Çatlaktaki Babil Kuleleri 

Kendi Evini inşa etme- 5 ve şimdilik son

Hevesin kursağında kalmış halinle uyursan, hayal kırıklıkları ile uyanırsın. Oğlumuz Robin’in saçlarına güneş vurmuş, altın gibi parıldıyor. Gözelerinden akan suyun sesi geliyor, bir de erkenci kuşların cıvıltıları. Ağaç evimizdeyiz. Ağaç ev; İki söğüt ağacının üstüne kolektif bir şekilde inşa ettiğimiz ahşap kulübemiz. Kulübe yerinde, kolektif dağılmış. Bilindik kıra dönüş hikâyeleri. Hayal kırıklıkları işte batıyor, e tabi acıtıyor. Cypher tam karşımda oturmuş bana bakıyordu. (Cypher’in kim olduğunu bilmek için bir önceki yazıya bakmak ya da Matrix serisinin ilk bölümünü izlemek gerek) “Haydi,” diyordu. “Uzatma kendi evini yapmak, gıdanı üretmek de neyin nesidir. İnsanlık uzun süre önce kendine yeterliliğin ve üretimin alanlarının dışına püskürtüldü. Devasa kentlerin çarkları karşısında sen ve sen gibilerin eti budu nedir ki!   Çoluk çocuğunu perişan etmekten vazgeç de kendini otomobil merkezli kentlerin sunduğu rahatlığa bırak. Koca bir ağ, düzenli bir sistem karşısında cürmün nedir ki?  Hem mühendisler ve işçiler olmadan ev yapmak kim, sen kim?”  Herkesin konu komşusu, dostları, arkadaşları, ailesi arasında birkaç Cypher bulunur. Bu kişiler zamanla insanın içine işler; sürüye karşı geldiğinde, kendi başına bir iş yaptığında, düşlerinin ardında yürüdüğünde ses olur karşına dikilip üzerine çullanır. Bam tellerini tınlatır, fay hatlarını yoklar. Nereye dokunacağını, ne söyleyeceğini iyi bilir. Ürkütür, korkutur, küçümser, utandırır. Nihai amaç; düşüncelerini, düşlerini değersizleştirmektir. Amacına ulaşıp seni Kafka’nın hamam böceği, Dostoyevski’nin Fare imgesi ile anlattığı çaresizin birine dönüştürmeyi başardı mı gerisi kolay. Sürüye koşarsın, kendini küçümseyip sürü başlarını översin, çizgilerin dışına çıkmaya bir daha da cesaret edemezsin.

Doğrusu ben de içime sızmış Cypher’in karşısında sinmiştim. Hakikatten ben ne yapıyordum. Sistem artık kendi belirlediği alanlar dışında ev inşasına dahi izin vermiyordu. Ev yapım izni almak için yol ve standart bir plan lazımdı. Sen yine de istediğin yerde kafana göre bir ev yaptın diyelim yol, su, elektriği nasıl alacaktın. Gerekli izinler olmadan sürünün dışına çıkmayı bir kenara bırak, soluk almak dahi imkânsızdı. Ayağa kalktım.  Zihnimi oyan karanlık fikirlerin odanın havasını bozmasını istemiyordum. Kapıyı açtığımda beni billur gökyüzü ve temiz dağ havası karşıladı. Merdivene oturdum. Cypher pis sırıtışını gizlemeye çalışmadan, yapacak bir şey yok dercesine tıp tıp omzuma vurup merdivenlerden indi. İşte tam o anda onları gördüm. Aşağıdan köy tarafından geliyorlardı. Heyecanla ayağa kalktığımda öncüler yüz metre ötemdeki dut ağacının altına ulaştılar. Dikkatlerini çekmek istemediğimden kısık sesle eşime Ayşegül’e seslendim. “Gel, gel hemen buraya gel.” Sesimdeki heyecan onu uyandırdı. Tuhaf bir şeyler olduğunu anladığından hemen yanıma geldi. Onları görür görmez uykulu gözleri fal taşı gibi açıldı. Kim ne derse desin özgür canlılarla tutsak olanlar aynı anadan doğsalar dahi aynı türden canlılar değil. Başında çoban olan koyun, inek, keçi, domuz ya da kaz sürüsü insanı neden heyecanlandırsın ki! Hâlbuki Everest’i aşan kazlar, dağ keçileri ve şu an tam karşımızda duran yabani domuzlar…

İkimiz de ağzımız açık onlara bakıyorduk. Koca bir sürüydü –yavrular hariç otuz iki birey- tümü besiliydi. Öncüler sürüyü, sürü ise anneleri ve yavruları ortalarına almıştı. İki büyük dut ağacının altında durup toprağa düşen dutları yediler bir süre onları izledik. Havayı koklayıp çevrelerini gözlemleyen öncüler bizim farkımıza vardıklarında hepsi birden yüzünü bize döndü ve ardından dörtnala ormana doğru koşmaya başladılar. Öyle güzellerdi ki, öylesine özgür. Özgür olan güzeldi. Güzel olansa özgür…  Yavrularını koruyarak, kendilerini kollayarak gözden kaybolduklarında içimizi bir huzur kapladı. Köylüler yerleşik hayata geçtiklerinden beri onlara düşmandı; şehirler onlara düşmandı; din haram bellemişti onları düşmanlardı; söylememe gerek var mı yasalarda onlara düşmandı. Ama yaşıyorlardı işte..Yüzlerce, binlerce, on binlerce yıl bir şekilde ayakta kalmayı beceriyorlardı. Ormanlar hala göğsünde milyonlarca canı barındıracak kadar genişti. Dağlar sarp, toprak cömert. Kim ne derse desin şimdiye değin hiçbir iktidar Doğa ile içi içe yaşamayı, üretmeyi, kurallarla sınırlanmamış içten gelen paylaşmayı, dayanışmayı yok edememişti. Ayşegül’ün elini tuttum. Buradaydık işte toprakta ve de bir arada değerli olan bir şeyi hiçbir şey değersizleştiremezdi.  Böyle zamanlarda pek sık olur yıllar önce okuduğum bir metin gelip zihnimin başköşesine kurulur.  “Babil kulesi çatlaklarla doludur ve bu çatlakların, boşlukların içerisinde özgürlüğün ve anarşinin tecrübe edebileceği sığınaklar yaratmak pekâlâ mümkündür. Mesele bunların öz-farkındalık kazanarak kendi aralarında bir ağ oluşturulması ve yoğunlaşarak şiddetlenmesidir. Yeterli yoğunluğa ulaştığında taşın içerisine sıkışmış bir damla su koca kayayı boydan boya yarabilir”* metin doğru ama eksik bir şey var. Taban biziz, asıl çatlaklara yerleşen Babil kuleleri.  Ayşegül;

‘Efendim,’ diyor. Yine yüksek sesle düşünmüşüm. Gülümsüyorum;

“Kahvaltıyı hazırlayalım mı?” Eh ne de olsa bu ayaküstü konuşulacak bir mesele değil. Robin aşağıya iniyor. Soframızı ilk defa bir sincap ziyaret ediyor. Doğa böyle bir şey işte açıldı mı insana açılıyor. Konuşa gülüşe kahvaltımızı yapıp dilimize bir ütopya şarkısı dolayıp (herhangi birini dinlemek istersen burada https://www.youtube.com/playlist?list=PL3E532ogBXcZPSLyt919fSaBDd3qpwvD2) evi yaptığımız araziye iniyoruz. İlk adımlarımızı nasıl atacağımızı tartışıp torbaları ellerimize alıp işe koyuluyoruz. Ayşegül torbayı büküyor, Robin su getiriyor. Kovalara toprak dolduruyorum. Torbalar dönmeye başlıyor. Ağırlıkla torbalara vuruyoruz, toprağın sıkışması lazım. İnşaatta ustabaşının sevgilin olması gibisi yokmuş. Üçümüzde birbirimizi yormamaya çalışıyoruz. Arada şarkılar söylüyoruz. Kızıyoruz, gülüyoruz. Ev hakkında konuşuyoruz. Kırsalda kendi evini yapmanın sadece ev yapmak anlamına gelmeyeceği doğayı tümden yuva bilmenin sözleşmesi olduğu konusunda hem fikiriz.  Babil kulelerinden bahsediyoruz, kentlerden, kredili hayatlardan, bize dayatılanlardan… Kentler, modernizm, sanayi, bilişim, otomobiller ve tüm bunların yaydığı ahlak paracılık, bananecilik, bencillik sanki her yeri kuşatmış gibi asıl yanılgı bu işte bizim dünyamızda böyle insanlar yok ya da bir elin parmaklarından azlar. (eminim bu yazıyı okuyanlar için de bu durum böyledir.) Aile, arkadaş, komşu dayanışmasının içerisindeyiz. Başımıza bir sorun geldiğinde bize yardım edecek birilerini hep yanı başımızda bulduk. Otomobil merkezli kentler sundukları her şeyle birlikte bir aldatmaca. Bunu biz değil kentte yaşayanlardan dinliyoruz. Herkes problemin farkında ve Babil kuleleri bu farkındalığı alt edecek kadar güçlü değil.  Böyle konuşa söyleşe ilerliyoruz. Torbaları sadece temele değil içimize diziyor, sorular ve cevaplarla doldurup zihnimize de yerleştiriyoruz.  Yuva’nın birini toprağa diğerini zihnimize inşa ediyoruz.

Akşam oluyor ve de sabah. *Yiyeceğimizi bahçeye ektiklerimiz karşılıyor. Arada işlere ara verip kışlık yiyeceklerimizi kurutuyoruz. Sonra yeniden işe koyuluyoruz.  Yoldan geçenler ne yaptığımızı soruyor. Kiminin kafasına yatıyor, kimininkine yatmıyor. Kendi evini yapmak tamam da bunu pek bilinmeyen ve de bilmediğimiz bir yöntemle toprak ve de torbayla yapmamız pek akıllıca sayılmıyor. Sadece toprak ve torba lazım diyoruz. Yoksul kolaylıkla yapar yoksulu geçtik bunun savaşı, mülteciliği, depremi var. Öğrenmek istiyoruz diyoruz. Çoğunlukla beyhudeye gidiyor sözler. Her şey tamam da alttan destek olmadan kubbe nasıl yapılır diyorlar. Bilmiyoruz. Öğreneceğiz, doğru bağları kurarsak neden olmasın. Bağlar çok önemli aramızda kopan bağlar gibi… Babil kuleleri bu bağları nişan almış,  çarptıkları yerlerdeki çatlakları iletişim ağlarımızın parçalamış. Onu alt etmenin yolu bağlarda; torbalar birbirine doğru şekilde dayanırsa,-dayanışırsak- toprak iyice sıkışırsa,-bir araya gelinirse- fikirlerimize güvenirsek, doğru bağlantılar kurulursa… Neden olmasın. Henüz ehlileştirilmemiş zihnimiz evcilleşmiş ruhlara, yapacağımız kubbe alttan bir dayanak olmadan orada öylece duracak, diyor. Pek inanmıyorlar. İnanmasınlar hemen üstümüzdeki ormanda özgür domuzlar dolaşıyor, sincaplar, kurtlar, ayılar, tilkiler onca düşmana rağmen doğa ehlileştirilmemiş. Kubbeyi yapabilme ihtimali ile tüm bunlar arasında da bir bağlantı var. Şimdilik anlatamıyoruz. Onlar ne derse desinler, olur diyoruz. Yaparız, bu ev biter.

Gün be gün yapı yükseliyor. Bir gün ellilerinde iri yarı bir amca geliyor, sözde geçerken uğramış. Belli ki merakı, gıdıklıyor. Ayşegül’e nıç nıç, ediyor. Bana kızıyor;

“Sen neyse de bu kız o duvarın üzerinde, yazık. Kadın kısmı böyle ağır işte çalıştırılır mı? Bir şey olacak. Başına bir şey gelecek. Hele bu çocuğun inşaata ne işi var. Böyle iş mi olur.” Diyor. Evi benim değil ailecek birlikte yaptığımızın farkında değil. İş bölümünü de dayatıyor. Çocuklar ise çoktan hayatın her yerinden süpürülüp okullara doluşturulmuşlar. Ayşegül’e yardım etmeye çalışıyor. Üf püf ediyor, beceremiyor, gidiyor. Ardından gülüyoruz. Robinle oyunlar oynuyoruz. Amca yuvanın tüm hane halkınca inşa edildiği zamanları unutmuş hatırlattığımızı umuyoruz.

Her şey, her daim yolunda gitmiyor. Kocaman bir kemer yapmayı planlıyoruz. Kemer için getirdiğimiz traktör lastiğini kullanıyoruz. Gün boyu kemeri yapmak için yukarı toprak taşıyor, torbalara dolduruyor ardından sıkıştırıyoruz. Akşama doğru yorgun argın kemeri bitiriyoruz. Yapıya karşıdan bakıp zaferi kutlamayı düşünürken bir çatırtı geliyor. Ayaklarımın altında duvar oynuyor. Anca Ayşegül, diyorum. Şükür ki uzağımda,  duvar çöküyor ben iki metrelik bir mesafeden düşüyorum. Dizim inciniyor çaktırmıyorum. Birbirimize sarılıyoruz. Şükür bir şey olmadı, diyoruz. Üzülüyoruz tabi canımız, sıkılıyor. İnşaata başladığımızdan beri görülmeyen Cypher ortaya çıkıyor. dalga geçiyor. Ben demiştim. Diyor. Ya Robin’e bir şey olsaydı. Size bir şey olsaydı. Ev dediğin mimarın, mühendisin, ustanın işi bu hadsizlik nedir, diyor. İkimizin içinde de hafiften bir pişmanlık, biz ne yapıyoruz soruları çıbanları başı veriyor. Cypher henüz yeterince güçlü değil. Beyhude yere birbirimizi suçlamamızı bekliyor. Ağzımızı bıçak açmıyor. Onca çabamızın boşa gitmesi ve inşaata her an başımıza kötü bir şey gelme ihtimali canımızı sıkıyor.  O gece öyle sessiz sedasız uyuyoruz. Sabah kahvaltıda birbirimize bakıyoruz.” Yeniden deneyelim mi?”  Başlarımız sallanıyor. Alanı temizliyor. Tekerleğin üzerindeki ağırlıkları kaldırıp eski yerine taşıyoruz ve baştan başlıyoruz. Güneşin anlında dünden daha fazla çalışarak akşama doğru yeniden kemeri bitiriyoruz. Sağlamlığını kontrol ederken bu defa kemer kontrollümüz altında yeniden çöküyor. Cypher daha bir güçleniyor. Vazgeçmek kolay mı?  Hafiften kızıyoruz birbirimize ama incitmiyoruz. Sabah sorunun tekelin yumuşaklığından kaynaklandığı kanaatine varıyoruz, yeni bir yöntemle yeniden inşa ediyoruz.

Yuva yapımı kredi çekip ev almaktan bambaşka bir şey her şeyde öte rehabilite edici bir süreç. İlişkiyi güçlendiriyor. İnşa esnasındaki konuşmalar, iş birliği, biraradalık, yapılmaz denileni gerçekleştirme iradesi ben Ayşegül ve Robin arasındaki ilişkiyi an be an güçlendiriyor. Stresli olduğumuz ya da ufaktan tartıştığımız anlar olsa da çoğunlukla keyifli ya da sırt sırta verip Zen esintisi altında medital bir eriyiş halindeyiz. Kimi zaman içe geçiyoruz, her birimiz diğerinin bir parçasına eviriliyor.  Akşamları işin bittiği anlar bu duyguların en yükseldiği zamanlar. Küçük bir zafer, ev biraz daha yükselmiş. Keyifle izliyoruz. Yemekten sonra üçümüz bir den kendiliğimizden eve doğru yürüyoruz.  Ellerimizle inşa ettiğimiz duvara oturup ışık kirliliğinin ulaşamadığı gökyüzünü bakıyoruz. Yıldızlar kayıyor, daha önce görmediğimiz yıldızlar parıldıyor. Bazen Robin bize bazense biz Robin’e hikâyeler anlatırken Simurg üzerimizde uçuyor, Kaf dağları dile geliyor. Bir de biramız varsa değmeyin keyfimize. Böyle anlarda Cypher ufaldıkça ufalıyor. Mikroskobik âlemlere inse de bir köşede hani olur da bir şeyler ters gider, ben demiştim, der yaptıkları işleri değersizleştiririm, diye bekliyor. Pek tabi avucunu yalıyor.

Evin yüksekliği üç metreyi aşınca mecburen birilerinin yardımına ihtiyaç duyuyoruz. Eko mimariye ilgili Mühendislik son sınıf öğrencisi Nazif ile Engin arada bir de Deniz yardımımıza koşuyor. Bir işi kolektif yapmanın ayrı bir keyfi var. İkisinin de öyle güzel enerjileri var ki yuva inşası hızla ilerliyor. Sadece iş yapmıyoruz tabi konuşuyoruz da ekoloji, dayanışma bir aradalık konularında birbirimizin öğretmeni oluyoruz. Bu arada şarkılar söyleyip bol bol da gülmeyi de ihmal etmiyoruz. Evin dış sıvası için Dersim’in en eski toprak sıvacılarından biri İsmail usta yardımımıza koşuyor. Kerpiç sıva üç gün sürüyor ve nihayetin de sonbahar yağmurları yağmaya başladığında bir buçuk ay önce bitmez dediğimiz evimizin kaba inşası bitmiş oluyor.

İçimizi bir huzur kaplıyor. Burası evden ziyade yolumuzu gözleyecek bir yuva, Babil kuleleri bizleri yenemez onlarla savaşmıyoruz hatta ciddiye dahi almıyoruz, dedirten bir rüya. Evimiz hem bitiyor hem de aslında her bir şey yeni başlıyoruz.

*Hakim Bey ‘T.A.Z.’ ALTI KIRKBEŞ YAYINLARI sunum bölümü İnan Mayıs Aru

 

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları