AKP Analizlerinin Bir Yüzü: Sınıftan Kaçış

Melehat Kutun-Tolga Tören

Son yıllarda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına yönelik eleştiriler büyük ölçüde “otoriterleşme” kavramı çerçevesinde dile getiriliyor. Kavramı yaygın bir şekilde kullanan çevrelerin başında ise, geçmişte AKP’ye destek veren liberal/sol liberal çevreler, yani merkez-çevre analizinden hareket ederek AKP’yi çevrenin temsilcisi olarak gören, buradan hareketle de onu, “merkez” olarak tanımladıkları devlete ve onun ideolojisi olan resmi ideolojiye karşı bir aktör mertebesine koyarak destekleyen kesimler geliyor. Oysa aynı kesimler 2002 Kasım seçimleri ile kurulan AKP iktidarını “muhafazakar demokrat inkılap”ın öznesi mertebesine yerleştirip zımni ya da açık bir şekilde destekliyorlardı.

Örneğin bu çevrenin önemli temsilcilerinden birisi olan Ömer Laçiner, Kasım 2002 seçimlerinin hemen öncesinde şu satırları dile getiriyordu: …sonuçlar nasıl tecelli ederse etsin, 3 Kasım’dan sonra Türkiye’nin siyasal düzeninde -1950’lerden beri- süregelen ve giderek kaotikleşen geçiş döneminin sona erip, ‘taşların yerine oturduğu’ bir sürece girileceği şimdiden kesinlikle söylenebilir. Bu, yeni bir siyasal yapı ve düzenin teşekkül edeceği anlamına gelir (Laçiner, 2002).

Bununla birlikte Laçiner’e göre, 3 Kasım 2002 seçim sonuçları, yukarıda ifade edilen çerçevenin, yani taşların yerine oturma halinin, bir geçiş dönemi olma halinin, daha ötesinde bir anlama sahipti. Seçim sonuçları “gerçek bir yeniden kuruluş mecrası” idi. Laçiner bu yeniden kuruluşun zeminini oluşturan olguyu ise şu şekilde tanımlıyordu: Olumlu ya da olumsuz bir değer yargısı yüklemeksizin, eğer 1946-50 seçimlerinde Türkiye’nin siyasal düzeninde bir devrim olduğu söylenebiliyorsa; 3 Kasım’da bundan daha kapsamlı ve derinlikli bir devrim gerçekleştiği pekâlâ ileri sürülebilir. Devrim kavramının ihtilale karşılık düşen anlamında değil elbette, ama inkılap -kalıp değiştirme- anlamında bir devrim vuku bulmuştur 3 Kasım’da (Laçiner, 2002).

Kasım 2002 seçimlerinde Birikim sayfalarında yorumlayan bir başka yazar Ahmet İnsel ise şunları yazacaktı: AKP’den bir radikal demokrasi şampiyonu davranışları ve icraatları beklemek, hayalciliktir. Ama ondan, üzerine aldığı misyonla uyumlu, yani 12 Eylül rejiminden Türkiye’yi emin ve sakin biçimde çıkarma, Türkiye’de demokrasinin taşlarını yerli yerine koyma misyonu elbette beklenecektir. Bu da, Türkiye yakın tarihi ve bugün yol ayrımında olduğu uluslararası siyasal gündem dikkate alındığında, çok mütevazı olmayan bir “aşağıdan dönüşüm” olanağı demektir (İnsel, 2002).

Türkiye’nin kapitalist gelişme sürecini kerameti kendinden menkul kabul edilen devlete karşı çevrenin devinimi olarak okuyan, bunu yaptığı ölçüde de, devleti kapitalist üretim ilişkilerinden, içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliği de, onun asli dinamiği olan sermaye birikimi süreci ve onun özünü oluşturan sınıf analizlerinden kopararak okuyan bu analizler[1] sonrasında varılan “inkılap”ın nereye evrildiğini ya da İnsel’in işaret ettiği “aşağıdan dönüşüm”ün neyi nasıl dönüştürdüğüne aşağıda değinilecek elbet. Ama bu konuda önce AKP iktidarını “muhafazakâr inkılap”ın ya da “aşağıdan dönüşüm”ün öznesi görenlerin daha yakın dönemlerde yazdıklarına bakmakta fayda var.

Örneğin İnsel, yukarıdaki satırlarından yaklaşık 10 yıl sonra, 2012’de, AKP’nin beslendiği otoriterliğin 28 Şubat’tan daha yaygın ve güçlü olduğunu fark etmesinin (İnsel, 2012) üzerinden birkaç yıl daha geçtikten sonra, Nokta Dergisi’ne verdiği bir mülakatta, bütün analizlerinin 10 yıl içerisinde yanlışlanmış olmasının getirdiği ihtiyatlılıkla olsa gerek, tam anlamıyla öyle olmadığı kaydını da düşerek bir “Bonapartist Darbe” ihtimalinden bahsedecek, AKP’nin 1 Kasım 2016’da, 7 Haziran 2016 seçimlerinde kaybettiği oyları bütünüyle geri almasının bir felaket olduğunu dile getirecektir (İnsel, 20016a).

İlerleyen günlerde ise, otoriterleşme yolunda ilerlendiğini söylemenin, içinde bulunulan durumu anlatmakta ya da liberal olmayan demokrasi, otoriter demokrasi, melez rejim gibi teknik terimlerin gerçekliği açıklamakta zayıf kaldığını vurguladıktan sonra Türkiye’nin gidişini, örnekleri 20. yüzyılın ilk yarısında görülen faşizmlerle karşılaştırmanın mümkün olduğunu vurgulayacaktır (İnsel, 2016b). Laçiner ise, Birikim’in Kasım 2012 tarihli sayısında uzun yıllardır unutmuş olduğu burjuvazi- işçi sınıfı gibi kavramları da hatırlayarak “AKP’nin şahsında kurumlaşan bir sivil vesayet rejimi” vurgusu yapacak[2] ancak 1 Kasım 2015 seçimlerinin arifesinde Ağustos/Eylül 2015 tarihli Birikim’de, sorunlu da olsa, geçici bir şekilde, başvurduğu sınıf kavramını yeniden unutarak, bir yandan

2002 yılında yazdıklarını güne uyarlamaya çalışacak, diğer yandan da İnsel’in, Bonapartizmi “İktidarda olanın, rejimin kurallarını askıya alarak giriştiği bir fiili durum” biçiminde tanımlamasına benzer bir şekilde, Bonapartizmi, daha çok sol liberal kesimler tarafından yanılma! dönemlerinde eğretilenerek hatırlanan Karl Marx’ı sınıftan arındırma çabasının izinden giderek, sınıftan yeniden kaçacaktır: Öte yandan bu seçimi bütün bir Cumhuriyet tarihimizin paradigması, bu dönemi belirleyen sorunsal bağlamında yeri ve anlamı bakımından ele almak gerekiyor. Eğer CHP’yi o sorunsalın devletçi/elitist kutbu, AKP’yi de onunla mücadele eden muhafazakar ‘modernist’ kutbun nihai temsilcisi olarak ele alıyor isek –ki herhalde bu formülasyona pek itiraz edilemez- AKP’nin 7 Haziran’da ve Kasım’daki seçimdeki konum ve durumu ile 1946 ve 1950 seçimlerindeki CHP’nin konum ve durumunun esas itibariyle şaşırtıcı bir benzerlik gösterdiğini saptamak zor değildir…

1946-50 CHP’si, 1923’teki İslamcı Mehmet Akif’ten dönemin TKP’sine kadar uzanan destekçilerinin tamamını, 20 yıllık dikta-hegemonya süreci içinde nasıl kaybetmiş ve ‘ötelemiş’ ise; 2007 seçimlerinden itibaren –çağın ve ülkenin koşulları, gelişmişlik düzeyi nedeniyle- diktasını değilse bile, giderek katılaşan ve nobranlaşan hegemonyasını kurumlaştırmaya yönelen AKP de, onun 2002’deki iktidarının meşruiyetini darbe tehditlerine karşı savunan, demokratikleşme yönündeki adımlarını destekleyen tutarlı, samimi Müslümanlardan liberal ve sosyalist çevrelere kadar herkesi kendinden uzaklaştırmayı bilhassa istemiş ve haliyle de başarmıştır…

Ama yüz yıllık ömrünü doldurmaya az kalan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ondan daha yaşlı olan yakın tarihimizin devletçi muhafazakar laik modernistler ile sosyo-kültürel muhafazakarlar arasındaki ‘kutupsallık’ ile şekillenen Türkiye modernleşme paradigması hakkındaki ‘tarihi hüküm’ün icra noktasına geldiğini pekala söyleyebiliriz…

Dolayısıyla bugün Kasım 2015 seçimi arifesinde yapacağımız Türkiye toplumunun tamamına şamil bilançoyu yalnızca AKP’nin 13 yıllık iktidarının yarattığı bir tablo olarak değil; bu ülke tarihine, toplumuna yüz yılı aşkındır –çatışarak da olsa- birlikte hükmetmiş iki ana akımın ortak eseri olarak bakmak gerekir öncelikle (Laçiner, 2015: 3-4).

Yukarıda “yanılma dönemleri”nden bahsedildi. Belki de sol liberalizmin Türkiye’deki önemli temsilcilerinden birisi olmanın yanında Birikim’in ve temsil ettiği çizginin en önemli figürlerinden olan Murat Belge’nin izinden giderek “kanma” ya da “kandırılma” dönemleri demek gerekiyor. Hatırlayalım: Murat Belge, Laçiner’in yukarıdaki satırları yazmasından birkaç ay sonra, kendisiyle mülakat yapan Bugün gazetesi muhabirinin “2010 referandumunda ‘evet’ diyenler kandırıldı mı?” sorusuna, “Bence evet” yanıtını verecek; ancak tıpkı Laçiner’in yaptığı gibi, tabir caizse, teorisinin kuyruğunu dik tutmaktan da geri durmayarak, “‘Yani ‘Elim kırılaydı da oy vermeseydim’ diyecek halim yok. O zamanın şartlarında doğru davrandığımı düşünüyorum. Ama yanıltan bir şey olduğu besbelli” sözlerini de ekleyecekti (Belge, 2015a).

Belge bu mülakattan kısa bir süre sonra, 7 Kasım 2015 tarihli Taraf Gazetesi’nde kaleme aldığı “Kandırılmak” başlıklı yazısında ise, “kandırıldık” vurgusunun kamuoyunda yarattığı etkiyi gazetecilik mesleğinin tuhaflığına bağladıktan sonra şu sözleri sarf edecekti: …anlaşıldığı şekilde “kandırılmış” filan değilim. …Tayyip Erdoğan komutasında AKP’nin siyasetini, Türkiye’de demokratik gelişmeye olumlu katkıda bulunduğu sürece ve o ölçüde destekledim. AKP bu çizgiyi terk edince ben de buna göre tavır aldım. Ortada bir “kanma/kandırılma” durumundan çok, Tayyip Erdoğan komutasında AKP’nin aniden ve çarpıcı bir biçimde yön değiştirmesi olgusu var.” Dolayısıyla, bunun getirdiği bir şaşkınlık varsa, bu herkesi içeren bir şaşkınlık. Basit bir örnek: Obama başkan seçildi, ilk yurtdışı gezisinde buraya geldi, olumlu şeyler söyledi vb. O dönemde, demokratik kurumlarla kavgası olmayan, AB değerlerini ciddiye alan bir AKP ve bir Tayyip Erdoğan vardı. Obama, bugünkü Tayyip Erdoğan’ı o gün görmüş olsa, herhalde ziyaret etmek üzere başka bir ülkeyi seçerdi (Belge, 2015b).

Belki de sol liberal/liberal cenahın bir başka önemli ismi Cengiz Çandar’ın T24 haber sitesi muhabiri Hazal Varış’a verdiği mülakatta dile getirdiği “…Bugün geldiğimiz noktada benim birkaç gün öncesine kadar içinde bulunmuş olduğum grup rükûdan secdeye de geçmedi, yere kapaklandı” (Çandar, 2016) sözlerini hakikatin “içeriden” net bir şekilde dile getirilmesi olarak kabul edip daha fazla söze gerek olmadığı söylenebilir. Bununla birlikte, hakikatin yukarıda dile getirilen analizlerin teorik çerçevesine, bu çerçeveyi kıracak bir şekilde yaslanmadıkça eğreti bir hakikat olarak kalmaya mahkûm olacağı noktasını da vurgulamakta fayda var.

Tam da bu noktada, Yüksel Taşkın’ın (2013) sosyalistler arasında siyasal İslam karşısında geliştirilmesi gereken muhalefetin nasıl olması gerektiği konusunda kafa karışıklığı yaşandığını belirttikten sonra AKP’nin solun farklı eğilimleri tarafından ele alınma biçimlerine ilişkin yaptığı tasnife dikkat çekmek gerekiyor.[3] Çalışmasında AKP’yi “çevreden gelen bir hareket” olarak tanımlayan Taşkın’a göre (2013: 13) sosyalistlerin bir kısmı AKP’nin gizli gündeminin siyasal yapıyı ve toplumu İslamcılaştırmak olduğu noktasından hareket ederken bazılarıysa AKP’yi basit bir iktisadi indirgemecilik üzerinden yorumlamaktadır. Taşkın’a göre bu yaklaşımlardan birincisi, AKP’yi İslamcılık/laiklik kutuplaşması üzerinden okumaya devam eder ve böylelikle öznenin eylemine odaklanırken, ikincisi ise donuk ve siyasal aktörlere özerklik alanı bırakmayan bir ekonomizme saplanarak, dolayısıyla siyasal özneyi ikincilleştirerek, iktisadi yapı ve süreçlerin belirleyiciliğine yaslanmakta, böylelikle Türkiye özelinde defalarca yanlışlanmış bir analiz biçimini yeniden üretmektedir. Taşkın bu iki bakışın yetersizliğini Marx’ın, İnsel’in de başvurduğu Louis Bonaparte’ın 18 Barumaire’i kitabından alıntıladığı “insanlar tarihi yaparlar; ancak kendi seçimleri olmayan koşullar altında” sözleriyle açıklamaya çalışıyor.

Taşkın, -alıntıladığı kitapta da- kapitalist üretim ilişkilerini onun temel dinamiği olan sermaye birikimi kavramı ve o kavramın merkezinde yer alan sınıf ilişkileri üzerinden analiz eden Marx’a atıf yapsa da ve her ne kadar çalışmasında “Türkiye’de bir sınıfsal yeniden yapılanma”[4] vurgusunda bulunsa da (2013: 55) aslında İnsel gibi Marx’ı sınıfsızlaştırma ve dolayısıyla “sınıftan kaçma” eğiliminden uzaklaşamıyor: Rejimin temellerinin zayıflamasından çok, kendilerini bu rejimin koruyucuları olarak vazgeçilmez görenlerin seçkin konumlarını yitirme ihtimalleri söz konusudur ki, asıl hararet buradan çıkmaktadır. Modernist vesayetçiler kendi ‘mezar kazıcılarını’ doğurmak ve dünyaya gelen kimi çocuklarını gayrimeşru saymak gibi bir alışkanlığa sahiptir. Ne var ki baba da çocuklar da rahatsız edici ölçülerde benzeşmektedirler. Hal bu ki ‘çocukların’ bazıları ‘çok modernist olmadan modernleşme’ sevdasına tutulmuştur (Taşkın, 2013: 57).

Yukarıdaki satırların da gösterdiği üzere Taşkın’ın analizi, sınıfsal bir bakış açısına yaslanıyor gibi görünse de, hatta öyle olduğu kabul edilse dahi, ne yazık ki bu sınıfsal analiz, Taşkın’ın alıntıladığı Marx’ın sınıfsal analizine tam ters bir çerçeveden kurulmuş, hatta ona karşı oluşturulmuş bir sınıfsal analizi, sınıf farklılıklarını yaşam farklılıklarına göre ele alan, sınıf ilişkilerini Marx’tan farklı olarak üretim alanında değil bölüşüm alanında, yani piyasa ilişkileri dolayımında tanımlayan, buradan hareketle bürokrasinin de bir sınıf konumunu ifade edebileceğini imleyen Weberyen bir sınıfsal analizi ifade ediyor.[5] Taşkın’ın böylesi bir analizi tercih etme hakkına saygı duymaktan başka şansımız olmamakla birlikte, bir yandan argümanlarını güçlendirmek diğer yandan da sola hitap edebilmek için Marksist kavramları kullanıyormuş gibi davranıp, aslında Weberyen kavramlara dayalı bir teorik çerçeveden hareketle analiz yaptığını vurgulamak da bu satırların yazarlarının hakkı olsa gerek.

Sonuç ise, yukarıda alıntılanan yazarlarla aşağı yukarı aynıdır: “Bir zamanlar rejimin epeyce haylaz çocuklarının kurduğu AKP, zamanla diğer haylaz çocukları hizaya getiren, onlara ‘babalanan’, onları kötü çocuklar gibi göstererek marjinalize eden bir role bürünmüştür (Taşkın, 2013: 114).

Yani, bir zamanlar rejime “haylazlık” eden, dolayısıyla rejimi dönüştürme potansiyeli taşıyan “çocuklar” zamanla bozunuma uğramış, bir zamanlar kendisi gibi “haylaz” olanlar, yani kendisi gibi rejimi dönüştürme potansiyeli olanlar üzerinde baskı kurmaktadır (Taşkın, 2013: 114).

Buraya kadar vurgulananlardan sonra birkaç noktaya dikkat çekmekte fayda var. Bu noktalardan ilki, sol liberal/liberal yazarların “otoriterlik” vurgularının, “otoriterliğe” kerameti kendinden menkul bir değer atfediyor oluşu. Bir başka ifadeyle, “otoriterlik” vurgusu yapan sol liberal/liberal çevreler, “otoriterlik” olgusunu, daha çok başbakanın kişiliği ile ya da AKP’li kadroların “demokratik taahhütlerinden” geri adım atmasıyla açıklama eğiliminde. Böylesi bir yaklaşımın, “otoriterleşmiş” olan özneye işaret ettiği ölçüde, “otoriterleşme”yi, sonradan ortaya çıkan bir olgu olarak tanımladığı; dolayısıyla, bugün “otoriterleşenin”, geçmişte, “otoriter” olmadığı –zımni- ön kabulüne yaslandığını söylemek mümkün. Bu ön kabulün sonucu ise “otoriterleşmenin” bugünkü sınıf ilişkilerinden, dolayısıyla kapitalist üretim ilişkilerinin temel dinamiklerinden hareketle değil de arızi bir durummuşçasına ele alınmasıdır. Taşkın’ın “haylazlık” metaforuna yaslanan ifadeleri de dahil, yukarıda, İnsel’in, Belge’nin, Laçiner’in ve diğerlerinin metinlerinden aktarılanlar bu yargıyı doğrular niteliktedir.

Öte yandan, “otoriterleşme” olgusunun yukarıda ifade edildiği biçimde ele alınışı, liberallerin halen kullanmaya devam ettiği “merkez/çevre” kavramlarına dayalı teorik çerçeve ile aynı hataları taşıyor. İçinde yaşanılmakta olan toplumsal ilişkiler seti olarak kapitalist üretim ilişkilerini, onun temel dinamiği olan sermaye birikimi sürecini ve bu sürecin asli aktörleri olan sınıf ilişkilerini analiz dışında bırakan –ya da Marksist sınıf analizi yapıyormuş gibi görünmekle birlikte Weberyen bir anlayışa yaslanan- bu çerçeve, eleştiri oklarını “otoriterleşme” olarak tanımladıkları süreç sonrasında açığa çıktıklarını vurguladıkları “siyasal liberalizm” yoksunluğuna yönelttiği ölçüde, “siyasal liberalizm”/“ekonomik liberalizm” ayrımını mutlaklaştırıyor. Dahası, ikisinin birbirinin tamamlayıcısı olma özelliğini gözden kaçırıyor. Murat Belge’nin, Ertuğrul Kürkçü’nün

Milliyet gazetesi muhabiri Devrim Sevimay ile gerçekleştirdiği bir röportajda sarf ettiği “‘liberal sol’ denilen ve kendilerine böyle denilmesine izin verilen kesimin sadece kendiyle sınırlı bir iddianın ifadesi olduğunu düşünüyorum. Yani bir toplumsal hareketi veya bir toplumsal kesimi ifade etmekten çok, solun geri kalanına ‘doğru yol’u gösterme iddialarının toplamı olarak okuyorum bu yaklaşımı” sözlerine cevap verdiği yazısında[6] sarf ettiği şu cümleler bu konuda bir örnek teşkil eder nitelikte: ‘Liberal sol’ denilen ve kendisine böyle denilmesine izin verilen kesim” diye bir “özne”den söz ediyor Ertuğrul. Şu ortamda sen izin ver, verme, söyleyen söyleyeceğini söylüyor. Ben, söyleyenlerin çoğundan farklı olarak, “liberal” sıfatını bir küfür gibi anlamadığım için, buna aldırmıyorum ve zaten “siyasî liberalizm”in tarihî rolü ve işlevine saygım olduğunu hep söyledim (Belge, 2008).

Belge’nin “siyasi liberalizm” olarak tanımladığı şeyin, tarihsel bağlamda egemenlik ilişkisini tanrısal bir hak olmaktan çıkartıp -üretim araçlarının özel mülkiyetinin, dolayısıyla üretim araçlarından ‘özgürleşmiş’ ve metalaşmış emek gücünün üretim araçlarının sahibi olan sınıf ile sözleşme yapma ‘özgürlüğü’, dolayısıyla üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan sınıfın, sermaye sınıfının, artı-değer yaratma ve yaratılan artı-değere el koyma özgürlüğü de dahil olmak üzere – ‘insanlar arası’ bir sözleşmeye bağladığı ölçüde, kapitalizmin kurucu ideolojisi haline geldiği, bu anlamda, güçlü bir sınıfsallık kazanması, dolayısıyla bu süreçlerin tüm şiddetini bünyesine katması bir yana (Türkay ve Tören, 2014); “ünlü” liberal Hayek’in şu sözleri liberalizmin tarihsel rolünü betimler nitelikte:

Bir diktatörün ülkesini liberal bir biçimde yönetmesi mümkündür. Demokratik bir yönetimin liberalizme en ufak bir hayat hakkı tanımaması da mümkündür. Benim tercihim, liberalizme hiç yer vermeyen bir demokratik hükümetten değil, liberal bir diktatörden yanadır (Friedrich Hayek’ten aktaran Bowles ve Gintin, 1996: 43; 2014)

Kuşkusuz daha geri, örneğin ekonomi politiği “devlet adamı ve kanun yapıcıya ait bir bilim” (Smith, 2002: 13) olarak tanımlayan, ekonomi politiğin hem halkı hem de hükümdarı (devleti) zenginleştirmeyi önerdiğini vurgulayan Adam Smith’e kadar gidip, liberalizmin Belge’nin anladığı şekilde, devletin şiddet aleyhine ve siyasal özgürlükler lehine küçültülmesi olmadığını, maddi temelden, üretim ilişkilerinden bağımsız “özgürlükçü” bir düşünce akımı olmadığını, bu anlamda devletsiz de şiddetsiz de olmadığını görmek mümkün: Köleye, sahibinin şiddetine karşı çok zayıf da olsa bir koruma sağladığı ölçüde kanun, yönetimin büyük ölçüde keyfi olduğu bir kolonide, tümüyle serbest olan bir koloniye göre daha iyi uygulanacaktır.

Talihsiz kölelik kanununun geçerli kılındığı her ülkede, yargıç köleyi koruduğu zaman sahibinin özel mülkünün idaresine bir ölçüde karışmış olur; ve köle sahibinin belki de koloni meclisi üyesi veya böyle bir üyenin seçmeni olduğu hür bir ülkede bunu ancak büyük bir dikkatle ve çok sınırlı bir şekilde yapabilir. Köle sahibine karşı göstermeye mecbur olduğu saygı, onun köleyi korumasını zorlaştırır.

Fakat yönetimin büyük ölçüde keyfi olduğu, yargıcın bireylerin özel mülküne müdahalelerinin olağan sayıldığı ve hatta bu mülkiyetin yönetiliş tarzını beğenmediği takdirde belki bir letter de cachet gönderebildiği ülkelerde, onun köleye bir miktar koruma sağlaması çok daha kolaydır; ve normal merhamet onu doğal olarak bu şekilde davranmaya zorlar. Yargıcın sağladığı koruma köleyi efendisinin gözünde daha az aşağılandığı bir konuma getirir ve böylece ona daha fazla değer vermeye ve ona karşı daha nazik davranmaya yönlendirmiş olur. Nazik kullanım, köleyi sadece daha nazik hale getirmekle kalmaz, onu daha zeki yaparak iki kat yararlı hale getirir.

Özgür bir hizmetkârın durumuna daha fazla yaklaşmış olur ve efendisinin çıkarlarına karşı belli bir dürüstlük bağlılık edinir ki bunlar çoğu kez hizmetkârlarda bulunan fakat efendinin tümüyle özgür ve güvende olduğu ülkelerdeki kölelerde asla bulunmayacak olan olumlu özelliklerdir (Smith, 2002: 183-184).

Marx’ın “modern iktisat –Adam Smith’in Wealth of Nations’ına dayandırılan serbest ticaret sistemi- kendisini şimdi özgür insanlığın her alanda karşı karşıya olduğu aynı ikiyüzlülük, tutarsızlık ve ahlaksızlık olarak ortaya koymaktadır (1976: 355)” ve Mark Neoclous’un (2014: 21) “liberal demokrasi içindeki faşist potansiyel, demokrasi karşıtı faşist eğilimden çok daha tehlikeli olmuştur” sözlerini haklı çıkarırcasına, sömürgeciliği değil ama sömürgeler ile hangi ticaret kurallarının geçerli olması gerektiğini sorguladığı gibi, köleciliği değil ama kölenin hangi koşullar alında daha verimli hale getirilebileceğini sorgulayan, bu sorgulamada da, hak ya da hukuktan değil de keyfilikten dem vuran Smith’in de bir liberal olarak Belge’nin beklentilerini karşılamadığı aşikar.[7]

Benzer çıkarımları İnsel’in Bonapartizmi “iktidarda olanın, rejimin kurallarını askıya alarak giriştiği bir fiili durum” biçiminde tanımlaması ve buradan hareketle AKP’yi Bonapartizme benzetmesi için söylemek de mümkün elbet. Bir başka ifadeyle, Marx tarafından bundan yüz elli küsur yıl önce, kendi ifadesiyle, “36 milyonlu bir ulusun nasıl olup da üç dolandırıcı tarafından gafil avlandığını” (Marx, 2002: 19) ya da Timur’un vurgusuyla “Fransa’da sınıf kavgasının, hangi durumda ve koşullarda yeteneksiz ve acayip bir şahsiyetin kahraman gibi görünmesine olanak sağladığı”nı (Timur, 2014: 25) ortaya koymak için kaleme aldığı Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i kitabına yazdığı önsöz ile Engels’in altını çizdiği gibi, Marx’ın analiz ettiği, dolayısıyla bize o zamandan haykırdığı şey, analiz edilen sürecin sınıf ilişkileri olduğudur: İster siyasal, dinsel, felsefi alanda, ister tamamen başka ideolojik alanda yürütülmüş olsun, bütün tarihsel savaşımların, aslında toplumsal sınıfların savaşımlarının az ya da çok belirgin bir ifadesi olduğuna ilişkin yasayı ve bu sınıfların ekonomik durumlarının gelişme derecesi ile, üretimlerinin tarzı ile ve bunun belirlediği değişimlerinin tarzı ile belirlendiğine ilişkin yasayı Marx ortaya çıkarmıştır.

Enerjinin dönüşümü yasası doğa bilimleri için ne kadar önemliyse, tarih için o kadar önemli olan bu yasa, Marx’a, burada da İkinci Fransız Cumhuriyetinin tarihini kavramada bir anahtar hizmeti görmüştür… (Marx, 2002: 11 -12).

Marx, aynı eserinde dile getirdiği şu sözler ile Engels’i doğrular: Mülkiyetin değişik biçimleri üzerinde, toplumsal varlık koşulları üzerinde, özel olarak belirlenmiş izlenimlerden, duygulardan, hayallerden, düşünüş tarzlarından ve felsefe anlayışlarından oluşmuş bütün bir üstyapı yükselir. Sınıfın tümü bunları yaratır ve bu maddi koşullar ve bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler temeli üzerinde, bu üstyapı öğelerini biçimlendirir (Marx, 2002: 44).[8]

Dolayısıyla, yaşanan “otoriterleşme” sürecini, Türkiye’de kapitalist üretim ilişkilerinin dönüşümü bağlamında ele almak önem taşıyor. Bunun için de Taşkın’ın, yukarıda ele alınan analizlerinin genel çerçevesini de özetleyen, Türkiye’de AKP dönemini ele alan yaklaşımlara ilişkin yaptığı tasnifi bir parça bozuma uğratmak, bu tasnifin bazı öğelerinin yerini değiştirmek gerekiyor.

Şöyle ki: Bugün AKP dönemini soldan ele alan yaklaşımları iki kategori altında ele almak mümkün.

Bunlardan bir tanesi, son dönemde Türkiye’de yaşanan süreci laiklik–anti-laiklik terimleri çerçevesinde ele alan, AKP iktidarını da kabaca Türkiye’yi kontrol altına alma çabası içerisinde olan ABD ve benzeri “dış güçler”in aracı olarak gören, buradan hareketle de başta Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) olmak üzere, devleti ve bürokrasinin çeşitli kurumlarını bu “emperyal proje”ye karşı bir savunma gücü olarak gören ulusal kalkınmacı yaklaşımlardır. Bahsedilen yaklaşımlar kuşkusuz bir yöntemsel çerçeveye, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçiş sürecini, antiemperyalist asker sivil aydınların emperyalizme karşı verdiği bir mücadele olarak algılayan bir çerçeveye de sahiptir (Tören, 2014).

AKP iktidarını solda analiz etmeye çalışan bir başka yaklaşım ise, yukarıda detaylıca açıklanan, bu çalışmada merkez–çevre kavramsallaştırmasına dayalı olarak tanımladığımız yaklaşımlardır ki, tıpkı birincisi gibi bu yaklaşım da Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin analizini yapan bir yöntemsel çerçeveye sahiptir. Devletin ve bürokratların, üretim ilişkilerinden bağımsız, kendi varlığını sürdürme çabası içerisinde olduğu ön kabulüne dayanan böylesi bir yaklaşım; Osmanlı’nın çözülüş süreci sonrasında ortaya çıkan Cumhuriyet’in kuruluş sürecine ilişkin yapılan tespitlerle de benzer dayanaklara sahiptir. Bir diğer ifade ile devlet-toplum ikileminden hareket eden bu yaklaşımın Cumhuriyet’in kuruluş sürecine ilişkin temel tespiti, söz konusu sürecin, yönetsel yapı üzerinde egemenliğini kaybeden bürokratların, egemenliklerini sürdürme mücadelesi olarak okunmasına dayanmaktadır (Tören, 2014).[9]

Bu çalışmanın amacı, birbirine ters gibi görünse de devleti kapitalist üretim ilişkilerinden koparıp kerameti kendinden menkul bir olgu olarak kabul etmek ve sınıfsal bir analizden kaçınmak gibi önemli ortak noktaları bulunan, bu ortak noktalar aracılığıyla birbirinin antitezi gibi görünse de, Türkiye’de son dönemde yürütülen tartışmaların da gösterdiği üzere, birbirini yeniden üreten bu iki yaklaşıma alternatif olarak, Türkiye’nin son dönemini, AKP dönemini sınıfsal bir analiz üzerinden okumaya çalışmaktır

 

“Bu yazi 2016 yilinda Tolga Tören ve Melehat Kutun tarafndan derlenen ve Sosyal Arastirmalar Vakfi (SAV) Yayinlari tarafindan “Yeni Türkiye: Kaitalizm, Devlet Siniflar” basligiyla yayimlanan derleme kitap icinde yer alan  “’Yeni Türkiye’yi Anlamak: Söylem ve Gerçeklik Arasında Alternatif ve Sınıf Merkezli Bir Çerçeve Önerisi” baslikli makalenin kisaltilmis bir versiyonudur. 


[1] Egemen ideoloji ile resmi ideoloji arasındaki ilişkiye ve özellikle sol liberal çevrelerin resmi ideoloji eleştirilerinde, resmi ideolojinin zaman ve mekana göre farklı biçimler almasına hizmet eden egemen ideoloji olarak kapitalist üretim ilişkilerini ve onun temel dinamiği olmanın yanında bir sosyal ilişkiyi ifade eden sermaye birikimi sürecini görmezden gelmelerine ilişkin bir analiz için bkz. Türkay (1998). Türkiye’nin kapitalist gelişme sürecine ilişkin yukarıdaki türden analizlerin eleştirisi/değerlendirmesi için ayrıca bkz. Dinler (2003); Yılmaz (2005); Savran (2004); Ercan (2004); Kutun Gürgen (2013); Tören (2014).

[2] Laçiner’in (2012) bahsedilen burjuvazi-işçi sınıfı gibi kavramları uzun yıllar sonra yeniden hatırladığını ve şu satırları yazdığını not etmekte fayda var: “Şüphesiz, artık Türkiye’yi de içinde ele alabileceğimiz modern/ postmodern toplumlarda benzer hegemonya durumlarının sosyal zemininin orta sınıf olduğunu söylemek ne bir keşif ne de yeniliktir. Ancak, -‘klasik/normal’- modern toplumlarda – orta, küçük işletme, mülk sahiplerini de kapsıyor olsa dahi” orta sınıf yerine burjuvazi deyimini kullanmak zorundayız. Çünkü; modern-endüstriyel topluma militarist bir geçiş sürecinden varan – Japonya gibi ülkeler bir ölçüde hariç- bu toplumlarda önceleri aristokrasiye ve hemen ardından işçi sınıfına/proletaryaya yaslanan ‘alternatif’lerin sürekli varlığı ve etkinliği, modern orta sınıf kavramının çekirdeğini oluşturan kesimin sosyo-politik ve ideolojik nüfuzunu yaygınlaştırmasını uzun süre engelleyebilmişti. Türkiye’de ise, AKP’nin ‘omurgası’nı oluşturan Türk/Sünni otantik burjuvazi, bu partiyi iktidara taşıdığında bu kadar kısa bir süre içinde bu denli bir hegemonyanın odağında yer alacağını herhalde hayal bile edemiyordu…”

[3] Kuşkusuz bu teorik çerçevenin açığa çıktığı çok sayıda çalışmaya atıf yapmak mümkün. Taşkın’ın (2013) çalışması hem yukarıda dile getirilen analizlerin dayandığı teorik çerçeveyi iyi yansıtması bakımından hem de bahsi geçen teorik çerçeveyi ele alan çalışmaların görece yenilerinden olması açısından örnek olarak seçildi. Bunun dışında şu çalışmalara bakılabilir: Buğra (1995); İnsel (1996); Küçükömer (2002); Keyder (2005) Keyder (2007).

[4] Sol liberal ya da liberal çevrelerin Max Weber’i Marx’ın yerine koyarak yaptıkları “sınıfsal yeniden yapılanma” ya da “sınıfsal yer değiştirme” söylemi, son derece geniş bir yelpazeye yayılıyor. Öyle ki, Galip Yalman’ın (2002) “Osmanlı’dan bu yana değişmediği varsayılan, toplumdan kopuk, toplumun taleplerine duyarsız, ona hükmeden, gücü kendinden menkul bir devlet imgesine karşı tavır aldığı için” “muhalif”, “gerek bu imgeyi gerçekliğin kendisi gibi göstermedeki başarısından, gerekse de piyasa ve sivil toplumu bireysel özgürlüklerin bireysel özgürlüklerin gerçekleştirildiği, devletten bağımsız olarak var olan alanlar sunduğu ölçüde, kamuoyunun oluşumunu belirleyen bir nitelik kazanmasından” dolayı “hegemonik” olarak tanımladığı bu sol liberal/liberal yaklaşım, bir yandan AKP eleştirisi yapanlar bir yandan da, Yenişafak yazarı Ali Bayramoğlu gibi AKP’nin çeperinde bulunmaya devam edenler tarafından kullanılmaya devam ediyor. Örneğin Bayramoğlu 17 Aralık 2014 tarihli Yenişafak’ta kaleme aldığı şu satırlar bu konuda bir gösterge niteliği taşıyor: “AK Parti Türkiye’de büyük bir dönüşüme imza attı ve atmaya devam ediyor. Bu dönüşüm cumhuriyetin başında kurulan modelin ters yüz edilmesi üzerine kuruludur ve bu model kadar tarihseldir. Sosyolojik, simgesel ve ekonomik eşitlenme, bu çerçevede yaşanan sınıfsal yer değiştirme yeni dönemin kurucu unsurlarıdır. Bunlara “sivilleşme”, “sivil ve siyasal haklar alanında yaşanan genişleme”, “çözüm süreci”, “Alevi açılımı”, gibi bir dizi reform politikası eşlik etmiştir. Ve ana siyasi eğilim hala bu istikamettedir.”

[5] Bu derlemenin yazarları arasında yer alan Atilla Güney’in çalışması bu tür analizlerin dayandığı teorik çerçeveyi son derece berrak bir şekilde ortaya koyar nitelikte. Bkz. Güney (2016). Weberyen analizlere eleştirel bakış açısı sunan çalışmalar için ayrıca bkz: Ulus (2006); Weber (2005); Tören (2014); Kutun Gürgen (2011).

[6] Kürkçü (2008) aynı röportajda şöyle devam ediyordu: “Bu ‘doğru yol’ bugün onlara solun AKP’yle ittifakı olarak görünüyor.  Başka türlü söylersek benim gözümde ‘liberal sol’‘siyasal kurtuluş’u, ‘toplumsal kurtuluş’un önüne koyuyor, sorunu ‘sermaye egemenliği’nde değil, ‘egemenliğin biçimi’nde arıyor… Aynı hata 1974-1979 döneminde de yapılmıştı. O zamanlar da CHP ile ittifakı Türkiye’nin sola gitmesinin en önemli imkânı olarak gören bir akım vardı. Çok ilginç biçimde bugün “liberal sol” denilen kesim de büyük ölçüde o akımdan geliyor. Bu kez de AKP ile ittifak halinde demokrasiye ulaşılabileceğini düşünüyorlar.”

[7] Liberalizmin tarihselliği içinde “güvenlik” kavramı ve şiddet ile ilişkisi için ayrıca bkz. Neoclous (2011).

[8] Burada mekanik bir üstyapı altyapı belirleyiciliğinden ziyade toplumsal gerçekliğin ikili düzeylerle değil kapitalist toplumsal biçimin dinamik istikrarsızlığı ve toplumsal kategorilerin kendi aralarındaki ilişkilerinde bütünsel, içsel, bağlantısal olduğunu belirtmek gerek. Toplumsal ilişkilerin mücadele alanı olarak devlete ve bu bağlamda yeniden yapılanan emek-sermaye ilişkilerini bu anlamda bütünsel anlamak önemlidir. Ayrıca bkz; Clarke (1991); Bonefeld (1992).

[9] Bu yaklaşıma yönelik temel çalışma için Mardin (1990); Keyman (2005).

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları