Bilim insanlarımızın duyarlılığı | M. Mazhar Özsaruhan

Geçen gün (05.12.2017) tarihinde görülen Barış Akademisyenleri Davası, 12 Nisan 2018 tarihine ertelendi. Barış Akademisyenleri denen olgu nedir ve ne zaman ortaya çıkmıştır şeklinde merak edenlere çok kısa ve net yanıt vermek istiyorum. Barış Akademisyenleri bir inisiyatif grubudur. Bu grup, herhangi bir siyasi oluşum içinde değildir. Özgür düşünen ve ülkenin içinde bulunduğu sorunlara duyarlı bilim insanlarının toplumsal vicdana ve haksızlığa karşı sesini yükselten bir gruptur. Bu grup 11 Ocak 2016 tarihinde bir bildiri yayınladı. Onları bu bildiriyi yayınlamaya zorunlu kılan 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olamayan AKP’nin özellikle PKK, barikat ve hendekleri bahane göstererek Kürt diyarında sivil halka karşı giriştiği katliam hareketidir.

20 Temmuz 2015 tarihinde Suruç’ta IŞİD’in yaptığı bir katliam sonrasında 34 gencimiz öldürülmüştü. Olaydan iki gün sonra 22 Temmuz günü Urfa Ceylanpınar’da IŞİD’e yardım ediyor diye iki polis başından vurularak öldürülmüştü. Ancak nedeni net bir şekilde açıklanmadı. 7 Haziran’da bozguna uğrayan AKP iktidarı, 25 Temmuz 2015 tarihinde PKK’nin muhtemel üsleri olan Kuzey Irak’taki noktaları bombaladı. Bu bombalama olaylarının ardından 8 Ağustos 2015 tarihinde barikat ve hendek dediğimiz PKK’li sempatizanların oluşturduğu ve kendilerine Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) diyen militanların devlete karşı bir tür direnişi ortaya çıktı. Bu direniş hareketi Diyarbakır’ın Sur, Silvan, Lice, Hani, Hazro, Bismil, Dicle, Bağlar, Kayapınar, Yenişehir, Kocaköy; Mardin’in Nusaybin, Dargeçit, Derik; Şırnak’ın İl merkezi, Silopi, Cizre, İdil; Muş’un Varto; Batman’ın Sason, Kozluk; Elâzığ’ın Arıcak ilçesinde ortaya çıktı. Resmi açıklamaya göre bu barikatlara taraf olan TSK, EGM, Özel Harp Dairesi Başkanlığı, Bordo Bereliler ve Köy Koruyucularından oluşan ve Şırnak’ta konuşlandırılan 20.000 asker, polis, korucu ile Yüksekova’da, 10.000 asker, polis, korucudan oluşan devlet gücü ile yaşları 15 -26 arasında değişen ve Öz Savunma Birlikleri diye de adlandırılan 600 ile 2.500 kişilik bir güce sahip ve özünde PKK’ye bağlı başta Yüksekova olmak üzere yukarıda açıklanan merkezlerde çatışmaya giren YDG-H gruplarıdır. Yaşı küçük olanlar genelde Molotof kokteyli, havai fişek ve taş kullanmışlardır. Yine resmi açıklamaya göre kayıpların dağılımı da Şırnak il sınırları içinde 117 asker, polis veya korucu, Sur’da 71 asker, polis veya korucu, Mardin Nusaybin’de 32 asker, polis veya korucu, Yüksekova’da 9 asker veya polis, Şemdinli’de 5 asker, 2 korucu, Çukurca’da 13 asker; toplamda 249 asker, polis veya korucu hayatını kaybetti. Buna karşılık barikatlar dağıtıldı. YDG-H’li militanlardan 2.544 ölü, yaralı ya da tutuklu militan ile Cizre’de 666, Silopi’de 19; İdil’de 125; Şırnak il merkezinde 499; Hakkâri Yüksekova’da 196; Silvan’da 24; Sur’da 301; Bağlar’da 35; Mardin, Dargeçit’te 23; Derik’te 7; Nusaybin’de 494 militan öldürülmüştü. Ancak devlet ölen sivillerin sayısı konusunda çelişkili bilgiler vermiş veya hiç vermemişti.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) raporuna göre Temmuz 2015 ile Aralık 2016 tarihleri arasında en az 30 kentsel alanda yapılan güvenlik operasyonları ve hendek çatışmalarında 2.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu sayının içinde yerel halktan yaklaşık 1.200 kişi öldürülmüştür. İçişleri eski bakanı Efkan Ala’nın AKP’nin Afyon kampında düzenlenen “Terörle Mücadele ve İç Güvenlik” oturumunda milletvekillerine verdiği bilgiye göre Nusaybin nüfusunun o dönemlerde % 22’si göç etmek zorunda kalmıştır. Etkilenen esnaf sayısı 10.300’ü aştı. Aljezeera’nın edindiği bilgilere göre, Şırnak’ın Cizre ve Silopi, Diyarbakır’ın Sur ve Mardin’in Nusaybin ilçelerinin toplam nüfusu 439.000 olan kentlerin % 50’si bölgedeki çatışmalardan etkilenmiştir. Etkilenen nüfus sayısı 220.400 olarak açıklandı. 4 ilçeden göç edenlerin sayısı ise 93.000 civarında. Yani dört ilçe nüfusunun % 22’si göç etmek zorunda kaldı. Bakanlık bu süreçte etkilenen esnaf sayısının ise 10.300 olarak tespit etmiştir. Şırnak’ın Cizre ilçesinin nüfusu 114.000. Bu ilçede olayların yaşandığı mahallelerde etkilenen nüfus 90.000, göç eden nüfus ise 24.000 olarak tespit edildi. Cizre’de sokağa çıkma yasağı ve çatışmalardan etkilenen esnaf sayısı 3.600. Diyarbakır Sur ilçesinin nüfusu 122.000. Sur’da 18.000 kişi göç etti. Etkilenen esnaf 500. Bu bilgiler, bakanlık tarafından verilen resmi verilerdir. Ancak diğer kaynakların verdiği bilgiler resmi açıklamaların iki katı kadardır. Mardin’in Nusaybin ilçesinin nüfusu ise 116.000. Bakanlık, etkilenen nüfusu 39.000, göç eden nüfusu ise 20.000 olarak tespit etti. İlçede olaylardan etkilenen esnaf sayısı ise 2.200 kişidir.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) aşırı güç kullanımı, öldürme, zorla kaybedilme, işkence, konutların ve kültürel mirasın yok edilmesi, nefrete teşvik, acil toplum hizmetleri, gıda, su ve geçim kaynaklarına erimişin engellenmesi, kadına karşı şiddet, düşünce ve ifade özgürlüğü ile siyasi katılım haklarının ciddi ölçüde kısıtlanmasına dair sayısız vaka belgelendirmiştir. Ancak konunun dağılmaması için bu belgeleri açıklamayacağım.

Tüm bunlar bu ülkede yaşanırken, 11 Ocak 2016 tarihinde sayıları 1.128 olan ve sonradan destekleyenlerle birlikte 2.346 sayısına ulaşan Barış Akademisyenleri, bu olup bitenlere dur demek istemişti. AKP hükümetinin yaptığı şey ise bunlara kulak kabartma yerine onları terörist olarak ilan etmeyi seçmiştir. Bu da AKP’nin illa faşizm istiyorum diyen emperyal güçler ile yerli işbirlikçilerinin bu isteklerine karşı koymaması ve faşizmi devam ettirmesi çabalarının bir parçasıdır. Bu durum hiç şüphesiz ki akademisyenlerin ifade özgürlüğüne konan ambargodan başka bir şey değildi.

Bildiri incelendiğinde bilim insanlarımızın sivil halka yapılan bunca zorbalığı görmezlikten gelmelerinin mümkün olmadığını anlaşılacaktır. Bildirinin tam metni aşağıdaki gibidir:

“Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!

Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.

Bu kasıtlı ve planlı kıyım Türkiye’nin kendi hukukunun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.

Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesini, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.

Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz. Müzakere görüşmelerinde toplumun geniş kesimlerinden bağımsız gözlemcilerin bulunmasını talep ediyor ve bu gözlemciler arasında gönüllü olarak yer almak istediğimizi beyan ediyoruz. Siyasi iktidarın muhalefeti bastırmaya yönelik tüm yaptırımlarına karşı çıkıyoruz.

Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.”

Cumhurbaşkanı’nın bu bildiri karşısında bir devlet adamı edasıyla hiç konuşmaması ve olup bitenleri ilgili birimlere devretmesi gerekirken, imzacı akademisyenler için “müsvedde”, “karanlık”, “zalim”, “alçak”, “terör örgütü maşası”, “lümpen”, “vatan haini” gibi kişilik haklarını ihlal eden, akademik kimliği aşağılayan bu tür ifadeler kullanarak “ilgili kurumları gereğini yapmaya” çağırdı. Erdoğan’ın bu çağrısının ardından ülke genelinde imzacı akademisyenlerden bazıları “terör örgütü propagandası”ndan gözaltına alındı. Gözaltına alınan akademisyenler ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. Ardından da KHK ile işlerine son verildi.

6.12.2017 tarihli Bağımsız İletişim Ağı’nda (bianet) çıkan habere göre en az 24 Üniversite’de en az 743 akademisyen olmak üzere toplam 953 personel açığa alındı. YÖK 4 rektörü görevden aldı. AKP iktidarı ne hikmetse açığa aldığı akademisyenlerin tam sayısını vermekten kaçınmıştır bugüne kadar.

AKP’nin davayı bu kadar uzatmasının nedeni 2.346 akademisyenin içinde kopmalar yaşanması ve imzaların geri alınması için ek süre vermesi ile açıklanabilir.

Her koşulda antidemokratik uygulamaları ile burjuvazinin emrindeki AKP iktidarının bu trajik-komik keyfi yönetimi nedeniyle akademisyenlerin yanında olduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Bunları da beğenebilirsin