kendini diktatörün zulmünden bir türlü kurtaramaz. Çareyi yaşamına son vermekte bulur ve kurtulur. Üçüncü kurban; Eva’dır. Eva’da diğer Alman kadınları gibi küçük yaşta diktatöre âşık olur ve yine diğer kadınlar gibi intihar ederek yaşamına son verir.  Tarihin en acımasız diktatörüne aşık olan sadece bu üç kadın değildi  elbette.  Hitler zulmüyle dünya kasıp kavrulurken Alman kadınları Hitler’in mitinglerinde  konuşmasını dinlerken heyecanlanarak altlarına işiyorlardı.

Mussolini de Hitler’den farklı değildir. Hiçbir zaman kadınlara değer vermez onları sadece cinsel obje, metres   olarak görürdü. Mussolini’yi dinleyen kadınların orgazm olduğu bilinir.

İran Şah’ı Rıza  Pehlevi’nin kadınlarının trajik hikayesi ise ayrı bir yazı konusu olabilir. Gelelim Türkiye’ye; Atatürk’ün  metresi olarak yaşayan Fikriye de Atatürk’ü evlenmeye razı edememiş kadınlardandır. Çünkü zavallı Fikriye güzel bir kadındır fakat eğitim ve kültür yönünden köşke layık değildir. Hal böyle olunca da köşke layık en uygun kadın bulunur; altı dil bilen İzmir’in “asil” uşşakı zade Muammer beyin kızı Latife Atatürk’le evlendirilir. Tabii bu arada Fikriye evliliğe dayanamayıp canına kıymıştır. Bu evlilik fazla uzun sürmez, Latife  sessiz sedasız İzmir’e yollanır.

Adnan Menderes  de bulunduğu erki kullanarak kadınlara eşya muamelesi yapmaktan çekinmez. Beğendiği bir kadını gözüne kestirmişse o kadının evli- bekâr olması mühim değildir. Sultanımız illa ki beğendiği kadınla halvete girecektir. Bu haz düşkünlüğü başına epeyce bela açmıştır.

Şimdi gelelim yazımızın başında belirttiğimiz konuya; Kadınlar tarih boyunca   erkekten gördüğü her türlü şiddete rağmen “güçlü” erkeğin gölgesi olmaktan kurtulamamıştır. Bu durum gösteriyor ki kadınlar kendi güçlerinin farkında değil ya da kendilerine ayna tutmaya korkuyorlar. Güçlü baba sendromu ne yazık ki zayıf karakterli kadınların sonu oluyor.

Bir de tabii tarihe şanlı direnişleriyle mührünü basıp giden güçlü kadınlar var. Kısaca onlardan da söz etmek isterim.

Son yıllarda bireysel silahlanmanın en çok da kadınlara yöneldiği bir tehdit oluşturduğu gerçektir. Ne acıdır ki artık her mahallede en az bir kriminal teröristimiz var. Ne yazık ki bu kriminal teröristlerin ilk hedefi de kadınlar. 25 Kasım yaklaşırken  dünyanın her yerinde kadın şiddetine karşı çıkma ve kadınlarla dayanışma günü kim bilir kaç kadın hayatını kaybedecek?  Yukarıda söz ettiğim direnişçi kadınlar yani Mirabel kardeşleri anmadan geçilmez. Çünkü bu üç kadın bir diktatörü devirdi. Tam 31 yıl süren kanlı dikta rejimine başkaldıran kız kardeşlerin mücadelesi diktatörün tahtını sarstı. Her diktatör gibi yaptı Trujillo’da. Kendisine dikta rejimine karşı çıkan kız kardeşleri önce hapsettirdi, sonra tecavüz ettirdi ve sonra öldürüp bir uçuruma fırlattırdı. Bu kadınları öldürmenin bedeli elbette ucuz değildi diktatörün sonu oldu. Ayaklanmalar başladı ve diktatör devrildi. Dominik Cumhuriyeti acımasız diktatöründen kurtulmuştu ancak bunun bedelini ödenebilecek en ağır şekilde, yaşamlarını feda ederek Mirabel Kardeşler ödemişti.

Mirabel Kardeşler’in öldürülmesinden yıllar sonra, 1981 yılında, Dominik Cumhuriyeti’nde toplanan kadınlar 25 Kasım’ı Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü olarak ilan etti. Bizim ülkemizde de her yıl 25 Kasım, Mirabel Kardeşler’in ölümlerini ve onurlu mücadelelerini anma ve kadına yönelik yapılan her türlü şiddetle mücadele etme günüdür.

Bu öyle sıradan bir gün değildir.

Üç kadın ölümüyle bir diktatörü deviriyor ve yeni bir düzen inşa ediyor. Bu kadının gücünü gösteriyor. Son yıllarda ülkemiz kadınına reva görülen uygulamalar, kadına dayatılan şeriat yasaları kadına değer verme değil hakarettir! Kadını yok saymadır.

Şiddet sanıldığı gibi sadece kaba dayak değildir. Kadınlarımızın maruz kaldığı şiddete kısaca göz atalım.

Duygusal şiddet

Ekonomik şiddet

Fiziksel şiddet

Psikolojik şiddet.

Kadınlarımızın üçte biri eşleri, sevgilileri hatta erkek çocukları tarafından, kayınpederleri tarafından saydığımız şiddet unsurlarına maruz kalıyor. Aile içinde başlayan toplumun her alanına yayılan şiddet, bireysel bir sorundur deyip geçiştirilmeyecek kadar önemlidir. Çünkü Toplum sağlığı sorunudur. Ve erkek toplumu olan Türkiye insanı hastadır.

Kadına yönelik şiddet yüzyıllardır devam ediyor. Görüyoruz ki kadını şiddetten koruma yasaları, kadın sığınma evleri de anlam ifade etmiyor ve kadını şiddetten koruyamıyor.  Bunun en önemli nedenlerinden biri “aile içi mesele” olarak görülmesi ve kadının korunmamasıdır. Bu gayri ahlaki, gayri insani durum ört bas edilemeyecek kadar önemlidir.

Daha vicdanlı bireylerin yetiştirilmesi, erkeklerin de bu konuda eğitilmesi şarttır. Yasalar sadece çıkarılmış olmak için çıkarılmaz. Bir yaptırımı olmalıdır.

2017 yılında raporlara medyaya yansıyan; öldürülen kadın sayısı 400’lerle ifade edilmektedir. Ve bu oran her yıl artış göstermektedir. Kadınların çoğu da yakınları tarafından öldürülmüştür.

Kadınlarımızın maruz kaldığı her tür şiddete karşı dayanışmayı güçlendirmeli farkındalığı arttırmak zorundayız. Bu konuda kadından fazla erkeğe iş düşüyor. Erkekler kendilerini eğitmek zorundadır. Bu anlamlı günde kadınlarımızı saygıyla selamlarken erkek şiddetinden arınmış bir dünyanın sadece ütopya olmadığını söylemek istiyorum.

Bunları da beğenebilirsin