Ben ve içimdeki boşluk…

Gözlerini tavana dikmiş, boş boş bakıyordu. Bedeni uyuyor, düşünceleri uzay boşluğundaymış gibi havada uçuşuyordu. Bir yanı güne başla diyor, diğer yanı ‘her şeyin canı cehenneme’ der gibi yastığı sarıyordu. Oysa kendini mutlu hissetmesi gerekiyordu. Herkesin özendiği bir hayata sahipti. Zengin bir eş, sağlıklı bir evlat, limitsiz kredi kartları, dayalı döşeli bir ev…

Onun yerinde olmak isteyen binlerce insan vardı. Hem yaşam tarzıyla, hem sahip olduklarıyla, hem de o muhteşem fiziğiyle dikkatleri hep üstüne çekmiş ve kendinden söz ettirmeyi başarmıştı. Arkadaşları bile, onun sahip olduğunu düşündükleri o muhteşem hayata kayıtsız kalamıyorlardı.

Neden bu boşluk duygusundan bir türlü kurtulamıyordu peki? Oysa -başkalarına göre- mutlu olması için bütün şartlar vardı ve hazırdı. Sabahları o yataktan kalkarken hayata uyum sağlamakta neden bu kadar güçlük çekiyordu? Neydi onun bir yarısını yatağa bağlayan duygu? Tavana bakarken neden kendini boş, bomboş hissediyordu? İnsan, her gün aynı soruyu sorar mı kendine? O, soruyordu: Ne istiyorsun hayattan, ne? Bıkmıştı mutluluk oyunu oynamaktan. Avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu aslında, “ben mutlu değiliiimmmm” diye.

Mutluluk neydi sahiden? Zenginlik mi? Lüks arabalar mı? Yatlar, katlar mı? Sınırsız kartlar mı? Hepsi vardı kendisinde. Mutluluğun tanımı bunlarsa eğer neden hâlâ mutsuz ya da yarım-eksik ve hatta umutsuzdu?

Bir sabah uyanıp yatağında yine ölümüne mücadele verirken, eşinin eve mutlu şarkılarla geldiğini hayal etti. Elinde bir hediye yoktu ya da lüks bir mekanda yer ayrılmamıştı. Ama dilinde ıslık, karısının en sevdiği şarkının melodisini çalıyordu. Çok güzel bir hayaldi, ki tavana bakarken ilk defa gülümsediğini fark etti ve bu haline güldü. Ne imkânsız bir düş: Eşim ve ıslık… Adam güce, kadın aşka âşıktı ve kuralcı, detaycı, hayatı göstermelik yaşayan bir adamın dilinden sıradan bir parçanın melodisini duymak galiba imkansızdı. Belki de bu imkansızlıklar onunla tavan arasında özel bir boşluk duygusu yaratmıştı. Adam için değerli olan iş toplantıları, çocuğun notları, karısının övündüğü güzelliğiydi. Hayatını vitrinlik yaşayan bir adamdan daha fazla ne bekleyebilirdi ki?

İlk aşkı geldi aklına. Derin bir nefes aldı. Çok uzun zaman olmuştu, kalbi kan pompalamak dışında farklı bir şey için çarpmayalı. Elini kalbine götürüp o ritimsiz çarpıntıyı ne kadar özlediğini hissetti. Ve özlediği şeyler geldi tek tek aklına. Arkadaşlarıyla buluştuğunda kendini kaybedecek kadar içmeyi, saçmalamayı, dağılmayı, ayakkabılarını çıkarıp sahilde yalınayak dolaşmayı ve bunlar gibi bir sürü basit şeyi özlüyordu. “Ne çok olmuş” dedi kendi kendine, bir deniz kenarında balık ekmek yemeyeli… Sıradan insanların sıradan yaşamlarıydı belki en büyük özlemi. Çünkü kendini bildi bileli insanın en büyük serveti, kendini özgür hissetmesi ve ifade edebilmesiydi. Oysa nasıl bir esaret altında olduğunu biliyor ve zincirlerinden kurtulamıyordu. Her bir halkanın adı ve gerçekliği vardı. Halkalar çoğaldıkça esaret büyüyor ve dayanılmaz bir hale geliyordu.

Bu duygularla meşgulken, eşinin telefonu üzerine irkildi. İş yemeği vardı. Geç saatlere kadar dışarda olacağını ve belki de bu gece eve gelemeyeceğini söylüyordu telefondaki ses. Normalde böyle durumlarda dır dır eden kadınlardan farklı, garip bir mutluluk kapladı içini. Doğrudan çocuğun odasına yöneldi. Hiç yaşamadıkları bir anı, kurallar arasında sıkışmış çocuğuyla yaşamaya kararlıydı. Beraber lüks otomobile doğru ilerlerken başını göğe çevirdi ve derin bir nefes aldı. Uzun zamandır yıldızlar böyle parlak ve yoğun görünmemişti gözüne. Tam o sırada bir yıldız kayar gibi oldu ve tek dilek hakkını, başını okşadığı evladı için kullandı. Ne olursa olsun mutlu bir yaşam sürmesini istiyordu ve kendi yaşantısının aksine kurallardan ve esaretten uzak bir hayat sürmesi için sanki evrene mesaj gönderiyordu. Çünkü zenginliğin ya da paranın satın alabileceği her şeyin, insanı mutlu etmediğini yaşayarak öğrenmişti. Etrafında, çok zengin olup da güzel ve bakımlı eşlerinden kaçmak için kendilerini otel odalarına atan adamların isimlerini tek tek yazabilirdi. Belki herkesin, kendi olabilmek için kaçmaya ihtiyacı vardı. Ve belki olay, sadece, otel odalarında hayvani duyguları yaşarken “ben de bir insanım ve kendim olmaya ihtiyacım var” diyebilmekti.

Uzun zaman olmuştu kendini unutalı. Ve bu gece, yaşama sebebiyle beraber kendini yeniden bulmaya ihtiyacı vardı. Beraber, sahil kenarındaki bir balıkçıya gittiler. Ekmek arası balıklarını yerken, o herkesin markasını konuştuğu ayakkabıları bir hışımla denize attı. Mutluydu. Sanki halkalardan birini kırmış, diğerlerini kırmak için kendinde ve öptüğü evladında güç arıyordu. İnsanın en uzun yolculuğu kendiyle yaptığı yolculukmuş. Ve o, bu yolculuğu kurallar arasında sıkışmış evladıyla yapmaya kararlıydı. Yaptığı seçimin yanlışlığını, denize attığı ayakkabılardan kurtulunca anladı. Çünkü kadın derin ve adam yüzmeye cesaret edemeyecek kadar korkaktı. Belki eskisi kadar rahat olamayacak, ama her sabah uyandığında tavana da boş boş bakmayacaktı.

Çünkü yıldız kayarken dilek tutmanın güzelliğine varmıştı.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları