Can Yücel

Ben gidiyorum dediğimde,
‘gitme’ diyen birini değil,
Ben de geliyorum, yalnız gidemezsin !
diyen birini istiyorum.
(Can Yücel )

19 yıl önce bugün yitirdiğimiz, edebiyatımıza yön veren usta şairimiz. Magazin gazetelerinde zamanında hep küfürleriyle ön plana çıkarılırdı. Oysa özü ve sözü açık, haksızlığa tahammül edemeyen güzel bir bir insanımızdır.

Can Yücel, tek parti yönetiminde Milli Eğitim Bakanlığı yapmış Hasan Ali Yücel’in oğludur. 21 Ağustos 1926 yılında İstanbul’da dünyaya geldi.

1943 yılında Ankara Atatürk Lisesi sınıf arkadaşıyla birlikte yurt dışı eğitim bursunu kazandığı halde sırf torpil olmasın diye kendi imkanlarıyla gittiler. Cambridge üniversitesinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli Büyükelçiliklerde tercümanlık ve çevirmenlik yaptı sırf ailesine yük olmamak için. Ayrıca Londra’da BBC’de Türkçe spikerlik ardından da Kore’de askerlik yaptı. Türkiye’ye dönüşünde Güler hanımla evlendi. Hasan adlı erkek çocuğuyla Güzel ve Su isimli kızları doğdu. Marmaris ve Bodrum’da turistlere rehberlik etti.

1945-1965 tarihleri arasında çeşitli dergilerde hikaye, şiir ve anılarını yazdı. 12 Mart döneminde Mao Zedong ve Ernesto Che Guevara’dan çeviri yaptığı gerekçesiyle Nihat Erim mahkemelerinde yargılandı ve 15 yıl hapis cezasıyla cezalandırıldı. 1974 Ecevit affıyla tahliye edildi. Tahliyenin ardından “Bir Siyasinin Şiirleri” adlı kitabıyla 12 Eylül döneminde “Rengarenk” adlı kitabı toplatılarak yasaklar listesine girdi.

Can Yücel, şiirlerinde kullandığı kaba ve samimi dil ve Bariton sesi ile okuduğu Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır. Şiirlerinde kullandığı argo sözcükler nedeniyle 1950 yılında “Yazma” adlı kitabı da toplatılanlar listesine girdi.

Hiciv sanatıyla Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ile tüm dikkatleri üzerine çekmiştir. İlham kaynağı doğa, olaylar, insanlar, heyecan, kavramlar ve duygular olmuştur. Şiirlerinin bir çoğunda sevdikleri vardır. Bazı şiirlerine babası, eşi, çocukları ve torunları yansımıştır. “Küçük Kızım Su’ya”, Güzel’e, “Yeni Hasan’a Yolluk”, “Hayatta En Çok Babamı Sevdim” şiirlerinden bazılarıdır.

Can Yücel, ayrıca Brecht, Shakespeare ve Lorca gibi önemli yazarlarının bazı oyunlarından çeviriler yapmıştır. Shakespeare’den “To be or not to be” (Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” şeklinde Türkçeleştirmiştir. Ayrıca aynı yazarın Hamlet, Fırtına ve Bir Yaz Gecesi Rüyası, aslına bağlı kalmayan çevirileri yapmıştır. Yine 1959 yılında ilk baskısı “Her Boydan” adlı kitabında dünya şiirlerinin serbest ve başarılı olarak Türkçeleştrmiştir.1996 yılında Can Yücel, kurulan Emek Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e “hakaret davası”ndan yargılandı. 18 Nisan 1999 tarihinde ÖDP’den İzmir 1. sırada milletvekili adayı oldu.

Rıfat Ilgaz ve ……

Son yıllarında, 1989’da çok sevdiği Datça’ya yerleşti Can Yücel eşiyle. “Geçmişte Marmaris’e gelmiş, buraya da uğramış ve havasını, ışığını beğenmiştim”, demişti anılarında. Datça’ya yerleşme nedenlerinden biri de İstanbul’un [1] tamamen bitmesidir şaire göre:

“İstanbul da sıktı zaten. Havası bozuldu, tadı bozuk. İstanbul’un pek keyfi kalmadı. Buralar daha iyi. Orası daha bir bozuk. Eski Üsküdar, Sultantepe, Selamsız böyle değildi. İlk olarak iskele tarafı elden gitti, sonra Balaban malaban da gitti. Hem fazla kalabalık. Zaten şimdi bir bok da kalmadı. Kitapçı kalmadı, meyhane de kalmadı, hiçbir şey yok. Arasan bile kitapçı bulamazsın.”

12 Ağustos 1999 gecesi vefat eden şairin cenazesi “günebakan” çiçekleriyle uğurlanarak Datça’ya defnedildi.

Datça’da adına tören düzenlenmemesi ile defnedilmesi, sonradan mezar taşının parçalanması Türkiye’nin içinde bulunduğu kültürel ve hoşgörüyü (!) çok güzel özetliyor. Ülke insanı olarak bundan utanç duymamamız da bunun tuzu ve biberi oluyor.

Özledik Can babayı, kahkahalarını, sözcüklere takla attıran dizelerini, sokak dilini, imgelere pabucu ters giydiren özelliğini, eleştiriyi hiç ıskalamayan konuşmalarını, taşlamalarını [2] özledik. Özledik Can babayı…

Can Yücel’i, saygıyla minnetle ve özlemle hep anacağız. Onun değerli anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

Büyük ustanın “Davet” şiiriyle bitirmek istiyorum.

“şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim” diye düşündüm.

Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne
yemekten, ne içmekten
hoşlandığını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti.

Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.

Mumları da yaktım.
Bak hepsi, Erick Satie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.

Geldiler.

20 yaşında ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve
bugünkü ben dördümüz.

Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk” dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.

Evin de içine ettiler.

Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine …


[1] Perihan Tunçbilek, Can Yücel 91 Yaşında: Karaçalılar Gibi Yardan Bitme Bir Çocuk Bianet (21 Ağustos 2017)
[2] Zeynep Oral, Kahkaha Çiçekleri, Cumhuriyet Gazetesi (12 Ağustos 2018)

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları