AKP, İslam, Faşizm ve Kadınlar*

“Dosis sola facit nenemum.”[1]

Günümüz Türkiyesi’nde siyasal durumdan söz ederken “faşizm” kavramına müracaat etmek, muhalif çevrelerde giderek yaygınlaşan bir eğilim hâlini aldı. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’in ülkenin tüm kurumlarını işlemez hâle getirerek dış politikadan asgari ücrete, otomobil camı filmlerinden hangi üniversiteye kimin rektör atanacağına ilişkin kararları tek bir mercie bağlaması; daha vahimi, bu durumun 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen “Başkan(cı)lık Sistemi” referandumuyla da onaylanmış olması, “Otoriteryen/Totaliteryen” tartışmalarını faşizm tartışmalarına doğru evriltti.
Partinin ve “Reis”inin belirgin ve vurgulu İslâmî referansları ise, konuyu ister istemez “İslâmo-faşizm” söylemine yöneltiyor.
İhtiyatla kullanılması gereken bir terim bu, bence.

“İslâmo-Faşizm” mi?

Batı’nın (aslına bakarsanız, giderek ilişkinsizleşen bir tanım, bu da… Neoliberalizmin “serbest piyasa”nın ebedi zaferini ilan ettiği 1980’li yıllardan bu yana, “Batı”nın kimliğini biçimlendiren Rönesans-Reformasyon-Aydınlanma kaynaklı değer sistemleri bir hayli yıprandı. Ulus-devlet, sekülarizm ve/veya laiklik, temel insan hakları, çok partili demokrasi vb. “Batı Uygarlığı” çevrimine dahil olmak için olmazsa olmaz sayılan kriterlerin tümü, büyük ölçüde aşınarak yerlerini tek bir kritere, “küresel piyasaya dahil olabilme yetisi”ne bıraktılar… Bir başka deyişle, “Batı”, “Kuzey”e dönüştü…) önce “İslâmi fundamentalizm,” ve/veya “İslâmcılık (= Islamism)”, “İslâmi aşırıcılık”, ardından “Siyasal İslâm” terimleriyle tanımladığı görüngü, günümüzde daha çok “İslâmo-faşizm” terimiyle tanımlanıyor. Bu, özellikle Kuzey ülkelerinin siyasal yelpazesinin sağında, muhafazakârlardan neo-faşistlere dek uzanan spektrumda başat eğilim. ABD’nde daha çok Demokrat iktidarların İslâm adına hareket ettiğini iddia eden kişi ve grupların “terörizmi”ni, din/İslâm’dan ayırt etme konusundaki gayretlerine yönelik bir eleştiriden kaynaklanıyor:
“9/11’den bugüne, siyasal İslâm karşısındaki başat Batı tepkisi, ‘terör’ ve ‘şiddetli aşırıcılık’ üzerinde odaklanmak oldu. Bu yaklaşım başarısız kaldı. Yalnızca şiddet edimleri üzerinde odaklanmakla bu edimleri haklı çıkaran, teşvik eden, kutlayan ve cesaretlendiren ideolojiyi görmezden geldik. Bir ideoloji olarak siyasal İslâm (ya da “İslâmcılık”)’a ve bu ideolojiyi yayanlara karşı bir fikir savaşı yürütmemekle vahim bir hata işledik. (…)
Siyaset yapıcılara radikal İslâm tehdidiyle baş etme konusunda yardımcı olmaya yönelik iki akademik literatür dizisi var. İlk dizide İslâmî dinsel fikirler en iyi olasılıkla marjinal bir etken olarak görülmekte. John Esposito, Marc Sageman, Hatem Bazian ve Karen Armstrong gibi yazarlar, İslâmî şiddetin kökeninde yoksulluk ve yolsuzluklara belenmiş siyasal yönetişim gibi değişkenler bileşiminin yattığını öne sürüyorlar. ABD hükümetini ve müttefiklerini bu “kök nedenler”le uğraşmaya çağırıyorlar. Bu yazarlara göre dinsel motiflere odaklanmak en iyi olasılıkla ilişkinsiz, en kötü olasılıkla da zararlı bir sapma. Onlar bir ideoloji olarak siyasal İslâm’la değil, onun adına işlenen şiddet eylemleriyle ilgililer.
İkinci dizideki – görüşleri giderek ağırlık kazanan- akademisyenler ise, İslâmî teoloji, ilkeler ve kavramlardan türeyen radikal bir ideolojiyi mevcut durumun güdücü gücü olarak görüyorlar. Michale Cook, Daniel Pipes, Jeffrey Bale ve David Cook gibi akademisyenler ve Paul Berman ve Graeme Wood gibi yazarlar yoksulluk ve kötü yönetişim gibi etkenlerin ilişkinliğini kabul etmekle birlikte, ABD siyaset yapıcıların İslâmî şiddetin gerisindeki dinsel ideolojiyi ciddiye almaları gerektiğini öne sürüyorlar.
Radikal İslâm’a karşı mücadelede 9/11’den itibaren (hatta daha öncelere dayanan) başarısız politikalar, İslâm’ı esinlediği vahşetten tümüyle arındıran birinci literatür dizisinden türetilmiş öncellere dayanmaktaydı. Ne ki, 2001’den bu yana Amerikan stratejisinin başarısızlığı artan oranda açığa çıktıkça, çabalarımızın başarılı olabilmesi için İslâmî şiddetin altında yatan ideolojiyle baş edilmesi gerektiği görüşü zemin kazanacaktı.” (Ayaan Hirsi 2017)
Bireysel imana müteallik bir inanç sistemi olarak İslâm’dan farklı olarak en genel tanımıyla siyasal iktidara talip ve müdahil olan, siyasal-toplumsal-iktisadi yaşamı İslâmî Şeriat kurallarına göre düzenleme, İslâm’ın hâkim olduğu coğrafyayı yeniden fetih ve genişletme isteği ve eylemleri terimleriyle tanımlanan “Siyasal İslâm”, bundan böyle İslâm militanlarının (daha çok Batılı hedeflere yönelik) “terör” eylemleriyle özdeşleştirilecektir. Bu almaşığın “İslâmo-faşizm” olarak tanımlanması da böylelikle mümkün hâle gelecektir.
Kavramın kuramsal düzlemdeki imali, İran İslâm Devrimi’ni “ileri bir adım” olarak selamlayan Michel Foucault’ya karşı yürüttüğü polemikte Humeyni ve İhvan’ı, solcu olmak bir yana, “faşist” olarak niteleyen, daha doğru bir deyişle bir çeşit “arkaik faşizm” oluşturduklarını söyleyen Fransız Oryantalist Maxime Rodinson’a atfedilir. Ancak tarihçi Walter Laqueur (2006) kavramın imalini, onu ilk kez 1963’de Politics of Social Change in the Middle East and North Africa başlıklı ders kitabında neo-İslâmcı totaliter hareketleri özünde faşist olarak tanımlayan Princeton profesörü Manfred Halpern’e atfetmektedir.
Terimin akademik dünyada dolaşıma girmesi ile politik söyleme mal olması arasında, Batılı hedeflerin İslâmcı köktendinciler tarafından birçok kez vurulduğu bir zaman dilimi gerekti. Ve politikacı saflarında terimi ilk kullanan, bekleneceği üzere, ABD başkanı Bush oldu: Britanya gizli servisinin Transatlantik hava yollarına yönelik bir saldırı girişimini açığa çıkarması üzerine verdiği demeçte “Bu (girişim -b.n.),” diyecekti Başkan Bush, “bu ulusun özgürlüğe aşık toplumları yok etmeye yeminli İslâmo-faşizme karşı savaşta olduğuna dair kesin bir uyarıcıdır.” (Kasım 2006) (Huus ve Cury, 2006)
ABD’li Cumhuriyetçi özellikle de neo-con politikacılar Bush’u yalnız bırakmadılar. Senatör Rick Santorum “topa girmekte” gecikmedi:
“II. Dünya Savaşı’nda Nazizm’e ve Japon emperyalizmine karşı mücadele ettik,” diyordu 20 Temmuz 2006’daki basın toplantısında. “Bugün İslâmî faşizme karşı savaşıyoruz. 11 Eylül’de bize saldırdılar çünkü açıkça deklare ettikleri, tüm dünyayı fanatik yönetimlerine boyun eğdirme misyonları önündeki en büyük engel biziz… Devlet başkanlarından El Kaide’ye bütün önemli İslâmî liderler ABD’yi birincil hedefleri olarak görür ve sürekli İslâmî faşizmin insanlığı yöneteceği yeni küresel hilafetin yaratılacağını vaat ederler.” (Huus ve Cury, 2006)
Dönemin İç Güvenlik Bakanı Michael Chertoff da ikiletmeden ekliyordu: “Mussolini ya da Hitler’de yaşadığımız klasik faşizm olmayabilir; ama Batı toplumu ve hukuk kurallarımızla taban tabana zıt bir vizyona sahip totaliter, hoşgörüsüz bir emperyalizm.”
ABD’nin açtığı yolu Avrupa’nın aşırı sağcıları da kısa sürede benimseyecekti. “Faşizm” lanetini İslâmcılara yıkmak, onların bu suçlamadan ellerini yıkamalarını sağlıyorken, radikal İslâmcıları Batılı değerleri yıkarak cihanşümul bir İslâm imparatorluğu, küresel bir hilafet kurma peşindeki cihatçılar olarak görmek ve tüm bunların İslâm’la uyum içerisinde olduğunu varsaymak, İslâm’ı Avrupa’dan defetme tasarımlarına denk düşüyordu. Böylelikle, örneğin Fransız faşistleri, Résistance Républicain (Cumhuriyetçi Direniş) adlı cephe örgütünün çağrısıyla 11 Kasım 2012’de Paris’te düzenledikleri mitingde “İslâmî Faşizme Geçit Yok” pankartı ardında yürümüşlerdi.[2]
Ama yalnız aşırı sağcılar/faşistler değil. Anaakım soldan da bu görüşe angaje olanlar yok değil. Örneğin, Britanya İşçi Partisi yanlısı Daily Mirror köşe yazarı (Fleet Street Fox müstear adını kullanan) Susie Boniface şöyle diyor köşesinde:
“Bu insanlar Hitler ne kadar gerçek bir sosyalistse o kadar İslâmîler. (…) İslâm içerisinde büyüyen anti-semitik bir hareketin mensupları.
Bu hareket Yahudilerden nefret ediyor, kadınları cami ve çocuklar üzerinde odaklanmaya zorluyor, kitapları yakıyor, farklılıkları bastırıyor, bazı insanların diğerlerinden daha arı olduğunu söylüyor ve en çok doğruyu söyleyip söylemediğini kontrol edecek zekâdan yoksun insanlardan besleniyor.
Bu, 21. yüzyıl faşizmi, başka bir şey değil.
Bu nedenle onlara İslâmcı demekten vaz geçin. Aşırıcı demeyin. Hatta terör de demeyin, çünkü bir tür olarak defaatle alt ettiğimiz bir fikirden korktuğumuzu itiraf etmek anlamına geliyor.” (Fleet Street Fox, 2016)
Dolayısıyla “İslâmofaşizm” teriminin kullanımının “sorunlu” olduğu kanısındayım. Öncelikle, “Batı/Kuzey kapitalizminin, emperyalizmin “Siyasal İslâm”ın yaratılmasındaki rolünü gözlerden gizleyen ve Kuzey’in emekçilerinde “Hür Dünya’nın, demokrasinin, uygarlığın değerlerini topyekûn “şeytanlaştırılmış” Müslümanlarca tehdit edildiği izlenimini ve kitlesel hoşnutsuzluklara uygun bir “günah keçisi” yaratmaya uygun bir söylem oluşturduğundan.
Ancak sorun bundan ibaret değil. Bunun yanısıra, “İslâmo-faşizm” kavramı, İslâm’ı (hatta siyasal İslâm’ı) türdeş, bölünmemiş bir “bütün” olarak görmekten, faşizmi ise kendisini niteleyen tikel vasıflardan soyutlamaktan malûl.
Açımlayayım:
Faşizm zorbalık, kötülük, baskı, zulüm, vb’ni içerse de bunlardan ibaret değildir.[3] Bunlar tarih boyunca var olageldi; faşizm ise 20. yüzyılın özgül koşullarında biçimlenmiş bir görüngü. Bazı tanımlayıcı özelliklerinden soyutladığımızda, faşizm kavramını hiçbir işe yaramayacak (ya da sadece politikalarımızı meşrulaştırıcı bir söylem işlevi görmesine yarayacak) ölçüde genelleştirmiş oluruz.
Hiç kuşku yok ki, faşizm Hitler, Mussolini ya da Franco’nun yaptıklarından ibaret değil. Ama onlar faşizmi teşhis edebilmemize olanak sağlayan kimi kerterizlerini sundu: küçük burjuva sınıf tabanı (ya da daha doğru bir deyişle, umutsuzluğa düşmüş deklase unsurlar), lümpen proletaryayı harekete geçirme yetisi (popülizm), ultra-milliyetçilik, devletin yüceltilmesi, gelenekçilik, anti-demokratizm, anti-liberalizm, kriz dönemlerinde su yüzüne çıkma, şiddete tapınma vb. vb.
Ancak bunlar arasında -burjuva literatüründe genellikle ihmal edilen- iki tanesi, faşizmin olmazsa olmaz/tanımlayıcı niteliklerini oluşturur: modern ulus-devlet(ler)e özgü bir görüngü olması ve/ile büyük sermayeyle ilişkisi. Ulus devleti (yeniden biçimlendirmek suretiyle de olsa) tahkim etmeyi hedeflemeyen bir siyasal hareket, ne denli güce dayalı, zecrî, acımasız, vb. vb. olursa olsun, “faşizm” olarak nitelenemez.
Öte yandan faşizm, kriz koşullarının konumlarını altüst ettiği, derin bir güvensizliğe sürüklediği toplumsal kesimleri, nihai olarak büyük sermayenin tahkimi yönünde seferber eder. Bunu yaparken sermayenin el değiştirmesini sağlayabilir, kapitalist sınıfın bir kesimini mülksüzleştirebilir (Nazi Almanyası’nda Yahudi sermayesinin “Almanlaştırılması”nda olduğu gibi), uluslararası sermayenin bir kesimiyle çatışma içine girebilir vb’leri. Ama kapitalizmden vaz geçemez!
Faşizmin din ile ilişikleri oldukça tartışmalıdır ve çok farklı biçimler alabilmektedir: Nazizm’deki pagan etkilenimlerinden İtalyan faşizminin ruhban karşıtlığına, günümüz Avrupa neo-Nazilerinin sekülarizmine, ya da din ile daha “barışık” formatlara:
“Romanya buna iyi bir örnektir; burada rahipler Başmelek Mikael lejyonlarının (sonradan Demir Muhafızlar) faaliyetlerinde önemli roller üstlendiler; aynı şey Hırvatistan’da Ustasha rejimi için de geçerlidir. Belçika’da feşist Rexist’ler başlangıçta ülkedeki önde gelen Katolik gençlik hareketiydi. Britanya faşist grubunun lideri Sir Oswald Mosley savaştan sonra, hareketi daha dindar olsaydı çok daha başarılı olacağını yazacaktı. Bu bağlamda, Hıristiyan manevî devrimiyle faşizmin bir arada bulunabileceğine inanan ABD’nde Peder Coughlin (ya da papaz Gerald Smith)’den de söz edilebilir.”[4]
Gelelim İslâm’a…
Dinler tarihleri boyunca farklı coğrafyalarda, aşiretlerden imparatorluklara, kırsal komünlerden ulus devletlere çok farklı toplumsal-siyasal örgütleniş biçimlerinde, zıt çıkarlara sahip sınıflara seslenen, dolayısıyla da ikircim yüklü ideolojilerdir. Farklı tarihsel kesitlerde, farklı toplumsal kesimler tarafından farklı biçimlerde alımlanır, yorumlanır ve uygulanırlar.
Binlerce yılı bulan tarihlerinde hem yayıldıkları coğrafyanın arz ettiği kültürel çeşitliliğe, hem de içine yerleştikleri toplumların geçirdikleri değişimlere uyarlanır, bu süreç içerisinde de bölünür, çeşitlenir, çatışan tarafların mücadelelerinde tarafları destekleyen zıt söylemlerin kaynağını oluştururlar.
İslâm bunun dışında değil. 7. yüzyılda bağrında biçimlendiği Arap ticaret merkezlerindeki Muhammed peygamberin va’zettiği İslâm’la, Abbasîlerin, Endülüs Emevîlerinin, Karmatilerin, Humeyni’nin, Suudî şeyhlerinin, ABD’li siyahların İslâm Ulusu’nun, IŞİD’in, ya da ne bileyim, İhsan Eliaçık veya Recep Tayyip Erdoğan’ın İslâm’ı arasında söylem ve fiiliyat olarak tarihsel-toplumsal ama en çok da sınıfsal gerekçelerden kaynaklanan dağlar kadar fark var. Bu nedenle din üzerinde düşünürken hangi tarihsel-toplumsal koşullarda hangi sınıf(lar)ın ideolojik ifadeleri olduğu sorusunu mutlaka sormalıyız kendimize…
Bugün temelde Muhammed Peygamber ve Dört Halife döneminde yaşandığı hâliyle İslâm’ın “saf” hâline dönme (diriliş), İslâm yasalarını (Şeriat) siyasal-toplumsal yaşamda hâkim kılma, bazı savunucularınca İslâm’ı tüm dünyada egemen kılma retoriklerinden kalkınan siyasal İslâm dahi homojen, çelişkilerden arî bir bütünlük göstermiyor. Ve Suudî prenslerinden IŞİD’ci savaş lordlarına, Orta Doğu’daki nüfuzu genişletme peşindeki İranlı molla rejiminden bin odalı Kaç-Ak Saray’ında bir yandan Türkiye kapitalizmini eş-dost kapitalizmine dönüştürürken bir yandan da İslâm dünyası önderliği düşleri kuran Recep Tayyip Erdoğan’a farklı ve çatışmalı iktidar heveslerinin ideolojik payandasını oluşturuyor.
Siyasal İslâm’ın post-kolonyal dönemde hem emperyalizmin yağma ve talanına hem de 20. yüzyıl boyunca eski sömürge topraklarında oluşan Batı-tipi ulus devletlerin, seküler yönelimli, Batılılaştırıcı diktatörlerin elinde aşiretlerini, eş-dostu kayırıp kolladıkları kliyentalist mekanizmalara dönüşmesine duyulan tepkinin ürünü olduğunu vurgulayan Kepel (1994) haklıdır. Bu siyasal hareketin toplumsal tabanını beyaz yakalı orta sınıf, öğrenciler, esnaf, zanaatkârlar, küçük ticaret erbabı küçük burjuvazide teşhis eden Chris Harman (1994) da öyle. Ancak iktidar deneyimi, yani iktisadî kaynakları denetleyebilme yetisi ve uluslararası güçlerle girdikleri ilişkiler, Siyasal İslâm’ı da çeşitlendirip farklılaştırmaktadır. Örneğin Mısır’da “anti-emperyalist” söylemlerle ortaya çıkan İhvan, 2000’li yıllarda, Cumhurbaşkanı seçtirdiği adayı Mursî iktidarıyla birlikte neoliberal politikaların savunucusu ve uygulayıcısı oldu:
“İhvan’ın devlet müdahalesinden uzak serbest teşebbüs amentüsü, neoliberal doktrine Mübarek döneminde başat olan kapitalizm biçiminden daha fazla yakındır. Bu, özellikle İhvan’ın mürşitten sonraki ikinci adamı ve en muhafazakâr kanadının temsilcisi olan Hayrat el-Şatir ya da İhvan’ın son derece zengin ve seçkin bir üyesi olan, iş dünyasına El-Şatir’in ortağı olarak atılmış, bugün ise oğluyla birlikte tekstil, mobilya ve ticaret sektörlerinde 400’den fazla personelin çalıştığı bir şirketler topluluğunu yöneten Hasan Malek’in vurguladığı yorum için geçerlidir. (…) Eski bir İhvan üyesi olan Semih Elbarki, ‘Klasik tarzda sınıflandıracak olursak, İhvan’ın iktisadî vizyonunun özü aşırı kapitalisttir,’ diyor.” (Achar, 2013)
“Antiemperyalist” dedim. Aslında sanırım tüm versiyonlarıyla birlikte Siyasal İslâm’ın “yumuşak karnı”nı oluşturan nokta bu. Harman’ın (1994) aşağıdaki saptamaları siyasal İslâm’ı anlamada kritik bir önem taşıyor:
“Bu tip hareketler, emperyalizme karşı gerçek bir mücadeleden, onun kültürel sonuçları olarak gördükleri şey(ler)e karşı salt ideolojik mücadeleye yönelmekle konuları birbirine karıştırıyor. Maddi sömürüdense ‘kültürel emperyalizm’ yanlış giden her şeyin kaynağı olarak görülüyor. Bu durumda mücadele halkı gerçekten yoksullaştıran güçlere değil, ‘yabancı’ dilde konuşanlara, ‘yabancı’ dinleri kabul edenlere ya da sözde ‘geleneksel’ yaşam tarzlarını reddedenlere yöneliyor. Bu, yerel sermayenin ‘yerli kültür’ü en azından kamusal alanda uygulamayı kolay bulan kesimleri için son derece uygundur. Aynı zamanda başkalarını işlerinden ederek kendi kariyerlerini ilerletebilen orta sınıf kesimlerinin doğrudan maddi çıkarınadır. Ancak bu tarz hareketlerin bir sistem olarak emperyalizme yönelik tehditlerini sınırlandırır.
Şu hâlde İslâmcılık hem popüler hoşnutsuzluğu harekete geçirir hem de onu felce uğratır; hem insanların bir şeyler yapılması gerektiğine değgin duygularını destekler hem de onları çıkmaz sokaklara yöneltir; hem devleti istikrarsızlaştırır hem de devlete karşı gerçek mücadeleyi sınırlandırır.”
Bu “pseudo” antiemperyalizm, ya da daha doğru bir deyişle anti-Batıcılık, böylelikle bir yandan merkezleri Washington, New York, Londra ya da Bonn’da olan Çokuluslu şirketlerle iş ilişkilerine girer, onlarla ticareti yürütürken, bir yandan da Batı’nın kültürel etkilerine karşı “savaş” yürütmeye olanak sağlar.
İster zenginlerinki, ister yoksullarınki olsun, siyasal İslâm, içinde boy attığı toplumun (Batı emperyalizmi tarafından “kirletilmeden” önceki) “saf” (?) hâline geri dönmesini va’zeder. Bu anlamda muhafazakâr ve gelenekçidir…
Bir yandan uluslararası kapitalist sistem ile başarılı bir biçimde ilişkilenebilme yetisi, bir yandan da kültürel muhafazakârlığı/gelenekçiliği siyasal İslâm’ın bazı versiyonları ile faşizm arasında ilişki kurabilmeyi mümkün kılıyor.
Kanımca, “İslâmo-faşizm” terimi, tüm İslâm’ı, Müslümanları hatta Şeriat’ı siyasal-toplumsal yaşamda hâkim kılma yolundaki girişimleri ya da Müslüman-olmayan bir ülkede İslâm’a uygun olduğu varsayılan bir yaşam tarzını sürdürme ısrarını damgalamak için değil de, İslâmcı söylem ve pratikleri kapitalist sermayeye erişmek, onu temellük etmek, savunmak, büyütmek… için kullanıldığında ilişkinleşebilmektedir. Hiç kuşkusuz faşizmin diğer tanımlayıcı özellikleriyle (anti-demokratizm, toplumun deklase kesimlerinin seferber edilmesi, ultra milliyetçilik, vb.) ya da bunların bir kısmıyla birlikte işlerliğe konulduğunda…
Recep Tayyip Erdoğan ve AKP İslâmı’na bu açıdan bakmakta fayda var…

AKP İslâmı

AKP başlangıçta ABD ve AB’nin farklı gerekçelerle desteklediği bir “ılımlı İslâm” “proje”siydi. ABD daha çok “radikalizm”e doğru kayan Ortadoğu ülkelerine, “ılımlı”, “demokrasiyle barışık”, “modern” bir İslâm ülkesi modeli sunmak ve onun aracılığıyla bölgeye nüfuz kanalını açık tutabilmek amacıyla. AB ise kapısındaki ısrarlı üye adayının “farklı” bir uygarlık çemberine mensup olduğu bilinciyle üyelik ısrarından vazgeçip, yine de kıtaya yönelik göçleri massedecek bir tampon bölge oluşturması umuduyla…
Ne de olsa dünya değişmiş, katı olan herşey, buharlaşmış, modernitenin kategorileri arasındaki kesin sınırlar muğlaklaşmıştı. Ulus-devletler etkinliklerini yitiriyor, İnsan Hakları kültürel bağlamlara göre farklı yorumlara tabi tutulabiliyor, laikliğin katı sınırları esniyor, kapitalizm daha “müsamahakâr” bir hâle geliyordu…
“İçeride” ise hevesler değişikti: Kurucu ideoloji Kemalizm’le hesaplaşmak, 1980’li yıllarda neoliberalizme geçiş yapan ülkede “Anadolu Kaplanları”nın sermaye pastasındaki payını büyütmek, dinine, imanına sahip çıkan bir toplumu yeniden biçimlendirmek, Osmanlı’nın lebensraum’unu ihya ederek İslâm Dünyasının lideri olmak, o güne değin “laikçi” elitlerin yararlandığı ayrıcalıkları temellük etmek…
İslâmcıydılar, hiç kuşku yok. Ancak İslâmcılıkları bu heves, arzu ve perspektiflerine belenmişti.
İktidarları toplumun kendini Batıcı-laik elitler karşısında “ezik” hisseden kasabalı, Sünni, muhafazakâr/maneviyatçı kesimlerinin dişine değdi: İmam-hatip çıkışlı, karısının, kızlarının başı bağlı, “kodu mu oturtan”, kaba-saba ama harbî, gerektiğinde tüm cihana kafa tutan, İsrail’e posta koyan, Amerika’ya efelenen, Cuma’ları hiç kaçırmayan bu “Reis”i sevdiler. Sevdiler, çünkü onlara kapalı duran bir evreni ilk defa önlerine açmıştı: muhtarlar ellerini kollarını sallaya sallaya Saray’a gidiyor, TV ekranlarından kendilerine benzeyen “fikir adamları” anlaşılmaz bir dilde konuşmak bir yana, onların düşlerine, onların ufuklarıyla sesleniyor; koskoca hâkimler, omzu kalabalık generaller bir gecede kulaklarından tutuldukları gibi kapı dışarı ediliyor, üç-beş yıl önce başörtülü kızlarını okullara almayan profesörler şimdi el-pençe divan duruyordu üniversite mezuniyeti şaibeli “Reis”in karşısında… AKP’li belediyeler varoşlarda erzak dağıtıyor, işi mobilya, TV dağıtmaya vardırıyorlardı. Patronlar Ramazan’da birlikte oruç açtıkları iftar çadırları kurduruyor, Diyanet her köşe başında hayatlarını tanzim etmelerini sağlayacak yanıtları sağlıyordu: “diş fırçalamak oruç bozar mı?” dan, “akıllı seccadenin arkasında kıldığım namaz kabul olur mu?” ya, “altın rengi pantolon giyiyorum, haram mı?” ya kadar…[5]
Toplumsal destek tabanı genişledikçe, parti ile taban arasındaki rezonans arttıkça ve daha da önemlisi, kitleler “Reis ne yaparsa yapsın haklıdır/doğrudur” kalıbına döküldükçe “Kemalist vesayet rejimini yıkarak demokratikleşmenin önünü açmak”, “laikliği din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alacak biçimde yeniden tanımlamak”, “Kürt sorununu çözmek”, “AB’ye tam üyelik” perspektifleri/vaadleri bir bir bagajdan atıldı.
Yerini bu tabana yaslanarak toplumun her kesimine nüfuz eden, ona hükmeden, denetleyen, onu dönüştüren bir “tek adam rejimi” kurma arzusuna bıraktı. “Türk tipi başkan(cı)lık sistemi önermesinde vücut bulan, İslâm ile milliyetçiliği kaynaştıran bir diktatörlük modeli…
Şunu görmek gerek: AKP gövdesi birbiriyle uyumlu görünse de alttan alta çelişen iki kesimden oluşuyor: Marmara sermayesinin Cumhuriyet tarihi boyunca ayrıcalıklı konumu karşısında kendisini “dışlanmış” hisseden ve/fakat 1980’lerin neoliberal açılımıyla rüzgârı arkasına alarak küresel sermayeyle entegre olma yolunu açan Anadolu sermayesi. Ve Kemalist laikliğin marjlara ittiği, baskıladığı ve denetim altında tuttuğu, taşra kökenli küçük burjuvazi (esnaf, küçük ticaret erbabı, küçük imalathane sahipleri…) sınıf temelli tarikat ve cemaatler. Her ikisi de “elhamdülillah Müslüman”, buna şüphe yok. Ancak Ülker’lerin, Cengiz’lerin, Limak’ların “İslâm”ıyla, Perşembe akşamlarını dergâhta zikreden, Cuma’yı mahalle arası camide eda eden, kafası bozuldukça palasına sarılıp protestocu kovalayan esnafın İslâm’ı farklı. İkinci grup, toplumun konumunu yitirmekte olan, her krizde biraz daha dibe çekilen kesimlerinden oluşuyor. Ama tarikat/cemaatler onların ayakta kalabilme kaynaklarını oluşturuyor. Yalnızca “manevi destek” sağladığı için değil. İktidar, onlarda toplumun her köşe bucağına nüfuz edebilmenin aracını görüyor. Yani bugüne dek “laikçilerin” elinde “dinini-imanını yitirmiş” bir toplumu yeniden terbiye etmenin aygıtı olarak değerlendiriyor onları. Bir çeşit, “tetikçiler”, yani. Ve önlerini açıyor. Bakanlıkların kadroları, polis teşkilatı, Milli Eğitim teşkilatı önlerine seriliyor; kurdukları vakıflar aracılığıyla devlet olanaklarından nemalandırılıyorlar.
Böylelikle alt-orta sınıf olarak yitirdikleri konumu geri kazanırken, fırsatı ele geçirmişken bir yandan sermaye içindeki paylarını arttırmaya (yalnızca ekonomik değil, sosyal ve siyasal sermaye: yakın zaman öncesi Adıyaman’ın bir köyünde alkoliklerin bu “illetten” kurtulmak için gittiği bir önemsiz dergâh olan Menzil grubu, aniden başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere devlet bürokrasisinde dal budak sarmasını nasıl açıklamalı?); bir yandan da topluma kendi bildikleri İslâm doğrultusunda şekil şemal vermeye çabalıyor. 9 yaşındaki kıza çocukların evlendirildiği, tarikat yurtlarında erkek çocukların tecavüze uğradığı ve olayın sessizce geçiştirildiği, kadınların dizlerinin, boyunlarının, saçlarının tellerinin görünmesinin cehennemlik sayıldığı, LGBTI’lerin mahallelerden kovalandığı, bira içen gençlerin darp edildiği, Ramazan’da sigara içenlerin linçe uğratıldığı, Alevilerin evlerinin işaretlendiği, kentlerin mahalle mahalle, ev ev taranıp hane sakinlerinin etnik, dinsel, siyasal eğilimlerinin kayıt altına alındığı bir İslâm bu… Hiç kuşku yok ki, son yıllarda giderek yoğunlaşan “tek adam”lık hevesinin tamamlayıcı bir parçası: monolitik, itaatkâr, korkuya dayalı bir toplum yaratmanın aygıtı…

Ve Kadınlar…

“Üsttekiler” diledikleri kadar “Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj, kadını erkeğin seviyesine çıkarmayı, onunla eşit haklara sahip bir konuma yükseltmeyi hedefliyordu,” “Kadın haklarını ihlal yerine daha da geliştirip ileri götürmek bizi Cahiliye döneminden uzaklaştıracaktır,” (Savaş, 2013) filan desinler, ya da kadınların Chanel tesettürleriyle AVM’lerde salınmasını İslâm adına kazanılmış bir “zafer” olarak alkışlayadursunlar, “onların” İslâm’ı “kadın tesettürlü de olsa çalışamaz; yabancı erkeklerle aynı ortamda yalnız kalırsa bu ‘halvet’e girer” (Cübbeli Ahmet Hoca), “Kadının fıtratında köle olmak var” (şarkıcı Uğur Işılak), “Yani kızın şu sokaktan geçip de okula pantolonla giderken yüreğin parçalanıyor mu senin? 18 yaşında kaşını aldıran kızın üniversiteye giderken o hâlde, yüreğin parçalanmıyorsa vallahi kıyamet günü cehennem seni parçalayacak,” (İlahiyatçı İhsan Şenocak); “Açıl kızım, gelen öpsün giden yalasın” (Metin Balkanlıoğlu/ İsmailağa cemaati) kıvamındadır.
Şunu kabul etmek gerek, “üsttekiler”in 15 yılda kurdukları vurgun ve talan düzenini sürdürebilmesi ve de “İslâm âlemi önderliği” hevesiyle dış politikadaki çuvallamaların gözlerden gizlenmesi, bir çeşit İslâmcı misyonerlik şevkiyle toplumsal dokunun her santimine nüfuz etme görevine girişmiş bu “aracı”larla iyi geçinmeye, onlarla rezonans içerisinde olmaya bağlıdır. Toplumun yoksulları, işçiler, emekçiler ne denli “İslâmcılaşırsa”, artan sömürüden, kamu kaynaklarının har vurup harman savrulmasından, taşeronlaşmadan, yaygınlaşan işsizlikten, tırmanan hayat pahalılığından, dış politika fiyaskolarından o denli az rahatsız olacaktır. İktisadî-siyasal yaşamın yeniden dizayn edilmesine rıza, “kültürel” rızanın üretilmesine bağlıdır; “kültürel rıza”yı sağlama misyonunu üstlenenler ise, tarikat ve cemaatlerdir.
Kadınlar, kadınların bedenleri ve yaşam tarzları bu “kültürel rıza” için en kolay alandır: Değil mi ki İslâm dini devasa bir misojin Sünnet literatürüyle, ataerkine, eril narsizme payandalık edegelmiştir… Değil mi ki neredeyse tüm bir İslâm coğrafyasında kadınlar standart yurttaşı oluşturan erkekler nezdinde ikincil, tabi, denetim altında tutulması gereken varlıklar olarak kodlanmıştır… Ve “fıtratları” gereği, analıkla, ümmeti çoğaltmakla yükümlendirilmişlerdir… Ve analığın “yan sektörleriyle”: çamaşır, bulaşık, temizlik, dikiş-nakış… Ve nihayet, değil mi ki Batı, “İslâm âlemini zaafa uğratabilmek, yenik düşürebilmek” için öncelikle kızların, kadınların açılıp saçılmasını, sokaklarda serbestçe dolanmasını sağlamıştır ve “Ümmet’i kurtarmak” öncelikle kadınlar üzerindeki yabancı tesirlere karşı savaşmak demektir…
Evet, kadınların hayatlarının, çalışmalarının, dış görünüşlerinin eril denetim altına alınması, sınırlandırılması, İslâmcı elitlerle onların “tetikçileri”nin mutabık olduğu, toplumun kültürel açıdan fethinin simgesel ve reel açılardan yüklü, önemli bir bileşenidir.
Böylelikle, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar olduğu 2002’den günümüze, Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Raporlarında Türkiye her yıl biraz daha geriye düşer: 2006’da 115 ülke içinde 105. sıra, 2013’de 136 ülke içinde 120. sıra, 2017’de 144 ülke içinde 131. sıra…
Nasıl mı? Günümüz Türkiyesi’nde kadınların siyaset alanındaki temsili % 15’lik “cam tavan”a takılıp kalmıştır; yerel yönetimlerde bu oran % 5’leri aşamamaktadır. Kadınların eğitim dışına düşme oranı artmıştır: OECD’nin 2016 verilerine göre, çalışmayan ve aynı zamanda eğitim-öğretimine devam edemeyen 15-19 yaş arası kadınların toplam nüfusa oranı yüzde 24,5 iken, aynı yaş aralığında erkeklerin oranı yüzde 12,62 dolaylarındadır[6] Buna koşut olarak istihdam içindeki payları düşmektedir: % 27… En geçici, en düşük ücretli, en “kayıtdışı” işlerde çalıştırılıyor olmaları, cabası. Ve herkesin ezberlediği oran: AKP iktidara geldiğinden bu yana aile içi şiddetteki artış oranı: % 1400’de seyretmektedir.
Bu tabloyu, kadınları resmi söylemde “müstakil” bir varlık olmaktan çıkartıp bir “aile varlığı” olarak tescil eden AKP muhafazakârlığı yaratmıştır. İslâmcılık’la milliyetçiliğin birbirine karıldığı, hangisinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını kestirmesi güç, ve giderek “tek adam” diktatörlüğüne yönelmekte olan bir muhafazakârlık… İslâm, milliyetçilik ve faşizan eğilimlerin bir alaşımı[7]…
Kadınlar bu zehirli alaşımın ilk ve en kolay kurbanları olagelmiştir. Tüm faşizmlerde, faşizan yönelimlerde olduğu gibi. Çünkü bu yönelimler, tabanın desteğini güvence altına almak üzere alt sınıfların en sıradan, en yontulmamış hissiyatını ve düşüncelerini sürekli kaşıyarak “asgarî müşterekler” hâlinde tesis etmek durumundadır: ayrıksı olandan nefret, ataerki, ailenin yüceltilmesi, şovenizm, din-iman çağrıları, saldırganlık, süreğen bir mağduriyet duygusu, “şanlı tarih” kurgusu, ahlâkçılık, ortalama erkeğin şişirilmiş egosu…
Şunu akıldan çıkarmamak gerek: İster İslâmcılıktan beslensin ister Aryen mitolojisinden; faşizm(ler) devletlerini tahkim eder, alt sınıfların enerji ve sadakatını büyük sermayenin hizmetine sunarken, bunu kadınları feda ederek yaparlar…


N O T L A R
[*] Toplum ve Hekim, Cilt:33, No:1, Ocak Şubat 2018…
[1] “Zehiri yapan dozudur.” (Paracelsus.)
[2] İslamophobia Today, “French Fascists Protest ‘Islamofascism’”, 11 Kasım 2012, http://www.islamophobiatoday.com/2012/11/11/french-fascists-protest-islamofascism/
[3] Stanford Üniversitesi’nden dilbilimci Goeffrey Nunberg “faşist” teriminin son on yıllarda hem sağ hem de solda baskıcı ve zalim olan herkesi, her şeyi tanımlamak için kullanıldığını kavramın bu yolla tanımını yitirmekle birlikte duygusal etkisi için suiistimal edildiğini söylüyor. Böylelikle, Nunberg’e göre “faşizm” tanımı, büyük güçlerin müdahalelerinin gerekçesi olarak kullanılabiliyor: “Böyle bir stratejiye (örneğin zora dayalı güvenlik önlemleri dayatmak) karar verdiklerinde faşizm analojileri retorik açıdan akıllıca bir çözüm gibi gözüküyor. Böylelikle geçmişin ‘haklı savaşlar’ına gönderme yapmış oluyorsunuz.” (Huus ve Cury, 2006)
[4] Laqueur (2006). Laqueur makalesinde “klerik faşizm”den söz ediyor: “Klerikal faşizm terimi çok eskilere dayanıyor. Bulabildiğim en eski kaynak Mussolini’nin Roma yürüyüşünden önceye, 1922’ye tarihleniyor. Kuzey İtalya’da, Katolisizm ile faşizmin sentezini savunan bir grup Katolik mümine gönderme yapıyordu.”
[5] “Alo Fetva hattına gelen telefonlar şaşırttı”, CNN Türk, 06.07.2017, https://www.cnnturk.com/turkiye/alo-fetva-hattina-gelen-telefonlar-sasirtti.
[6] http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-41581524
[7] Magdalen M. Wagner (2016), tez çalışmasında Türkiye’de kadınların uğramakta olduğu hak kayıplarının, siyasal İslam kadar, Tayyip Erdoğan’ın diktatörlük eğilimleriyle bağlantılı olduğunu savunuyor.

KAYNAKÇA
Achcar, Gilbert (2013), “The Extreme Capitalism of Muslim Brotherhood”, Middle East Online, 04.06.2013, http://www.middle-east-online.com/english/?id=59234
Ayaan Hirsi, Ali (2017), “How to Counter Political Islam”, Hoover Institute, https://www.hoover.org/research/how-counter-political-İslâm
Fleet Street Fox (2015), “Islamists aren’t Islamic – they’re just 21st century fascists”, 16 Ocak 2015, http://www.mirror.co.uk/news/world-news/İslâmists-arent-İslâmic—theyre-4990035
Harman, Chris (1994), “The Prophet and the Proletariat”, International Socialism Journal 2:64, Güz 1994.
Huus, Kari ve Tom Cury (2006), “The day the enemy became ‘Islamic fascists’” 8.11.2006, http://www.nbcnews.com/id/14304397/ns/politics/t/day-enemy-became-İslâmic-fascists/#.WkoehSZG3IU
Kepel, Gilles (1994), The Revenge of God, The Resurgence of Islam, Christianity and Judaism in the Modern World, Polity Press
Laqueur, Walter (2006), “The Origins of Fascism: Islamic fascism, Islamophobia, Antisemitism”, 25 Ekim 2006, https://blog.oup.com/2006/10/the_origins_of_2/
Savaş, Rıza (Prof. Dr.) (2013), “Kadın ve İslâm” KADEM, / 28 Eylül 2013, http://kadem.org.tr/kadin-ve-İslâm/
Wagner, Magdalen M. (2016), “The Decline of Women’s Rights in Turkey: Is it Political Islam…or Tayyip?”, University of Colorado, CU Scholar.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları