Çeribaşı Cemil Akmaca (Bir dostluk hikayesi)

2006 yılında Türkiye karanlık evreleriden birine doğru yol alıyordu. “Kentin çöküntü alanları” tanımlaması ile hemen her ilde öncelikle hedef alınan Çingene mahalleleri, hızla tasfiye edildi. Proje “kentsel dönüşüm” ifadesi ile kamoyuna sunuldu ve Türkiye’nin en kalabalık nüfusunu barındıran İstanbul, uygulamada “öncelikli il” oldu. Söz gelimi, dünya genelinde yürütülen kampanyalar aracılığı ile tanınır hale gelen “Sulukule”, bin yıllık geçmişine rağmen, “kentsel dönüşüm” adı altında tasfiye edilen ilk Çingene mahallesi olarak öne çıktı. Aynı dönem İstanbul’un sanayileşme ile gelişen eski varoşlarından Kağıthane ilçesinde bir küçük Çingene lokasyonu daha yıkım tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. İşte tam o vakitler, Bilgi Üniversitesi’ndeki bir toplantıda Kağıthane Yahya Kemal Mahallesi’nin Çingenelerinin temsiliyetini yürüten “Çeribaşı Cemil Akmaca” ile tanıştık…

Her insanın yaşamında “Tanışmasam hayatım eksilirdi,” dediği insanlar olur, Cemil Abi onlardan biriyidi. Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleşen kısa sohbetimizin ardından birkaç gün sonra davet edildiğim mahalleye gittim. Semt girişinde beni Cemil Abi’nin yol arkadaşı Durdane Abla karşıladı. Kerpiç, tek odalı,teneke çatılı evlerin yanyana dizilerek inşa edildiği, birbirine geçiş veren dar sokaklar, seksen civarında mal toplayarak geçimini sağlayan aileler, işte hepi topu tüm mahalle bu idi…

Mahalleye girişim ve çıkışım üç yıllık bir dönemi kapsadı. Cemil Abi önderliğinde “Sultan Süleyman’a kalmaz dünya malı”nın en küçük parselini semt sakinleri lehine ve onlarla birlikte savunmak, üç yılın özetiyidi. Bu süreçte bana kalansa, bir dostluğu ölümsüzleşecek biçimde inşa etme şansı oldu.

Bilinmeyen bir dünyaydı Çingenelerin dünyası, Çingene olmayanlar için yahut Çingenelerin dilinde “gaco” lar yabancılar için… “Dünyada bir Çingeneler bir de gacolar var, gacolar her şeyi kendilerinin bilir, hatta her şeyin en iyisini onlar bilir, biz ise her şeyi dünya malı bilip, bu dünyada yaşadığımız her günü gideceğimiz günden bir bir eksiltir, yaşar gideriz.” derdi Cemil Abi. Çeribaşı idi, bütün mahalleli bir olmuş, Cemil Abi’yi mahallenin lideri, çeribaşı seçmişti. “Nedir Abi çeribaşının sırrı?” dediğimde; “Herkesin küfrünü işitmek, haklarını savunmak, kavga ediyorlarsa ayırmak, kötülük varsa sahip çıkmak, evleri yıkılıyorsa yanlarında olmak, uyuşturucuyu engellemek… Budur çeribaşı olmak!” diyerek yanıtlayıp, son nefesini verene kadar da bu sorumlulukla davrandı.

Anlamakta zorlandığı bir haldi yaşadıkları; işgal etmedikleri küçük toprak parçasından atılmak yahut polis zoru ile bir gece ansızın evlerinin yıkılması tehdidi ile karşı karşıya kalmak… “Bizi buraya bir gece vakti arabalarımıza doldurup devlet getirdi, kerpiç verdi, tuğla verdi, suyu elektiriği bağladı, vergi aldı ki bütün bunlar bizim bilmediğimiz şeylerdi. Bir sürü kağıt, numara ile ev sahibi yaptı; şimdi gelmiş buraları işgal ettiniz çıkın diyorlar. Biz kimin elinden neyi işgal ederek almışız, silah zoru ile mi girdik buralara, başka bir devletten gelip tankla tüfekle mi aldık toprakları? Bizi buraya devlet getirdi, şimdi diyorlar ki ‘fazla geliyorsunuz bize gidin!’ Nereye gidelim, bu çocuklar, bu kadınlar, insanlar nereye gitsin? Bilmediğimiz bir dünyaya önce dahil ettiler, şimdi bilmediğimiz bir dünyaya sürgün ediyorlar. ‘Yine göçebe olun,’ diyorlar.” Üç yıl boyunca anlamadığı bu denklem için mahalle sakinleri ile birlikte itiraz etti, mücadele etti, anlamaya çalıştı, lakin hiçbirşey anlamayarak öldü.

Cemil Abi öfke, kızgınlık ve nefrete dönüşen tek bir mücadele inşa etmedi; kanun koyucuları bile anlamak, ortak bir çözüm önerisi geliştirmek, hukuksal alanda haklarını aramak yöntemiyle her adımını dialog kurarak atmaya çalıştı. Bir yandan mücadelesini destekleyen sivil toplum kuruluşları, aktivistler, avukatlar ile çalışırken diğer yandan belediye ile sürekli görüşerek, sorumluluk hissettiği seksen ailenin haklarını ortaklaşan taleplerle aramaya çaba gösterdi.

Dönem dönem ızdırabı öyle büyük olurdu ki nefes almakta zorlanır, semtine en yakın hastanenin acil servisinde yoğun bakımda tedavisi başlardı. Dayanamazdı ruhu, evi yıkıldığından kış koşullarında çadıra sürülen ve donarak ölen Zehra bebeğin ızdırabına; yahut parasızlıktan benzer biçimde babasını öfke krizi ile öldüren gencin içine düştüğü açmazın sebeplerine… “Biz ne istiyoruz, bir çingene ne ister? Çingene zararsızdır, mal toplar, müzik yapar; günde üç beş lira kazandığı ile şarabını alır, yemeğini yapar; yarınını düşünmez, kimseye kin gütmez,” derdi. Kimseye kin gütmedi, yaşamı anlamaya dönüştürmeye ve kendisini anlaşılır kılmaya çaba gösterdi. Nihayet üç yıllık mücadelesi sonunda, kardeşlerinin de haklarını en yüksek seviyede tutmaya çalışarak, her bir ailenin güven içinde yol almasına gayret etti ve en son kendi evini satarak ayrıldı mahalleden. Ayrıldığı yer yan sokaktı, gidemedi, bırakamadı anılarını, geçmişini… Yıkımdan sonra kendi topraklarının spor kompleksine dönüşümünü izledi. “Kaybedilen neydi, insanlık bizimle neyi kaybetti?” sorusunun peşine takıldı. “Adalet” derdi, “adaletin kantarı bozuk, terazinin mizanı bozuk… bu ateş sarar herkesi.” Gidişi karanlığın en keskin kavşağında oldu, belki gönlü dayanmadı kaybedilen insanlığın, değişen değerlerin seyrine. Bir gece sabaha karşı yine bir hastanenin acil servisinde yolunu ayırdı, dünyevi alemden bir diğer aleme…

Bir gecede inşa ettiği derneğinin (Rom- Der) tek göz ofisine bizi davet ettiğinde, “Belgin bak, bu da ‘gece gelip konan ofis’ işte, siz gacolar bu kadar hızlı olamazsınız,” diyerek, neşeli biçimde aslında yerleşik dünyaya, yapılara binalara, bitmek bilmeyen mülkiyet hırsına eleştirisini alaycı biçimde dile getirdi. Doğruydu söylediği, gacolar binlerce yıl kendi görkemlerini gösterişe çevirmek üzere inşa ettikleri kibirli, taştan yapılara, mabedlere, tapınaklara, sözde tanrısal mekanlara değer verirken; seksen ailenin, bir spor kopmleksi kadar alanda var olan yerleşimine tahammül edememiş ve onları yerlerinden etmişlerdi. Belediyenin küçük kısıtlı paralarla yaptığı ödemeler sonucunda farklı yerlere savrulan aileler, birlikte yaşayarak nefes alan çingene kültürünün de dağılmasının örneklerinden birini oluşturdu.

Mahallenin geleceğini ilgilendiren her kararda yaşayanları derneğin önündeki sokakta toplantıya çağırır, kadın-erkek birlikte tartışarak karar verirlerdi ne yapmaları gerektiğine. Ortak karar, ortak insiyatif, ortak mücadele aslında Cemil Abiler’in üç yıla varan mücadelesinin temel bileşeniydi. Mahallesine ziyarete gelen belediye görevlilerine, roman hakları savunucusu farklı ülkelerden ziyaretçilere, kültür sanat aktivistlerine, hukukçulara vb her kesime olanakları çerçevesinde hizmet eden, ağırlayan tabiatı ile sanki dert sahibi olan onlar değil, onlara destek vermeye gelenlermiş izlenimini oluşturdu. İşte bu karakterin gücüydü.


Türkiye’nin neresinde olursa olsun bir Çingene mahallesinde sıkıntı olsa, Cemil Abi arar sorar, elinden geldiğince destek olmaya çalışırdı. İstanbul’da yıkım tehdidi ile karşı karşıya kalan diğer roman mahallerinde yahut Trakya’da tanıdığı bildiği mahallelerde yaşayan dostlarının yanında olmayı içsel bir sorumluluk olarak taşırdı. Sarıgazi’de dernek kurulsa Cemil Abi gider deneyim aktarır, Sulukule’de eylem olsa Cemil Abi mahallesinden insanları kamyonuna doluşturup dayanışmaya giderdi. Bir Cemil Abi bin çeribaşı demekti…

Çingene hareketinin dernekleşme, sivil toplum alanında gelişme ve haklarını arama evresini sevinçle karşılamakla birlikte endişeleri olurdu Cemil Abi’nin. Endişesi Roman temsilcilerinin, sisteme entegre olma ihtimalleri ve kuşkusuz yıkılan Roman mahallelerinin haklarının savunulması önceliğinin gerileme olasılığına dönüktü. Egonun insanları değiştireceğini düşünürdü. Dernek başkanı olmak, siyasi kişilerle görüş alışverişinde bulunmak, toplantılara gitmek vb süreçlerin aslında kişiyi değiştirdiğini düşünür; Nasrettin Hoca’nın kürk meselesinin roman aktivistlerde hakim olmasından endişe ederdi. Eleştirilerini açık yapar, kimseyi kırmadan esas meseleyi her mecliste hatırlatmaya devam ederdi. “Bizim amacımız çocuklarımız okusun, iş güç sahibi olsun; bir ellerinde uyuşturucu, bir ellerinde bıçak olmasın; sokağa atılmasın, aç kalmasın, cahil kalmasın. Bizim bütün amacımız budur, yoksa kendimizi büyütmek değil,” derdi. Kendisini de büyütmedi, evlerin tamamı yıkıldıktan ve mahallesi dağıldıktan sonra derneğini kapattı, süreçten kişisel fayda sağlamaya yönelmeden deneyimlerini paylaşacağı bir kitap yazmaya evriltti kendisini. Kitabı; hayalleri, öyküleri, yaşam deneyimleriydi

Mücadele döneminde intihar ederek yaşamına son veren büyük oğlu Rüstem, Cemil abinin yaşama olan güvenini sarsan son kaybı oldu belki de… Rüstem, hayatın anlamsızlığı içinde boğularak kendi eli ile yaptığı tabancasına yüklediği bilye kurşunlarla yaşamına son verdiğinde Cemil Abi, büyük ızdırap yaşadı. Ağlamadı çok, yazgıyı düşündü; engel olamadığı her bir kaybı düşündü. Son derin düşüncesine ölümüyle daldı. Kendisinden arda kalan son mesaj, evinde çalışma masasının üzerinde bulunan Adalet tanrıçası “Themis”in heykeliydi. Varlığında tüm insanlık alemi için savunduğu vicdan ve akıl terazisini, yokluğunda son mesaj olarak bırakıp gitti. Verilecek tek bir kavga vardı insanlık aleminde; nur ile zülümat arasında, iyi ile kötüde, aydınlık ile karanlıkta…

Bu yazi Papirüs Ocak Şubat 2017 Çingene dosyasında ilk olarak yayınlanmıştır 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları