Birbirimizi yaralarımızdan tanıyoruz

Gazeteler, televizyonlar Türkiye’nin ne kadar geliştiğini, saygın olduğunu anlatıp gerçeğin üzerini örtmeye çalışıyor. Kapsamlı bir yıldırma hareketi. Bunda ne kadar başarılılar derseniz kesinlikle yüzde yüz derim. Zira herkes yılmış durumda. Ortalıkta dolanan yolsuzluk belgeleri, tıka basa dolu ceza evleri, kadın cinayetleri, sokakları doldurmuş dilenciler, açlıktan neredeyse nefesi kokan insanların varlığı, emekçilerin borç batağında nefessiz kalması, düşüncenin bastırılması gerçeğini hiçbir şey örtemiyor.

Meclisteki araştırma komisyonları insanları oyalamaktan başka bir işe yaramıyor. Muhalefet ve iktidar o kadar körleşmiş ki beyazı göstersen siyah diyorlar. Sanki kurulan komisyonlar, yolsuzlukların, cinayetlerin üzerini örtmek için kurulmuş.

İşine gelen insan haklarından söz ediyor. İnsan haklarını herkes biliyor ama uygulayan yok. Bu ülkenin ihtiyacı olan tek şey insan haklarını uygulayacak birinin varlığıdır. Bütün insanlar kardeştir, bütün insanlar insan hakları konusunda eşittir hikâyeleriyle her gün kardeşlerin birbirini boğazlamasına tanık oluyoruz.

Güven konusu yaşıyoruz. Bu güvensizlik ailemizden sokağa taşmış durumda. Herkes birbirine kuşkuyla yaklaşıyor. Bu kuşkuyu dağıtacak birine ihtiyacımız var.

Suçlu, kirli bir adam çıkıyor “ben şu kişiye kefilim” diyor ve o suçlu kişi berat ettiriliyor. Ve bu güne kadar alınan mahkeme kararları, işkenceler, hapsedilen insanlar da demek ki birilerinin işaretiyle cezalandırıldı. Zindanlara dolduruldu. Anlıyoruz ki hukuk sadece kavram olarak var.

Her şeyin üzeri adeta bokla örtülmüş. Bu kokunun üzerinde oturmuş seyrediyoruz. Kokuyoruz. Cinayetlerin, yolsuzlukların, insan haklarının üzeri örtülmüş. Yerli basın iktidarın şakşakçısı, yabancı basın Türkiye’yi olanca çıplaklığıyla anlatıyor ama kimin umurunda? Bu teslimiyet, bu kendi yüzümüze yabancılaşma anlaşılır bir durum olsa da cesur birine, birilerine ihtiyacımız var.

Bu gerçekler ne zaman beynimize dank edecek?

Dün kurban olanlar bu gün kahraman ilan ediliyor.

Dün cani olanlar bu gün masum ilan ediliyor.

Dün yurtsever olan bu gün idamla yargılanıyor.

Dün İslamcı olan bu gün Kemalist olarak karşımıza çıkıyor.

Dün solcu olan bu gün tarikatçı olarak karşımıza çıkıyor

Dünün işkencecileri bu gün aklanmış aramızda dolaşıyor.

Dün biat ettiklerine bu gün kandırıldım deyip sıyrılmak sanıldığı kadar kolay mı?

Hayatımızı rastlantılar mı belirliyor? Yoksa saplanıp kaldığımız inançlarımız ve ideolojilerimiz mi belirliyor?

İnsan olmak, insan kalma çabalarımız hiç mi yok? Bu suskunluğun sebebi nedir? Neyi kaybetmekten korkuyoruz? Elimizde ne kalmış? Aile mi? İşimiz mi? Onurumuz mu?

Bu saydığım şeylerin elimizden alındığını ne zaman fark edeceğiz?

Biz birbirimizi yaralarımızdan, acılarımızdan, işkence edilirken çıkardığımız seslerimizden tanıyoruz. Toprak altına gömülmüş, bodrumların altında kalmış cesetlerimizden tanımıyor muyuz?

Birbirimizi cenazelerden, adliye koridorlarından tanımıyor muyuz?

Biz birbirimizi sürgünlerden tanımıyor muyuz?

Acılarımız öfkemiz kadar gerçek değil mi?

Birleşmeye, umuda ihtiyacımız var. Bizi bu umutsuzluk çukurundan çıkaracak birine ihtiyacımız var. Belki bireyler o kadar önemli değil ama gerçekten üzerimize örtülen işkence perdesini kaldırmak için barış çığlığı atanların etrafında birleşmemiz gerekiyor. Ölümü kutsayanları değil yaşamı kutsayanların yanında yer alarak bu bölünmüşlükten, her şeye muhalif olma hastalığından kurtulabiliriz.

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: