68’li olmak (*)

68 hareketi 20.yüzyılın ikinci yarısının en önemli tarihi ve sosyal olaylarından biriydi. Küresel planda ele alındığında esas olarak üretim dışı unsurların, öğrencilerin, aydınların, sanatçıların yarattığı devrimci bir dalgaydı. Başka bir deyişle toplumsal bir başkaldırıydı. Batı’da 68’liler kapitalizmin yeni bunalım koşullarında mevcut sistemin bazı yerleşik değerlerine karşı düzene bir tepki hareketi olarak ortaya çıktı ve düzeni değiştirmeye yönelik çabalara girişmedi. John Rose’un sözleriyle Batıda “Öğrenciler doğru soruları sordular, ama doğru yanıtları bulamadılar”. Türkiyeli 68’liler ise, Batılı 68’lilerden önemli ölçüde etkilenmelerine karşın, harekete kendi özgün katkılarını katarak ülkenin en temel sorunlarına yöneldi. Düzene karşı tepkilerini sistemi değiştirme çabalarına kadar ileriye götürdü. Bu nedenle batının 68’i gibi saman alevi olarak sönmedi ve bugüne kadar devam eden devrimci bir gelenek haline geldi.

1960’lı yıllarda yaşadığımız dünya ve Türkiye çok farklıydı. Dünyanın her yer yerinde bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük şiarları yükseliyordu. Güneydoğu Asya’da, Ortadoğu’da, Afrika’da ve Güney Amerika’da emperyalizme karşı yoğun mücadeleler veriliyordu. Kapitalist emperyalist ülke metropollerinde ise Üçüncü Dünya ülkelerinden yana etkili bir sosyal muhalefet vardı. Ayrıca, o dönemde anti-emperyalist mücadeleler, reel sosyalizm tarafından destek buluyor ve önemli lojistik imkanlara sahip oluyordu.

Türkiyeli 68’liler, Batılı 68’lilerden önemli ölçüde etkilenmişler, fakat Türkiyeli 68’liler bu evrensel harekete kendi özgün katkılarını katarak diğerlerinden farklılaşmıştı. Özellikle yarattığı hızlı politikleşme süreci, sürekliliği ve toplumun diğer kesimlerini etkileme dinamikleri ile tarihsel bir dönem yaratmıştı. Bu bakımdan Türkiye 68’i toplumun en aydın kesimi olan üniversite gençliğinin önderliğinde bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine dönüştü. Sosyal, siyasal, tarihsel varoluş koşulları ve sonuçları ile günümüzü kadar etkisini sürdüren bir devrimci gelenek için vurgulanması gerekli olan en önemli şey ise, anti-emperyalist ve anti-faşist mücadele bilinciydi.

O yıllarda bugünkünden farklı bir bakış açısına sahiptik. En geç 10 yıl içinde devrim bekliyorduk. Her şeyi bu kısa vadeli bir sürece göre ayarladığımız için her konuda acele ediyorduk. Bir an önce bir şeyler yapmanın telaşı içindeydik. Bu nedenle yaşamla ölüm arasındaki ayrımı bile yapmayı akıl edemiyorduk. Che’nin “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin… Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa ölüm hoş geldi, safa geldi” şiarını dilimizden düşürmezdik. Çünkü devrimin güncelliğine yürekten inanmıştık.

Devrimci değerlerimizi sıkı bir şekilde korumaya çalışırdık. Bu nedenle “devrim, sosyalizm, Marksizm, işçi, emekçi, halk vb” sözcüklerin geçtiği söylemlerde şakaya bile tahammül etmezdik. Aynı şekilde Marks’tan Lenin’e, Stalin’den Troçki’ye, Mao’dan Hoşimin’e, Castro’dan Che’ye kadar dünyanın bütün devrimci önderlerine asla kötü söz söyletmezdik. Aynı şekilde Mustafa Suphi’den Şefik Hüsnü’ye Hikmet Kıvılcımlı’dan Mihri Belli’ye kadar tüm Türkiyeli devrimcilere saygı duyardık. Dünya işçilerinin ve dünya haklarının birleşmesini en temel slogan olarak haykırır, bütün ezilen halklarının bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelelerini koşulsuz olarak desteklerdik.

Kendimizi halka ve işçi sınıfına adamıştık. Harcadığımız tek kuruşu bile “bu devrimin parası, halkın parası filan” diye çok titizlik gösterirdik. Bu bağlamda yol arkadaşlığının gerektirdiği müthiş bir dayanışma içindeydik. Sokakta karşılaştığımızda birbirimize ilkin “ paran var mı, yemek yedin mi?” gibi sorular sorardık. 68’in devrimcilerinin her biri kendilerini birer “halk ve işçi sınıfı önderi” gibi görürdük. Lenin’in “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz” ilkesini benimsemiştik. Devrimci gibi düşünmekle yetinmez, bir devrimci gibi yaşamayı ilke edinmiştik.

Toplumu/düzeni radikal tarzda değiştirmeye çalışan çok yönlü ve öncü devrimcilerdik. Halkla, sınıfla, ideoloji ve siyasetle yoğun ilişkilerimiz vardı. Kitlelerle organik bağ içinde olduğumuz için onlardan etkileniyorduk. Bu yüzden popülisttik. Halkı daima masum görür ve halkın değerlerine saygılı davranırdık. Bireyselliklerimize düşkündük, ama dayanışmacı ve paylaşımcıydık. Ütopyalarımıza sıkı sıkıya bağlıydık, devrim ve sosyalizm ideallerinden taviz vermezdik. Yaşamımızı devrimci romantizm belirliyordu.

Mali imkanları elverenlerimiz yurt yerine evde kalırdı. Öğrenci evlerinin her biri bir dernek, bir dergah gibi kullanılırdı. Devrimciler arasında temel bir ayırım yapılırdı: Eli kalem tutan ve yazan-çizenler için “teorisyen”, 24 saat devrimci faaliyetlere koşturanlar için de “pratisyen” denilirdi. Devrimci faaliyette ikinciler, birincilerden daha makbul sayılırdı. Ben ikincilerdendim ve “Zapata” lakabıyla bilinen militan devrimcilerden biriydim.

8-10 yılla ifade edilen bir devrim beklentisi içindeydik. Kısa süreli, en etkili devrimin silahlı ve özellikle de bir gerilla savaşıyla başarılabileceğine inanıyorduk. Silahlı mücadelenin aynı zamanda bir erkek işi olduğuna inandığımız için, kadınları küçümsüyor ve aslında bir bilgisizlik örneği olarak (oysa o yıllarda dünyada 10 binlerce kadın gerilla vardı) kadınlardan “gerilla” filan olmaz diyorduk. Dolayısıyla sadece kentlerde sürdürülecek mücadelede kadınlara “yardımcı eleman” olarak bakardık.

Bacı” ve “yoldaş” söylemiyle kadınlara karşı erkek egemen bir bakış açısına sahiptik. Bu nedenle dağda ya da kentte “gerilla” faaliyeti için yaşamlarımızdaki engellerden biri olarak gördüğümüz evlilik ilişkilerimiz olmadı. Hatta evlilik yapanları horladık ve birkaç örnekten hareket ederek mücadeleden kaçmanın bir yolu olarak ilan ettik. Bu egemen anlayıştan dolayı çok az kişinin geleneksel aşk ilişkisi devam edebildi ve bunların da sadece bir kısmı evlilikle sonuçlandı. 1974’lerde siyasal bir affın çıkma olasılığı belirince cezaevlerindeki ilişkilerin teker teker kopmaya başladığını ve o zamanların deyimiyle her görüş günü “ters kaplumbağa” (görüş günü aile ziyaretinden sonra yatağına sırt üstü yatıp kara kara düşünenler için söylenmiş bir sözdü) olaylarının yaşandığını hatırlıyorum.

 y68’li yılların ağır yükünü erkekler kadar kadınlar, çocuklar ve devrimci olan ailelerde çekti. Çünkü hapse giren, işkence gören, öldürülen her devrimcinin geride bıraktığı bir sevgilisi (o zamanların deyimiyle sözlüsü), eşi, annesi, babası, kardeşi, arkadaşı vb kaldı. Onlar dramatik bir şekilde sevdikleri her devrimci gencin adını, sanını ve insani değerlerini yaşattı. Mücadelede ölenlerin kahir ekseriyeti erkek devrimciler olduğu için, onların anısını yaşatma görevi kadınlara ve ebeveynlere kaldı. Bu ağır görev, uzun yıllar ve halen bu insanlar tarafından sürdürülüyor. Bu bakımdan üzerinde pek fazla durulmayan o dönemin aşk, evlilik ve aile bağlarının bir şekilde sorgulanması gerekiyor.

Bu süreçte az sayıda da olsa 68’lilerin bir kısmı aşk ve evlilik ilişkilerini sürdürdü. Ama o günlerden bu yana evliliğini sürdüren çok az sayıda insan kaldı. Bunların sayısı iki elin parmakları kadar az ve neredeyse bir “dinozor” özelliği gösteriyor. Oysa bir önceki kuşak daha uzun, ömür boyu ve “bir yastıkta kocama” türünden farklı evlilikler sürdürmüş ve sürdürmeye devam etmişlerdi. 1974 affından sonra da kendilerin özgü yeni hayatlarına başladı. 68’liler ve onların en yakın takipçileri olan o dönemin devrimci liselileri, 1974’den sonra yeni üniversiteli devrimciler olarak evlenmeye başladı. Bu evlilik ilişkilerinin adına “devrimci” evlilikler dense de, geleneksel evliliklerdi.

68’lilerin çocuklarının önemli bir kısmı devrimci kulvardan uşaklaşarak telef olsa da, sonraki gençlik 68’in devrimci değerleriyle büyüdü. En azından ölenlerin adıyla anılan on binlerce Deniz, Mahir, Hüseyin, İnan, Ulaş, Devrim, Diren vb isimlerle onların yolundan devam etti. Bunun onuru ilkin onların anılarını yaşatan ve toplumun vicdanında aklanmalarına katkıda bulunan yakınları ise, ikincisi de onların miras olarak bıraktığı mücadele ruhunun taşıyıcılarıdır.

(*) Oktay Etiman’ın cenazesinde tanıştığım ve bana, “Bu 68’liler de kim?” diye soran genç devrimci için yazdım.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları