“Büyüklerimiz ne emrederse onu yapacağım”

Öyle bir ülke düşünün ki başta çocuklara yapılmak üzere her türlü tecavüz sıradanlaşmış, bu korkunç suça dair duyumlar hava durumu haberleri gibi gündelik, alelade olaylardan biri haline gelmiş.

Her türlü fiziksel ve ruhsal tecavüzün o ülke insanının “fıtratında olduğu” anlaşılmış ve kabul görmüş.

Daha önce onlarcasının ifşa olduğu gibi, geçtiğimiz günlerde de İzmir Dikili’deki Özel Miyase Yılmaz Ortaöğretim Erkek Öğrenci Yurdu’nda kalan, en büyüğü on iki yaşındaki çocuklara tecavüz edildiği ortaya çıktı.

Ve tespit edildi ki o yurt da, tıpkı 2016 yılının 29 Kasım günü yangın merdiveni kilitli olduğu için onu küçük kız çocuğu olmak üzere on iki kişinin yanarak can verdiği Aladağ Kız Öğrenci Yurdu gibi, tıpkı 2008 yılında Konya’da gerçekleşen yangında bir eğitmen ve on yedi yatılı öğrencinin öldüğü, yirmi dokuz öğrencinin de yaralandığı Özel Boğaziçi Öğrenci Yurdu gibi, Süleymancılar Cemaati’nin paravanı olduğu bilinen “Tahsil Çağındaki Öğrencilere Yardım Derneği”ne bağlı.

Ve yine anlaşıldı ki, Dikili erkek öğrenci yurdunda kalan on iki yaşındaki bir çocuğa, üstelik de arsızca, “çocuğun rızası olduğu, kendisinin istediği” savunmasında bulunarak tecavüz ettiğini itiraf eden, sayıları giderek artan başka çocuklara da tecavüz ettiği iddia edilen temizlik görevlisi Ömer Faruk Ergen de, İstanbul Ümraniye’de bulunan Süleymancılara ait din merkezinde eğitim görmüş. Ve bu eleman sözlerine, “temizlik görevlisi olmasının yanı sıra, çocukların din derslerine de girdiğini,” de eklemiş.

Şimdi burada bir parantez açıp, Süleymancılar Cemaati’ne kısa bir göz atmak zorundayız:

12 Eylül sürecinin tanığı olanlarımızın çok iyi hatırlayacağı meşhur bir İrtica Raporu vardır. İşte 1980 tarihli bu raporda Süleymancılar Cemaati hakkında aynen şu ifadelere yer verilir:

“Ülkemizde yaygın biçimde gizli ve din kaynaklı yasak din eğitimi faaliyeti vardır. Bu faaliyet örgütlenmiştir. Bu faaliyet önlenmezse, ilerde devlete karşı din kaynaklı bir kalkışmanın oluşturulması kaçınılmazdır. Zira, kurs ve okul talebelerine yardım derneği, Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği, ortaokul ve lise çağındaki talebeler için açılmış öğrenci pansiyonları, biçki-dikiş kursu, arıcılık kursu, halıcılık kursu ve benzeri faaliyetler arkasında örtülü olarak yürütülen bu eğitim yerlerinde din bilgileri ve genel kültürleri oluşmamış küçük yaştaki çocuklara laiklik düşmanlığı, Anayasa, devlet ve toplum düşmanlığı aşılanmakta, devletin bir gün mutlaka yıkılacağı öğretilmektedir.”

Görüldüğü üzere Süleymancılar Cemaati de, T.C. üzerindeki menfur emellerine ulaşmak için Gülen Cemaati’yle aynı kulvarda ilerlemekte, hedeflerine ulaşabilmesi için gerekli her türlü olanak en üst mercilerden altın tepsiyle sunulmakta, önüne çıkan bütün engeller aynı büyük eller tarafından itinayla temizlenmektedir. Yani mevcut iktidar, zamanında Gülen Cemaati’ne yaptığı yardım ve yataklığın aynısını bugün Süleymancılar Cemaati’ne yapmaktadır.

Ortak çıkarları varken Gülen Cemaati’ni yıllar boyu yere göğe sığdıramayan, cahil ve yoksul halkı oraya yönlendirmek için her konuda onlara kefil ve referans olan ve bugün zamanında kendi referanslarıyla kandırdıkları insanları hiçbir vicdanî sorumluluk duymadan ‘Fetö üyesi’ diye yargısız infaz ederken, kendileri her türlü suçlarından “kandırıldık, Allah affetsin” diyerek sıyrılıveren bu yetkililer, Gülen Cemaati ile benzer riskleri ve potansiyelleri taşıyan Süleymancılar’dan da benzeri bir kalkışma ile karşılaştıklarında yine mi aynı cümleyi söyleyecekler acaba: “Kandırıldık, Allah affetsin.”

Ve bunu söylediklerinde, 15 temmuz sözde darbe kalkışması esnasında ve ertesinde ‘demokrasi neferliği’ gazıyla “ölmesi ve öldürmesi” için vahşice sokaklara sürdükleri ‘yüzde elli’ yine mi inanacak onlara?

Parantezimizi burada kapatıp konumuza dönecek olursak, bir ülke insanını sürüye dönüştürmenin fıtratı gereği öncelikli hesaplar daima olduğu gibi bugün de çocuklar ve gençler üzerinden yapılmakta, AKP uzunca bir süredir küçük yaştaki çocukların beyinlerinin çekirdekten yıkanması için köy okullarını kapatıp, yoksul ve çaresiz aileleri il ve ilçelerdeki okullara ve cemaat yurtlarına mecbur bırakmaktadır.

Bu şekilde bir taşla iki kuş vurulmakta, hem köy halkı, çocuklarının eğitiminin dışında birçok konuda fikir danıştığı ve yardım aldığı öğretmenden mahrum bırakılarak sadece imamın yönlendirmelerine biat ettirilmekte, hem de evlerinde anne babaları ve kardeşleriyle birlikte uyuması gereken yaştaki küçücük çocuklar, beyinlerinin yıkanması uğruna cemaat yurtlarında sevgisiz, vizyonsuz ve vicdansız insanların karanlık emellerine teslim edilmektedir.

Ve hepimizin malumu olduğu üzere, sonuçları diri diri yakılmaya kadar varabilen bu karanlık emellerin başta geleni de tecavüzdür.

Öyle ki, artık T.C.’nin açılımı Tecavüz Cumhuriyeti haline gelmiştir neredeyse.

Tecavüz! Ne kadar kolay söylüyoruz değil mi. Tecavüz!

Tecavüz bir insanın ruhuna faça atmaktır!

Tecavüz, tecavüze uğrayan insanı, hele de çocuksa, kalan ömrü boyunca korkunç travmalarla, komplekslerle, öfkelerle, kinlerle yaşamaya mahkûm etmektir. Ve en korkuncu da, onlardan yeni şiddet suçluları ve tecavüzcüler yaratmaktır.

Dünyada yapılan kriminal araştırmalar kesin olarak kanıtlamıştır ki, çocukluğunda şiddete, tacize ve tecavüze maruz kalan insanların -elbette ki, istisnalar saklı kalmak koşuluyla- çoğu, yetişkin olduklarında şiddet, taciz ve tecavüz suçlusu olmakta, savunmasız küçücük çocuklarken maruz kaldıkları vahşice saldırıların acısını, kendilerini koruması gerekirken korumayan toplumdan çıkaran birer nefret bombasına dönüşmektedir.

Ne kadar kârlı bir plân değil mi. Bir taşla iki kuş ne kelime, bir taşla sayısız kuş!

Bu sacayağının aileler kısmına gelecek olursak, oradaki manzara ne acıdır ki diğerlerinden daha kirli. Çünkü ciddi bir zihinsel engeli yoksa, ne kadar cahil olursa olsun hiçbir ebeveyn bu korkunç gerçeklikleri görmüyor olamaz. Bu kadar kayıtsızlık, hiçbir çaresizlikle açıklanamaz!

Sekiz, dokuz, on, on bir, on iki yaşındaki küçücük çocuklarını -hele ki Ensar Vakfı skandalının patlamasından sonra- din kisvesi altında yuvalanan bu zehir çukurlarında tecavüze uğrama ihtimallerini gram umursamadan kulamparaların zalim ellerine teslim edebilen anne babaların bu büyük suçunu cehaletle açıklamanın son derece iyimser bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum.

Başta solcular, Kürtler, Ermeniler, eşcinseller olmak üzere, seküler yaşam tarzını tercih edenler karşısında, bu insanlar onlar için hiçbir tehlike arz etmediği halde sırf kendisine benzemiyor diye canavar kesilebilen bu amorf zümrenin, kendi çocuklarının fiziksel ve ruhsal güvenliği böylesine ağır bir tehdit ve tecavüz altındayken böylesine akıllara ziyan bir biat, teslim oluş ve tepkisizlik sergileyerek süt dökmüş kediye dönmesini, hatta ve hatta üç kuruş paraya susturulabilmesini ancak dehşet verici bir teslimiyet, yozlaşma ve kişiliksizleşmeyle açıklayabiliriz.

Sözde müthiş bir namus ve ahlâk timsali gibi gözüken ve bu sözde erdemlerini kutsal dinine bağlayarak herkesin kafasına balyoz gibi indiren söz konusu çarpık zümre, son derece hızlı bir deformasyon süreci yaşamaktadır. Her gün çocuklara dair birtakım cinsel yaklaşımlara cevaz veren açıklamalarda bulunan sözde din âlimlerinin fetvaları ile, kendisine giderek daha fazla tiksintiyle bakan sol ve burjuva kesim arasında pres olmuş, bilişsel yetersizliği, ekonomik çaresizliği ve önderine olan kayıtsız şartsız biatının da katalizörlüğüyle hızla çürümektedir. Öyle ki, çocuğunun tecavüze uğramasını dahi sineye çeker hale gelmiştir; ki, zannımca bir insanın düşebileceği bundan daha derin ve pis kokulu bir çukur yoktur.

Çocuğunu böylesine büyük tehlikelere atmasına gösterebileceği mazeretleri arasında en geçerlisi, yazımızın başında işaret ettiğimiz seçeneksiz bırakılması olabilirse de, her ne olursa olsun bir insan evladının çocuğunu böylesine kayıtsızca kurban edebilmesini ortalama bir insan bilinci ve vicdanıyla açıklayabilmek çok zor. Hele ki, üç kuruş parayla ağzının kapatılabilmesini hiçbir muhtaçlık açıklayamaz.

Buraya kadar çizdiğimiz tablo çok net bir şekilde göstermektedir ki, T.C. plânlı ve programlı bir şeklide ve çok büyük bir hızla korkunç bir uçuruma doğru sürüklenmektedir. Hatta düşüş geri dönüşü olanaksız bir şekilde başlamıştır.

İnsanın çürüdüğü yerde, umut bitmiştir çünkü.

Bu ülke insanının çürümüşlüğü ise, amirinden yediği dayağın ertesinde yaptığı açıklamada, “büyüklerimiz ne emrederse onu yapacağım” diyen zabıta memurunun fotoğrafında en somut ve tiksinç haliyle görünür olmuştur.

Ve bu ülkenin kaderi, demokrasi denilen şarlatanlık sayesinde büyükleri ne emrederse, ne yaparsa ona kayıtsız şartsız biat eden, “büyüğümdür; döver de, miker de… öl dese ölürüm,” diyebilecek kadar onursuzlaşmış, bilinçli olarak cahil bırakılarak nefretle şişirilmiş damızlık seçmenlerin elindedir.

Nitekim son KHK ile de bu korkunç tabloya tüy dikilmiş, bahis konusu çürümüş insanlar “resmî olarak” diledikleri insanı öldürme yetkisini ve ceza almayacakları güvencesini elde etmişlerdir.

Geçmiş olsun.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: