AB’yi yeniden sorgulamak

Avrupa Birliği ülkelerindeki antidemokratik gelişmeler, “Avrupai” olan her şeyin iyi olduğunu iddia ederek Türkiye’nin demokratik geleceğini AB üyeliğine endeksleyen sol ve sosyalist kesimlerde şaşkınlık yaratıyor. Bu da, AB’yi bir kez daha AB’yi sorgulamamızı gerektiriyor. AB’yi sorgulamak için ele alınacak olan temel belge, AB Anayasası’dır.

Anayasanın niteliği ve temel ilkeleri aynı zamanda kurulmakta olan federal devleti anlamamıza yardımcı olmaktadır. AB Anayasasında “bireyi” faaliyetlerinin merkezine yerleştiren, “kişilerin, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbestçe dolaşımına” dayalı serbest pazarı amaçlayan kapitalist bir perspektif geçerlidir. Bu, “Üye devletlerde ortak olan anayasal geleneklerden ve uluslararası yükümlülüklerden doğan haklara gereğince saygı” gösterilmesi şeklinde ifade edilmesine karşın, anayasanın birinci bölümündeki kuruluş amacı, ilkeleri ve ortak değerleri, tamamen Avrupai kapitalist-emperyalist anlayışı özetlemektedir.

AB Anayasasında “Avrupa merkezli” bir dünya görüşünün günümüzde oluşan egemenlik ilişkileri biçimi bütün detaylarıyla anlatılmakla birlikte, bizim için iki önemli unsur öne çıkmaktadır: Birincisi, Avrupa’nın kendini yeniden tanımlama ve tarihsel geçmişiyle geleceği arasında sağlam köprüler kurma çabasıyla yapmaya çalıştığı yeni “Avrupa fikri”dir. İkincisi, “Avrupa’nın birleşmesi” etrafında kurulmaya çalışılan, ancak özünde Avrupa devlet geleneği ile örtüşen Avrupa’nın elit kültürlerinin teoride ya da pratikte ulus-devlete alternatif oluşturmayan ideolojik yaklaşımıdır.

Avrupa’nın belli başlı emperyalist devletleri “Soğuk savaş” döneminde ABD’nin şemsiyesi ve NATO ittifakının yarattığı elverişli koşullar içinde, ekonomik ve sosyal düzenlerine yeniden kavuştu. Avrupalı egemenler bir yandan, işçi hareketini yozlaştırmayı, işçi sınıfının maddi hayat şartlarını ve sosyal refahını sağlayarak devrim ve sosyalizm hedefinden uzak tutmayı başarırken, bir yandan da “Soğuk savaş” dönemi boyunca tarihsel geleneklerinden ve tecrübelerinden yararlanarak yeni bir çıkış yolu buldu. Avrupa tekelci burjuvazisinin 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan beri hayalinde var olan Avrupa Birleşik Devletleri’ni gerçekleştirmek için adımlar attı.

Avrupa Birliği, kapitalizmin ve buna bağlı olarak onun da anavatanı olduğu sosyal demokrasinin makro ekonomik ve politik neoliberal programın ürünüdür. 21.yüzyılın başında allanıp pullanıp yaşlı kıtada görücüye çıkarılan AB, devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi hareketine karşı oluşturulmuş sermayenin emperyalist birliğidir. Bu bakımdan AB’nin hegemonya anlayışının dayandığı iki temel unsur var. Biri, ulusal, sınıfsal, cinsel, etnik, kültürel ve inançsal farklılıkların uyumlaştırılması yoluyla ortadan kaldırılması; diğeri de, sosyal, siyasal ve kültürel araçlar kullanılarak diğer ülkeler üzerinde kısmen “rızaya dayalı” bir egemenlik ilişkisinin kuruluma çabasıdır.

AB kendisine katılacak devletler için kendi çıkarlarına göre belirlediği demokratikleşme, düşük işsizlik oranı, düşük enflasyon vb hedeflerin bunlarla boğuşan ülkeler tarafından hoş karşılanması, gümrük birliği, uluslararası tahkim, sosyal güvenlik gibi emperyal çıkarların göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Oysa bu kriterler, sadece AB’nin diğer emperyalist odaklara karşı görünürdeki farklılıklarını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

Emperyalizmin özgürlük, demokrasi ve adalet anlayışı sadece kendi egemenlik sınırlarıyla çizilidir. Bu nedenle işçi sınıfı ve emekçiler, ekonomik ve demokratik kazanımlarını sermayenin icazetine bırakamaz. İşçi sınıfı ve emekçiler, eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesini kendi örgütlü ve birleşik gücüne güvenerek sürdürebilir. Bu nedenle devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde sınıf bilinçli bir duyarlılıkla enternasyonal görevler ön plana çıkarılmalı ve hiçbir emperyalist bloğun uzun süre kalıcı olamayacağı unutulmamalıdır.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları