Çocuğunuz “Hayır” dediğinde olgunlukla karşılayın…

Varoluş bir tek ve bütün olma arzusu ile bireyselleşme kendi varlığını deneyimleme kendi ruh özünü ve biricikliğini tatma arasındaki salınımdır. Kaynaşma ve izolasyon(yalnızlık) arasındaki gerilimdir. Temelde, olmak veya olmamak olarak önümüze getirilen soru aslında kendini gerçekleştirmek veya gerçekleştirmemek halinde görünür olur.

Birlik hali aşkınlık, sınırsızlık, tümgüçlülük ve evrenle/yaradanla bir bağ gibi algılanırken aslında kendiliğin, farklılaşmanın kaybı söz konusudur. Bu süreç bebek ve anne arasında kurulan ilk erken dönem ilişkide gözlemlenir (Sembiyoz – Biryaşam) ve bu iki organizma birbirleri olmadan nerdeyse var olamazlar. Her şeyi kabul etme, hiçbir şeyi reddetmeme, diğerinin ihtiyaç ve arzularını kendi ihtiyaç ve arzusu zannetme bu döneme ait özelliklerdir ve ayrılık, dehşet ile yaşanır. Aradaki kaynaşma bir aşk ilişkisidir adeta ancak sınırlar neredeyse kalktığından bu vecd hali kendiliğe tehdit de oluşturur. Kim kimdir? Kim kendini nasıl gerçekleştirecektir? Bana ait olanla olmayan nasıl ayrılacak? Gerçekten kim olduğumu, ne arzuladığımı bilebilecek miyim? Yoksa zorunlu ve kaçınılmaz bir evetten, hayır diyebilme sayesinde kendini kişiliğini ortaya koyabilecek, var olabilecek miyim?

Doğumuyla anne babasının arzusunu yerine getirmiş olan çocuk şimdi onların sevgisini ve onayını almak, varlığını anlamlı kılmak ve onlara bağımlı hayatını devam ettirebilmek, bağları korumak ve güçlendirmek, kendini ödüllendirilmiş, sevilen, kıymetli olarak hissedebilmek için ‘’her şeyi kabul eder ve yaparsam beni hep sevecek’’ duygusu ile anne ve babasını düş kırıklığına uğratma riskini göze alamaz. Çocuk için bireyleşmek, onlar için her şeyi yapmış ebeveynlerini yıkmak gibi algılanır ve derin suçluluk duygularına sebep olur. Ayrışma acı verir ve kaynaşmaya özlem duyulur. Bu kendilikten kaçışa ve bireyleşememeye sebep olmaktadır.

Kendini Gerçekleştirememiş Ebeveyn ve Çocuk

Ruhsal-duygusal olgunluğa erişememiş, sevilme-sevme yeteneklerinden kuşku duyan bir çocuk için, sevgi, kabul ve onay evrenini kaybetmekten ve ailenin sağladığı bütünlüğü artık yaşayamayacak olmaktan daha büyük bir dehşet ve ceza olamaz. Terk edilmenin umutsuzluğu, bundan sorumlu olmanın suçluluğu bir çocuk için taşınamayacak bir yüktür. Böylece çocuk ötekinin arzusu isteği ile özdeşleşir, yani uslu, ideal, temiz, uysal bir çocuk olur. Hayırlarını geri çeker. Kendini feda ederek ve yasakları içine atarak değişime uğrar.

Her ebeveyn çocuğunun bireyleşmesini, kendisini gerçekleştirmesini ve mutlu olmasını ister ancak ne yazık ki çoğunlukla kendi mutluluğundan sonra… Çünkü kendisi de ihmal ve ihlale maruz kalmış ebeveynin sınır çizmek ve kendi gerçekleştirme güçlükleri ile karşı karşıya kalması, çocukla aşırı özdeşleşim, denetimle zalimliği karıştırmak, çocuğu şımartmak, ebeveynin kendi travmalarının tekrarı gibi pek çok faktör engeldir. Geçmişle bugün, kendilikle öteki, gerçekle düşlem arasındaki sınırlar geçirgenleşir ve bulanıklaşır. İlkel özdeşleşme, ayrılma-bireyleşmeyi engeller yas, acı ve suçluluk duygularına sebep olur. Ebeveynler fark etmeden kendi saldırganlıklarını, yıkıcılıklarını, suçluluk duygularını çocuklarına aktarırlar. Henüz olgunlaşmamış psişik yapıya sahip çocuk ise tüm bunları işleyemeden kendisinin gibi üzerine alır. Eşduyum sebebi ile ebeveynini rahatlatmaya çalışan çocuk, kendine ebeveynlik yapacak olanı ararken muhtaç ebeveyni beslemeye de çalışarak onunla bir tür patolojik birlik hali deneyimlemeye başlar.

Yakın İlişkilerimiz Aslında Uzuvlarımızdır

Sevgi nesneleri egoya libidinal olarak bağlanırlar, sanki onun parçasıymış gibi algılanırlar. Bir sevgi nesnesinin sevgisini yitirdiğimizde onunla beraber aslında o nesnenin içimizdeki tamamlayıcı yanını ve onunla yakın bağ halinde olmanın iyi hissetme halini de yitiririz. Ona karşı gelmek veya koparılmak aynı zamanda egonun, benliğin sakatlanması, saldırıya uğramak, zulüm görmek gibi algılanır. Kendilikte yırtılma ve psişik çaresizlik, sözsüz derin bir acıya ve bu da fiziksel acıya sebep olmaktadır.

Ego sınırı gerçekle gerçek olmayan arasında ayrım yapan periferik bir duyu organıdır. Ego sınırı fiziksel olduğu kadar duygusal ve psişiktir de ve hem iç hem dış sınırları içine alarak beni ben olmayandan, gerçeği düşlemden ayırmaya yardım eder.

Sınırlar, iki varoluşu birbirinden ayıran, düşünceler ve duyguların sınıflandırılması, sen ve ben şeklinde hissedilmesine izin verilmesi ancak kendilik/var olmak deneyimi hayır demenin mümkün bırakılması ve duyulması ile doğar. Sınırlar oluşturmak kişinin kendi saldırganlığı ile de yüzleşmesini gerektirir ancak sağlıklı hayır diyemeyen bireyler kendi saldırganlıklarının ve öfkelerinin tortularını onları yadsıyarak ve başkalarına projekte ederek başa çıkarlar.

Anne babasından ayrışamamış birey psikolojik bir zaman tünelinde gibidir. Anne babalarının geçmişlerini kendi gelişimsel yaşantılarına işlerler ve kendilerine ait olmayan anıların yükünü de alırlar. Bu bireyler kendileri olmaktan çok ebeveynlerinin uzantıları, sanki onların yaşamını devam ettiren kopyaları gibi olurlar. Kendi olmaya izin verilmemiş bireyler ebeveynlerine ve kendilerine ait bu dramayı iç dünyalarında derin bir öfke ve acı ile yaşarlar. Bu öfke ve acının yıkıcılığından duyulan dehşetle, dışarıda bir öteki ve düşman yaratılarak tüm güçlü olumsuz duygular ona yansıtılır.

Kendi ebeveyninden beslenme, bakım ve kabul almamış ebeveyn bilinç dışı düzlemde bu ihtiyaçlarını çocuğu üzerinden karşılamaya başladığında çocukta oluşan her türlü itiraz bu birlik halinin bozulması haline gelir ki ebeveyn buna izin vermez ise çocukta mahrum kalma, zulüm görme, beğenilmeme, dışlanma, ilişkinin kopma riski, yargılanma, suçlanma kötü ve bencil biri olma korkusu geliştirir.

Aslında hayır demekle olmakta olan, kendi sınırlarını ve etkinliğini öğrenmeye çalışan çocuğun ona sürekli ne yapması gerektiğini söyleyen ebeveynlere karşı bir bağımsızlık, kendi kendisine yetme, benliğini keşfetme girişimidir. Hayır diyebilmek, dış dünyada kendi başına hareket etme, kendi kendine karar verme, başkalarının arzularına direnme, kendi alanını ve sınırlarını belirleme, sağlıklı ve anlamlı ilişki kurma, alma verme dengesini kurma ve devam ettirme gibi pek çok düzlemde çocuğu birey olmaya hazırlar. Hayır diyerek direnen ve karşı çıkan çocuk, henüz çok körpe olan kişiliğini ortaya koyar ve bu durumda özerkliği, aile üyelerince beğenilip yüreklendirilmelidir. Ancak çoğunlukla böyle olmaz çünkü bağımsızlığını kazanan çocuk anne babaya kendi yetersizliklerini ve bireyselleşememişliklerini hatırlatır.

Çocuk Üzerinde Egemenlik Kurulmaz, Çocuğa Özerkliğini Verin

Çocuğun söylediği hayırları itaatsizlik olarak okuyan ve çocuklarının kendi karar ve isteklerine göre yaşamalarını isteyen bireylerin kendileri de aslında bozuk ego yapısı, ebeveynlerinin kurban/saldırgan yanları ile özdeşleşme, kusurlu süper ego(vicdan), hasarlı psişik yapı vs. gibi örüntülere sahiptir.

Hayırları duyulmamış çocuklar, hayırları duymayan ebeveynler olurlar. Kendi ebeveyninin egemenliğini kabul ederek, ait olma ihtiyacını kendiliğini feda ederek gerçekleştiren çocuk, yetişkinliğinde bu tarz bir fedakârlığı sevgi uğruna kendi çocuğundan bekleyecektir. Beni seviyorsan kendini feda etmelisin ve böylece kazanan tarafta yer almalısın gizli mesajı bu örüntüde sürekli verilir. Onlara kendilerini gerçekten sevdiğimizi ancak kendimizi kurban ederek, kendimizden vaz geçerek kanıtladığımız anne babalarımızı düşünün, Anne baba ve kardeşleri için kendilerini feda eden kaç kişi tanıyorsunuz düşünün.

Bir çocuk olarak hayır dediğiniz için zulüm görüp reddediliyorsanız, mevcut durumu sürdürmek, çatışmadan kaçınmak ve onayı devam ettirmek için çocukluktan edindiğimiz fedakârlık ve feda etmenin yarattığı dinamik yapı yetişkinlikte de nerdeyse otomatik olarak yarı bilinçsiz bir şekilde aynen devreye girer. Bu kez ülküleştirme, idealleştirme ve nerdeyse tapınma şeklini alan bir kabul verme, normal görme haline dönüşmüştür. Ancak bu durumda ortaya koyulan kendilik gerçeğinden kopmuş, gizlenen(hatta kendinden bile) maskelenmiş bir mış gibikişiliktir. Bireyde yoğun yıkıcı duygulara sebep olan bu duygular, ya içe kendine yönelir ya da dışa, ötekilere yansıtılır.

Oysaki tuhaf görünse de hayır diyebilmek, daha içten ve gerçek bir ilişki kurmanın temelidir. Hayır dediğinizde duyulması, hayır diyerek tutumunuzu belirtmek ve kişiliğinizi saydırmak -kendi isteklerinizi dinleyip gerçekleştirdikçe- bunun öteki için de doğal ve gerekli olduğunun kabulünü getirir. Kendi istek ve doğrusu için tutum geliştiren birey bunun ötekinin hakkı olduğunu da fark etmesi ve uzlaşma ve öteki ile yaşama olgunluğu geliştirmesini sağlar ki bu da işte karşındakiyle gerçek iletişim kurma, onu ve kendini olduğu gibi kabul edebilme ve güç ya da saldırganlık göstermeden değişim gösterebilme kabiliyeti geliştirir. Gerek özel gerek sosyal alanda olsun hayır diyebilmek daha doyurucu ve etkin bir rol almanıza yardımcı olur. Reddetmenin saygısızlık ve itaatsizliğin yok olmak olarak servis edildiği patolojik ilişkilerde sorulması gereken soru, “Bu ilişki ve talepte, benim gerçek istek ve arzularıma kabul ve tahammül var mı?”dır. Bu soruya verdiğiniz cevap eğer hayır ise o zaman büyümenin vakti gelmiştir. Artık sizi sömüren ve varlığınızı reddeden örüntüyü tespit ederek zararsız hale getirmek gereklidir.

Hayır demek, kaybettiklerimizin yasını tutmak ve yaşamın bir aşamasından diğerine geçmek büyümekle alakalıdır. Büyümek aynı zamanda yaşamın bir dizi yas süreci olduğunun acısı ile de yüzleşmektir. Eğer bu acı ve yetersizliğimizi kabul edebilir ve kendi kırılganlığımızın yaşantılanmasına izin verebilirsek, evrende tevazuyla (onay arayışı sebebi ile hayranlıktan duyulan minnetten de farklı olarak) kendi yerimizi bulabiliriz. Ancak o zaman diğer insanların varlığını ve yerini kabul edebiliriz. Yani asıl gerçeklik ancak hayır diyebilmenin ardından anlaşılır hale gelebilir. Tüm griliğine ve zorluğuna rağmen nihayet anlamlı ve yaşanılası bir hayat kurulabilir. Yas tutmak gerçekçi yararlılıklarını kaybetmiş bağları ve tutumları bırakmayı sağlar.

Hayır demenin erdeminden bahsedenler, aslında henüz bireysel ayrılmasını tamamlamamış kişiler için bir buyruk, tehdittir. Onlara kendi acılarını hatırlattıkları için öfkelidirler ve artık onlar, kurtulmak istedikleri saldırdıkları bireyler haline gelir. Çünkü acısı ile bağ kuramamış birey, hayır diyememiş kendi sözünü söylememiş var olamamış birey derin bir narsistik yaralanma içindedir. Yadsımak ve düşmanlık duyguları ile bu acıyı hatırlatanları savuşturmak daha kolaydır.

Sahte cennet için sunulmuş bir yaşam masalının günümüz insanını getirdiği yer psikozdur. Kendilerini gerçekleştirememiş, anne babalarının kopyası ve kendilerinin kim olduğunu henüz deneyimlememiş, gerçek bir ilişki kurmanın ne olduğunu bilmeyen ve saldırganlıklarını içe ve dışa fütursuzca savurmakta olanlar için tek çare hala hayır diyebilmektir.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları