Barış ve Psikoloji

Son günlerde adını sıklıkla duyduğumuz bir sözcük ‘BARIŞ’, gerek toplumsal olarak gerekse bireysel yaşantımızda ihtiyacını sıklıkla dile getiririz bu kavramın. Peki, bu kavramı hiç düşündük mü? Barış derken neyi kastediyoruz, nedir bu barış, birileri mi getirir onu bizlere, yoksa biz mi alırız yaşamımıza onu, yahut barışın kendisi olmak mıdır aslında aslonan? Sahi nedir bu Barış?
Hangi ihtiyaç bizi ona doğru yöneltir, yoksa doğamızda mı vardır? Yahut tam aksine, çatışma yaratan bir durumu sona erdirmek için mi kullanırız barışı? En yalın haliyle sorarsak, belki de çocuksu bir şekilde Barışmak için önce küsmek mi gerekir yani? Peki, hiç çatışmanın olmaması mümkün müdür, ya da sorun çatışmalarımızı yönetme biçimimizde midir? Eğer doğru yönetebilirsek, mutlak ve sürekli barışı sağlayabilir miyiz?

Şimdi tüm bu soru ve sorgulamalarımızdan sonra, tarihsel olarak insan doğasına, savaşın ve barışın insanda, toplumlarda var olma şekillerine bir göz atalım. Tabi öncelikle savaş denilen şeye insandaki hangi psikolojik, politik psikolojik, toplumsal durumların yol açtığını anlamaya çalışalım.

Öncelikle tarihsel olarak, insan doğasına yaklaşımlarıyla iki farklı kutbu oluşturan ve gerek felsefi, gerek antropolojik, gerek psikolojik, gerekse siyasal olarak insanın özünün iyi/kötü olmasından yola çıkarak, savaş ve barış durumlarını konu edinen iki önemli filozoftan bahsedelim.

Hobbes, ‘insan insanın kurdudur’ derken insanı özü gereği bencil olan, kendi çıkarları söz konusu olduğunda bir diğerinin sınırlarını ihlal eden, sürekli savaşım halindeki bir varlık olarak tanımlarken, Rousseau aksine insanın özü gereği iyi olduğunu ve toplumsal olarak barış içinde olmaya eğilimli olduğunu savunur. Hobbes, insan doğasının bencilliğine vurgu yapar ve bir çeşit kişiler arası güç mücadelesinin doğurduğu savaşımı, insan doğasının doğal bir sonucu haline getirir. Rousseau ise, insanların doğuştan eşit olduklarını bu eşitliğin de en temelde doğadaki yemişlere erişebilmek bakımından yani beslenme ihtiyacını karşılamak bakımından söz konusu olduğu vurgular. Ve bu eşitliğin ne zamanki bir insanın bir tarlanın etrafını çitlerle çevirip ‘bu benimdir’ dediğinde bozulduğunu ve özel mülkiyetin insanın doğasında olan toplumsal barışı zedeleyip bir savaşımı oluşturduğunu dile getirir. Bu yüzden toplumsal barışı sağlamak için ‘toplum sözleşmesi’nin gerekliliğinin önemini vurgular.

Şimdi kısaca felsefi açıdan savaş ve barış, insan doğası, iyi ve kötü kavramlarına değindikten sonra, psikolojik açıdan insan organizmasının ne zaman savaş haline yöneldiğini, barış durumunu -organizmanın güvenlik ihtiyacının korunmuş haliyle, sevgi ve huzur duygularının sürekliliği sağlanması- açıklamaya çalışalım.

Psikolojik olarak insan (organizma) bir tehdit algıladığında, tehlikeli bulduğu bir durumla karşı karşıya geldiğinde ‘savaş ya da sıvış’ (savaş ya da kaç) tekniğine başvurur. Ya da bu durum uzun bir süreye yayılıyorsa yani bu tehdit durumunun organizmada, insan bünyesinde yarattığı psişik gerilim süreklilik kazandıysa bir çeşit anksiyete (kaygı) bozukluğu yaşanır ve organizma bu durumdan kurtulmak için, tehditten korunmak amacıyla ‘kaçma, kaçınma, güvenceye alma’ savunma mekanizmalarını kullanarak geçici süreliğine rahatlar. Bu sorunun çözümüne değil, kaygının körüklenmesine neden olur.

Bir başka açıklamayla öğrenme psikolojisi kuramlarından birinde geçen ‘yapboz’ yöntemi kullanılarak da sorundan kurtulmaya çalışılabilir. Belki bir bakıma ‘ya hep ya hiç’ tarzı bir savunma yöntemi olarak pekala yorumlanabilirse de, ‘yapboz’ yöntemi bazen işe yarayabilir. Kısaca özetlemek gerekirse, yapbozun parçalarını tamamlayamayan çocuğun içinde bulunduğu gerilime son vermesinin iki yolu vardır bu yönteme göre. Birincisi yapbozun tamamlamak, ikincisi de işin içinden çıkılmıyorsa yapbozla uğraşmayı bırakmak yani vazgeçmek… Yine ‘savaş ya da sıvış’ yöntemine geri dönecek olursak, bir üçüncü ihtimalin varlığının da günümüz yaşantısında mümkün olduğu söylenilebilir. Son olarak, savaşınca da sıvışınca da gerilim devam ediyorsa (ki bu iki yöntem de geçici süreli bir rahatlama sağlar.) 3. Ve en etkili yöntem de ‘uzlaşmak’tır.

Bu bilgileri de verdikten sonra, artık psikolojik olarak, insanın ötekine-bir diğerine- karşı saldırgan tavırlar içine girmesine neden olan şeyin aslında tehdit algılayan egonun bir savunma mekanizması olduğunu öğrendik. Ancak, savunma mekanizmalarının yerine baş etme mekanizmaları devreye sokarak, sorun çözme becerilerimizle ‘uzlaşma’yı sağlayabileceğimizi de biliyoruz artık.
Son olarak, hiç çatışmanın, anlaşmazlıkların, fikir ayrılıklarının, farklılıkların olmadığı bir yaşam çok renksiz ve monoton olurdu. Çatışma kavramı, hem bireysel hem toplumsal olarak insana ve insanlığa doğru değerlendirildiğinde ve işlevselleştirildiğinde sonsuz gelişmeler sağlayacak bir kaynaktır. Önemli olan egonun savunma mekanizmalarıyla davranmayarak ve çatışmalardan kutuplaşmalar yaratmayarak, bunun aksine ego çatışmalarını doğru yönetebilecek baş etme mekanizmalarıyla hem bireye hem insanlığa ortak çözümler sunabilmek, uzlaşma dilini literatürümüze ve davranış repartuarımıza ekleyebilmektir.


Bunları da beğenebilirsin