Bab El / Tanrı Kapısı

Üniversite yıllarında, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinde kuramsal sinema ile aslında “film izlemeyi” anlamaya çalışıyor, bir yandan da belki kendimize ilişkin resimlerle öykü kurmanın yollarını araştırıyorduk. Sıra dışı olduğunu düşündüğüm bir yönetmen Nacer Khemir’in üçlemesinden bahsedilirdi o vakitler, özellikle aralarından birinin ismi ilgimi çekmişti, Bab Aziz yani Azizler kapısı… Tasavvuf yahut aşk kuramının çok yönlü ele alındığı ve Arap edebiyatının çeşitli örnekleri üzerinden zahiri yahut batıni aşkın işlendiği bu üçleme, klasik pozitivist dünyanın sunduğu örneklerin dışında ki üslubu ile ilgi çekiyordu.

Özellikle de, “Bab” ya da Türkçe karşılığı “kapı” olan bu kelime zihnimi kurcalıyor, benzer dönemlerde dinlemekten zevk aldığım “Bab-ı Esrar” (sır kapısı) albümü ile de tuhaf bir denklik sergiliyordu…

Kapı, dünya kadim öğretilerinde bir diyardan diğerine geçiş hali bir yandan da hanenin, yani mekânın giriş izninin ilk verildiği yerdi aslında… Budizm’de dört mevsim metaforu ile açıklanan dört kapıdan geçiş unsuru, bireysel yaşamdan, evrensel yaşama tüm süreçlerin açıklamasında kullanılırken, Alevilikte de bireyin miraçtan başlayan yolculuğunun, yine bireysel ve toplumsal yaşamlardaki izdüşümü olarak yansıyordu bir bakıma.

“Ma Homed” olarak tanımlanan ve kadim dillerde “güneş ile ay”ın, “dişil ile eril”in birliğine işaret eden, evrensel uyumun temsiliyetini simgeleyen mana, zahir dünyada Hz. Muhammed olarak Arap coğrafyasında zuhur etmişti. Bu, evrensel planda neye tekabül etmekteydi görmekteyiz/göreceğiz hep birlikte.

Muhammed’in mana aleminden, zahir batın bütünlüğünün sağlandığı aleme geçişteki yolculuğuna Miraç denilmektedir, buradaki ilk eşik ise Muhammed’in sembolik olarak bir kapının önüne Cebrail (vahiy) ile birlikte gelmesiyle başlar. Yerdeki aleme (arz) adım atmadan önce göksel alemde (batın) kişiye verilen tüm isim, sıfat ve fiillerin sıfırlanması ile Haq makamına giriş, işte bu kapıdan geçebilme hüneridir…

Miraç meselesi; ruhun düşmek zorunda kaldığı, düşerken de düşkünleştiği madde dünyasından tekrar yükselmesini ele alırken, bu yükseliş kendisine lehvi mahfuzda (kader yazıtı) verilen hallerden de vazgeçme halini şart koşan bir meclisin katılımcısı olmaktır aynı zamanda. Ata belinden ana rahmine düşmek, düşüp de nice kereler gelip gitmek ile ana rahminden yol alıp tekrar etten kemikten sıyrılıp kırklar meclisinin kapısının önüne gelmek, kimlik meselesinde sorulan ilk soruya da doğru yanıtı vermekle mümkündür… O soru ise Muhammed’e de sorulan “sen kimsin?” sorusudur. Rivayete göre; Miraç esnasında Cebrail’in refakati ile geldiği kapıyı çalan Muhammed “kapıcı” tarafından “sen kimsin?” sorusu ile karşılanır. Önce ceddini sayarak kendini tanımlayan Muhammed içeri alınmaz, “isimlerin ile işimiz yok” denir, Muhammed, Cebrail’in uyarısı ile tekrar dener şansını. Bu kez “Allah’ın Resul’ü” olduğunu açıklar ve “sıfatların ile işimiz yok” denilerek yine kabul görmez… Cesaretini yitirip geri döndüğünde Cebrail tarafından yeniden yönlendirilir ve bu kez faki fasfaki bir kul olduğunu söyler… Aslında kendisine yüklenen kimliklerden sıyrılarak girebildiği bir alem ile karşılaşır… Kırklar makamı Heq divanıdır burası, ancak; hiçleşerek geçilebilen, mananın ilk oluş alemidir.

Muhammed Kırklar meclisine varmadan evvel sahip olduğu peygamberlik hatem yüzüğü yahut kendisinin zahir alemde kullandığı mührünü de kapının sahibine, Aslan’a teslim eder, yüzüksüz içeri girer.

Sıfırlanma ve Haq makamında yeniden doğma, bir yanı ile “birimiz hepimiz hepimiz birimiz için” olma hali, 40 manalık bir topluluğun 90 bin kelama hâkim bir sistemin kurucu unsurları olmalarının birlikteliğini ifade eder. Kırklar makamı bireyin çözüldüğü, ego ve nefsin bittiği, karşıt yahut zıtlığın kalmadığı hal makamıdır. Öyle ki; birinden damlayan bir damla kanın, kırkından akmasıyla kolektif bir oluş birlikteliğidir anlatılmak istenen. Allah’ın sisteminde “Tek Bir” üzerinden işleyiş; sözün, yetkinin, kararın tek bir kişide toplanması değil, manaların kolektif iradede buluşmasına denk düşer. Hz. Muhammed, sıfırlanarak, soyutlanarak kapısından geçip dahil olduğu kırklar meclisinde, döngüsel prensipleri anlar, 90 bin kelamdan kendine pay edileni idrak eder, bir damla kan ile bir adet üzümün kutsal birlikteliğini izler, kolektif iradeye teslim olur, döngüsel olur, cemal cemale birlikteliği kavrar ve arzdaki görevine geri döner…

Miraçta kapıdan hiçleşerek geçiş, arz aleminde de makamların reddiyesi ile Haq’a erişmenin kılavuzudur bir bakıma. Öte yandan kapı metaforu Ana Fatma ile de bütünleşir. İster mağara gibi doğal kapalı mekanlara giriş olsun, ister evin, dergâhın vb. kapalı mekanların içine girmekle ilgili olsun, ister manada bir halden diğerine geçiş olsun, “kapı” dişil prensibin içine giriş olarak yorumlanmaktadır. Bir halden diğerine geçmek için önce içeri girilir, ham iken pişilir, mahlukattan insana evrilme süreci idrak edilerek yolda ilerlenir. Lakin Haq mekanına giriş yani kapıdan geçiş her kişinin harcı değildir. Söz gelimi, Adem’in evrenleri, boyutları gezerken cennete varmadan karşılaştığı Kubbe-i Rahman da benzer bir deneyim yaşatır Adem’e. Harabi’nin tarifi ile “Daha Allah ile cihan yok iken”, “Haq’a hiçbir layık mekân yok iken” Haq mekânı olarak alınan gönül hanesi işte tam da bu Kubbe-i Rahman’ın karşılığıdır. “Şekil verip tıpkı insan” eylenen Âdem, Haq mekanına vardığında mürşidi Ana Fatıma ile karşılaşır. Ana Fatima Hasan Efendi’nin sözleri ile “kubbede yer su, gök duman” olarak kâinatın birlikteliğini de işaret etmektedir. Bu anlamı ile Miraç gerek kırklar mekânında gerekse Kubbe-i Rahman’da, kolektif iradeye tekabül etmektedir. Oluş mekânından yahut Haq kapısından içeri ise mahlukat ya da ölümlü giremediğinden, ölmeden ölmek denilen insani kamilleşme evresinin tamamlanması gerekmektedir. Âdem yahut Muhammed yahut aralarında bulunan 124 bin peygamber, veli, enbiya, evliya ve kamillerin miraç makamına erişmesinin temel koşulu ruh alemindeki bu yükseliştir.

Yolun cümleden ulu olduğu bir yaklaşımla bakıldığında miraç, kişinin içsel süreci, kendinde mevcut tanrısal öze erişimi olarak görülebilir. Herkesin kendi hikayesince yaşayacağı bu süreç söz gelimi Hz. İsa’da doğrudan tanrıya yükselmesi ve göklerde yeniden doğması olarak tarif edilir. Çarmıha gerilmeden evvel tanrının evinin, bir günde yıkılıp üç gün içinde yeniden inşa edileceğini kendisini dinleyenlere belirttiğinde çevresindekiler bunu anlayamamış, Tanrı evi olarak Hz. Süleyman’ın inşa ettiği tapınağı düşünmüşlerdir, “onlarca yıl inşası süren bir tapınak nasıl üç günde inşa olur Ya İsa” dediklerinde, Hz. İsa; Tanrısal mekanın insanın bedeni olduğunu belirtip, tanrı benim içimde mekan tutmuştur, bunu bir gün içinde yıkacaklar, lakin üç gün sonra yeniden dirilecek demiştir. Bu üç günlük ruhsal yolculuk sürecini de ruhun kendi içinde ki tanrısallığa erişimi olarak görmek mümkündür.

Bab Aziz film de, görme engelli yaşlı bir dervişle torunu İştar’ın (Babil mitolojisinde ana tanrıçanın adı) çöldeki yolculukları etrafında şekillenir. Dünya, ahiret, görmeden görme ve nihayet farklı yerlerden aynı zamanda aynı mekâna erişen dervişlerin buluşması filmin ana temasıdır. Peki neydi bu dervişleri farklı diyarlardan birbirleri ile aynı zaman ve mekânda buluşturan hal? Nasıl bir aşk haliydi ki kalpler gönüller bir olmuş, bilineni bilinmez, bilinmeyeni bilinir kılmıştı …

Bab yani kapı, mitolojide özelikle Babil kentinde de kendisini göstermektedir. Orijinal adı “Bab el” olan tarihin en önemli uygarlığının ismi, aslında Tanrı kapısı olarak çevrilmektedir Türkçeye. Bab kelimesi kapıya, El kelimesi ise Tanrıya karşılık gelir. Bu görkemli uygarlığın insanlık tarihine bıraktığı mitler arasında; Tanrıya erişmek için inşa edilen kule (Babil Kulesi), İsrailoğullarının Babil’iler aracılığı ile kendi topraklarından sürülmeleri, Tanrı’nın öfkelenerek insanlık alemine 72 millet ve dil vermesi ve böylece binlerce yıla varan ayrı ayrı millet, devlet olma ihtirasının tohumlarının o vakitten atılması gibi hikayeler yer almaktadır.

Günümüzde hali hazırda, “tek bir” insanın kudretine sığınarak yaşamanın peşine düşen ihtiraslı yaklaşımlar için Babil mitolojileri belirleyici hafızayı oluşturmakta ancak insanın içsel yolculuğuna tekâmül eden kendisinde var olan tanrısal öze erişme niyeti ikincil plana düşmektedir. Zannedilmektedir ki yeryüzünde bulunacak “bab” ile Süleyman’ın mührüne erişilecek, böylece tanrının krallığı dünyada yeniden inşa edilecek, tapınaklar arkasına saklanan kutsal emanetler sahiplerini (!) bulacak, zulüm eden gerekçesini bu hafıza mitlerinden oluşturacak böylelikle Disneyland oyun sahasında, savaş ile barışın dramatik oyunu oynanacak.

Hızını alamayan kurgusal dünyanın aktörleri Babil’in yeni versiyonlarını Suriye sınırında üretmekte, El Bab kentini bu kurgunun ifşa edileceği mitolojik alan olarak tanımlamaktadır. Oysaki Haq’ın iradesinin gelişeceği, şekilleneceği tek alan İnsan-ı Kâmil’in zihni ve yüreğidir. Bu dünya yap boz sahasıdır, militarist tarafların kurtaracağı bir dünya, koruyacağı insanlık alemi ve değerlerin olmayacağı aşikardır. Tek bir lider ile yahut yalandan makamlar, unvanlar içinde tanrısal krallığın peşine düşen Firavuna benzeyerek gerçekleşecek hiçbir ülkü yoktur. Bir önceki devrin Babil Kulesi ile Tanrıya ulaşılamadığını idrak edemeyen insanın yeni kuleler ve duvarlar arasında savaş stratejileri geliştirmeleri ve bununla insanlığı zehirlemeleri günümüzün toplumsal şizofrenisine hizmet etmektedir. İnsanlık aleminin ihtiyaç duyduğu şey ölümü öldürmek değil, KALPLERİ diriltmektir. İnsan-i Kâmil’lerine ve kutsal manaların aşikâr olacağı döneme, kumdan kalelerden inşa edilen oyun sahalarından öte gereklilik duyulmaktadır. Dört kapı kırk makam olarak insanların ve toplumların gelişim seyrini tanımlayan Alevi Bektaşi öğretisinin son kapısı olan Hakikat kapısı, sahipleri ile birlikte var olacaktır, hakikat devrinin sahipleri ise bu devri, bütün mitlerden ve hikayelerden bağımsız olarak geliştiren ve üreten insanlar olacaktır. Çözüm, oyun sahasında aktör olarak kalmaktan çekilmek ve insanın, son belki de en öz savaşının tarafı olmayı göze almaktan geçmektedir. Haq’ı gönüllerde mihman etmek, insanlık alemi adına aşkı koşulsuz şartsız savunmaktan geçer. Bab El, yani tanrı kapısının anahtarı insanların gönülleridir. Çağımız bu alemde bir gün bir yerlerde kendini var etmek adına değil; bu alemi zulme cehennem, hakka cennet kılma adına yola çıkanların çağı olacaktır.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: